Antropoloji Tarih

Antropolojik Bulgularla Bozkır’ın Son Fatihi: Emir Timur

Timur'un Kafatası

“Dünya iki hükümdarın sahip olacağı kadar değerli değildir.”

Bu söz 27 devleti hâkimiyeti altına alan Bozkır’ın son fatihi Emir Timur’undur… Onun öyküsü Maveraünnehir’in karmaşa ve yıkımla dolu olduğu günlerde başlar. Tarih 1360’ların ilk yılları, Timur genç ve tecrübesiz bir askerdir. Türkistan büyük bir çatışmaya sahne olmuş, tecrübesiz asker bu çatışmada ayağından yaralanmış ve sağ elinden okla vurulmuştur. Bu olay onun tarihe Aksak Timur olarak geçmesine neden olacaktır. Kendini güçsüz ve bitik hisseden yaralı asker, bir köşeye çekilir ve tüm dünya işlerini bırakmak ister. Tam o esnada gözüne küçük bir karınca ilişir. Karınca dayandığı dik duvara tırmanmaya çalışıyor ancak bir türlü başarılı olamıyordur. Birkaç denemenin ardından bu çelimsiz karınca duvara tırmanmayı başarır ve bu ana şahit olan Timur, bir dünya imparatoru olmayı böylelikle kafasına koyacaktır.

Emir Timur’un Mezarı

Türkistan şehirleri, Emir Timur zamanında, mavi ve yeşilin her tonunda çinilerle süslenmişti. Ticaret, sanat ve bilim merkezi olan başkent Semerkant artık bir dünya şehriydi. Bozkır nasıl büyük ve parlak bir mavi gök ile kaplıysa, Türkistan da art arda sıralanan mavi çinili kubbelerle donatılmış, kubbelerin ışıltısı göğün ışıltısıyla rekabet eder hale gelmişti. O kubbelerden biri de Emir Timur’un defnedildiği “Gur-i Emir” adlı meşhur türbedir. Timur, bu türbenin lahit odasında 536 yıl gözlerden uzakta yatmaya devam eder, ta ki 1941 yılı Haziran’ına kadar.

Timur’un Kafatası Lahdinden Çıkarılıyor

Antropolog Gerasimov başkanlığındaki bir heyet, 1 Haziran 1941’de Emir Timur’un lahit odasına girdi. Türbe eski Türk geleneklerine göre inşa edilmişti. Dar bir tünel türbe zemini altına uzanıyor ve buradan lahitlerin bulunduğu gizli mezar odasına geçiliyordu. Odada Timur’un yanı sıra oğullarına ve torunlarına ait lahitler de bulunuyordu.

Komünist Parti’nin Özbekistan sekreteri Usman Yusufov’un gözetimi altında çalışmalara başlanıldı. Öncelikle bu karanlık yer altı odasının aydınlatılması gerekiyordu, bu iş için bir aydınlatma sistemi kuruldu. Kazılarda toplam 5 lahit incelendi, bunlar: Emir Timur, oğulları Şahruh ve Miranşah ile torunları Uluğbey ve Muhammet Sultan’ın lahitleridir. İlk olarak Şahruh’un mezarı, ardından Uluğbey’in mezarı açıldı. Heyet, iskeletlere ulaşmak için her gün en az 10 – 12 saat çalışıyordu. Ve nihayet 19-21 Haziran günlerinde Emir Timur’un kemikleri mezarından çıkarıldı.

Şahruh ve Uluğbey

Kazı raporlarına göre Timur’un lahdi, üzerine gümüş ipliklerle ayetler işlenmiş olan lacivert bir örtüyle kaplıydı. Naaş ise ardıç ağacından bir tabutun içine konulmuştu. Tabut açılıp cesede ulaşıldığında tüm odayı ağır bir koku kaplamıştı. İskeletin üzerinde mumyalanmış kas ve deri kalıntıları tespit edilmişti, ayrıca yer yer kumaş parçaları bulunmuştu. Naaşın yüzü ise İslami kurallara uygun şekilde Mekke’ye çevrilmişti.

Bozkırın son fatihine ait kafatası, yüzlerce yıl sonra 21 Haziran 1941’de yeniden gün yüzüne çıkarılmıştı. Kazıların fotoğrafçısı Malik Kayumov’un hatıralarına göre bu olay yaşlı Özbekleri tedirgin etmişti. Yaşlılar, Emir Timur’un açılan mezarı dünyaya büyük bir felaket getirecek diyorlardı. Ve yalnızca bir gün sonra II. Dünya Savaşı’nın doğu cephesi patlak vermiş, 22 Haziran günü Alman tankları Sovyet sınırını geçmişti…

Emir Timur’un Yüzü Yeniden Canlanıyor

Antropolog Gerasimov, Timur’un kafatasını tahta bir kutuya yerleştirerek Moskova’ya götürdü. Kafatasının kas yapısını balmumu ile şekillendirdi ve yaklaşık 550 yıl sonra Timur’un suretine yeniden hayat verdi. Gerasimov ayrıca Timur’un vücut kemiklerini de inceledi. İskeletin sağ bacağı sol bacağından daha kısa ve hastalıklıydı ve bu da onun topal olduğu anlamına geliyordu. Ayrıca elindeki yara izi de tarihi metinlerin verdiği bilgiyi doğrulamaktaydı.

Timur sağlam kemikli ve çevik yapılı bir adamdı. Köprücük ve kürek kemikleri, geniş omuzlara sahip olduğunu gösteriyordu. Yüz yapısına göre yağ tabakası inceydi, yani ileri yaşına rağmen şişman değildi. Dişlerinin çoğu ise aşınmıştı ve çürükler belirgindi; ölümünden önce çok sayıda dişini çektirmişti. Dik ve geniş bir alnı vardı; kaş kemerleri ve göz çukurları Mongolid bir ifadeye işaret ediyordu. Armut biçimli geniş burun çukuruna göre ise yassı bir burnu olmalıydı ve kulakları büyük burnuna göre küçük kalıyordu. Uzun bir bıyığı ve kama biçimli bir sakalı vardı. Kızılımsı kahverengi saçları ise kalın telli ve düzdü.

Emir Timur’un Muhbir Teşkilatı

İbn Arabşah’a göre Emir Timur, kurnazlıkta ateş ve suyu bir araya getirmiş, her türlü hilenin sırrına ulaşmış, mantıkta ise Yunanları susturmuş bir adamdı. O, kurmuş olduğu işlek istihbarat ağı sayesinde çağının en büyük hükümdarı olmayı başarmıştı. Timur’un casus takımı içinde sufîler, tüccarlar, sanatkârlar, müneccimler ve denizciler gibi farklı gruplardan insanlar bulunuyordu. Casuslar, sefer yapılacak toprakların halkı içine karışır, onlardan ülke hakkında bilgiler toplar, ayrıca bölgenin topografyasını kaydeder ve tüm bu bilgileri Emir Timur’a ulaştırırlardı.

İstihbaratın en önemli kolu Timur’un posta Tatarlarıydı. Bir posta Tatarı elde ettiği haberi Timur’a ulaştırabilmek için altındaki atı gece gündüz çatlatana kadar koştururdu. Eğer haber ulaşmadan at çatlamışsa Tatar önüne çıkan ilk ata el koyma hakkına sahipti. Bu at her kime ait olursa olsun Tatar istediği zaman ona verilmek zorundaydı. Ayrıca Timurlular Devleti’nin sınırları da çok iyi korunuyordu. Sınır şehirlerinde her askeri birliğin içinde bir havadis kâtipliği kurulmuştu. Bu kâtipler, ülkeye giriş çıkış yapan kişileri ve sınırlardaki tüm önemli olayları kaydedip Timur’a göndermekle görevliydi.

Emir Timur, Ankara Savaşı öncesinde Anadolu’ya yolladığı muhbirler sayesinde Erzincan emirinin 5.000, Karamanoğullarının 10.000, Taceddinoğlu Mahmud Çelebi’nin 6.000, Bafra emirinin 2.000 atlı kuvvete sahip olduğunu öğrenmişti.  Buna ilaveten gönderdiği coğrafyacılar ile sefer güzergâhı için en elverişli bölgeler seçilmiş ve sefer stratejisi bu gibi verilere göre planlanmıştı. Aras nehri boyuna yerleşen Timur, burada askerleri için bir konaklama alanı inşa ettirdi. Ardından hedef şaşırtmak için muhbirleri aracılıyla etrafa yalan haberler yaydı, Kıpçak ülkesine sefere çıkacakmış gibi davrandı. Fakat en nihayetinde Bayezid’in üstüne yürüdü ve onu ağır bir yenilgiye uğrattı.

Merhum Prof. Dr. Halil İnalcık, Ankara Savaşı için Osmanlı Devleti’nde “Türklüğün güncellemesini sağlamıştır’’ diyerek bu yenilginin ayrı bir noktasına dikkat çekmiştir. Zira Osmanlılar bu yenilgi ile kökenlerini aramaya başlamış ve “Kayı boyundan gelme mevzusu” bu savaşın ardından gündeme gelmiştir. İnalcık, Devlet-i Aliyye’nin ilk cildinde şöyle der: “Osmanlı Hanedanı, egemenliğini meşrulaştırmak, özellikle Timur ve oğullarının himaye ve üstünlük iddialarına karşı çıkmak için Kayı boyu görüşünü benimsemiş, II. Murad’dan başlayarak paralarda ve silahlarda Kayı boyu damgası kullanılmıştır.”

Bayezid ve Timur’un Mektuplaşmaları

Konya Koyunoğlu Kütüphanesi 13435 numaralı el yazması, söz konusu mektupları içerir. Aşağıda günümüz Türkçesi ile birkaç örneğini sunduğumuz mektuplar, Dr. Abdurrahman Daş tarafından ayrıntılı olarak çalışılmıştır.

Timur: Rum diyarında melik olan Yıldırım Bayezid. Bil ki, biz kudret ve iktidarımızla insanlık âleminin en büyük kısmını tab’amız haline getirmiş bir hükümdarız. Bu görülmemiş işi, tek başımıza yaptık, senin gibi babamızdan ülkeler miras almış değiliz. Aklını başına topla ve Kara Yusuf’la Ahmet Celayir’i topraklarından kov. Emirlerimize karşı gelen hükümdarların akıbetini duymuş olsan gerektir. Siz de o hükümdarların arasına girmekten sakının.

Bayezid: Ey ihtiyar köpek, tekfurdan daha şiddetli kâfirsin. Mektubunda bizi korkutmak ve hile ile kandırmak istemişsin. Şöyle mi ẓan idersin ki, ben Acem padişahları gibi olam, veya askerüm deşt-i Ḳıpçaḳ-i Tatarı gibi avare ola veya Hint taifesi gibi başıboş ola. Bizim askerlerimiz, Irak ve Horasan askerleri gibi hamiyetsiz ve perişan olmayacak kadar onurlu askerlerdir. Yine sen, bizim askerleri Şam ve Halep askerlerine de benzetmeyesin.

Timur: Sen kendini Allah yolunda cihat eden, bizi ise haksız yere kan döken bir kâfir ve beni yeni yetme bir savaşçı saymışsın. Bil ki, ben kırk yıla yakın bir süredir nefsimi cihada adamışım… Siz niçin bize hizmet etmekten kaçıyor, sevgi göstermiyorsunuz? Hem yaşça da senden büyük durumdayım… Mektubundaki gibi tehdit ve gurura kapılma, akıl yolundan uzak sözlere cesaret etme… Bizimle anlaşma yoluna döner, özür dileyen bir ifade ile cevap verirsen, aramızda dostluk ve sevgi olur. Böylece Frenk kâfirine fırsat vermemiş olursun, biz de, Sivas’tan çekilerek geri döneriz. Bizim niyetimiz ve meylimiz sizi zayıf düşürerek meşgul etmek, böylece kefere dinine yardım etmek değildir.

Bayezid: Zamanın cihan sultanı olan Timur-i Köregen… İyi bil ki, atam Ertuğrul Han üç yüz kadar gazisiyle beraber, Hülâgû Tatar’ından on bin Tatar’a vurup, Alâeddin Keykubât’a galip gelenleri mağlup etmiştir. Bundan sonra devlet idare etme şerefine nâil olmuş, hil‘at kendisine verilerek Allâh’ın lütfu ile Âl-i Selçûk’un yerine geçmiş, fakat idareyi elde etmesi isyân ve başkaldırma ile olmamıştır… Siz Sivas’ı harap idüp, ehl-i İslâm’ın ırzını pâyimâl etdükten sonra ne denile bilir ki! Siz, ilk suçlamayı kendinizden gidermeye uğraşıyorsunuz. Arapça ve Farsça gelen mektuplarınızda sertlik, kabalık, kibir ve gururdan başka bir nesne yoktu. Âl-i Osman, hile ile ülkeleri kendisine mülk edinmemiştir. Mektuplarımız akıllı devlet erkânımızla yapılan istişareler sonrası yazılmıştır…

Ve Bizans da Boyun Eğiyor

Emir Timur ölümünden birkaç yıl önce tüm hayatını anlatan “Zafername” isimli bir kitap yazdırır. Resmi nitelikli bir tarih kitabı olan Zafername; Bizans İmparatoru Manuel’den “İstanbul Meliki” olarak bahseder. Anadolu’yu baştanbaşa hükmü altına alan Timur’un yeni hedefi Bizans’tır. Bu durumun farkında olan ve İzmir gibi büyük bir kentin yalnızca 15 günde fethedildiğini bilen Bizans İmparatoru, hemen Emir Timur’a bağlılığını ilan eder. İmparator, çok sayıda hediye ile birlikte Timur’a bir heyet gönderir. Bizans vergi vermeye gönüllü olmuş ve Timur’un üstünlüğünü kabul etmiştir. O ise artık ömrünün son demlerindedir. Küçük bir karınca tarihin seyrini değiştirmiş ve ardında 4,4 milyon km²’lik bir dünya imparatorluğu bırakmıştır.

Arkeolog Sergen ÇİRKİN