Arkeoloji

İnsanlığın En Eski Muamması: 30.000 Yıllık Macera

lascaux_taureau_marie_madeleine

İnsanoğlunun sanatla ilişkisi, kazıma yoluyla ya da doğal boyaları kullanarak kendisini ifade etmesi onları keşfedenleri hep merâka düşürmüştür. Dağların tepelerinde, vâdilerin en uç noktalarında, mağaraların derinliklerinde karşımıza çıkan bu resimler hangi amaçla yapılmışlardı? Binyıllar öncesinden bize ses veren bu resimler acaba bir medet ummayı mı ifade ediyordu? Bu ve benzeri sorular geçtiğimiz yüzyıldaki mağara sanatı keşifleriyle daha da artarak devam etti ve cevaplanmaya çalışıldı. Geçen yıl Fransa’da yayınlanan ve bir ressam, Bertrand David ile bir hematologun, Jean-Jacques Lefrère’in imzasını taşıyan bir kitap (“La plus vieille énigme de l’humanité”) insan elinden çıkma bu en eski “çizgi”ler hakkında bu güne değin söylenenlerin dışında özgün bir iddiayı gündeme taşıyor. İngilizce baskısından önce, hemen dilimize kazandırılan ve Can Yayınları’ndan “İnsanlığın En Eski Muamması” başlığıyla çıkan bu kitap (çev. İnci Malak Uysal) arkeolojinin, sanat tarihinin yahut paleoantropolojinin söylediklerinin dışında bizi tarihöncesinin puslu ve karanlık mağaralarında heyecan verici bir keşfe çıkarıyor.

Paleolitik mağara resimleri nasıl çizilmişti ve hangi işlevi görmüştü?

İnsanoğlunun sanatla ilişkisi, kazıma yoluyla ya da doğal boyaları kullanarak kendisini ifade etmesi onları keşfedenleri hep merâka düşürmüştür. Dağların tepelerinde, vâdilerin en uç noktalarında, mağaraların derinliklerinde karşımıza çıkan bu resimler hangi amaçla yapılmışlardı? Binyıllar öncesinden bize ses veren bu resimler acaba bir medet ummayı mı ifade ediyordu? Bu ve benzeri sorular geçtiğimiz yüzyıldaki mağara sanatı keşifleriyle daha da artarak devam etti ve cevaplanmaya çalışıldı. Geçen yıl Fransa’da yayınlanan ve bir ressam, Bertrand David ile bir hematologun, Jean-Jacques Lefrère’in imzasını taşıyan bir kitap (“La plus vieille énigme de l’humanité”) insan elinden çıkma bu en eski “çizgi”ler hakkında bu güne değin söylenenlerin dışında özgün bir iddiayı gündeme taşıyor. İngilizce baskısından önce, hemen dilimize kazandırılan ve Can Yayınları’ndan “İnsanlığın En Eski Muamması” başlığıyla çıkan bu kitap (çev. İnci Malak Uysal) arkeolojinin, sanat tarihinin yahut paleoantropolojinin söylediklerinin dışında bizi tarihöncesinin puslu ve karanlık mağaralarında heyecan verici bir keşfe çıkarıyor.

Bu ilginç keşifte, geçmiş dönemdeki değerlendirmeler de yer alıyor. Kısaca özetlersek; 19. yüzyılın ortalarından îtibâren ve bütün bir 20. yüzyıl boyunca Avrupa’da pek çok Paleolitik mağara keşfedildi: Altamira, La Mouthe, Niaux, La Clotilde, Tuc d’Audobert, Trois-Frères, Lascaux ve çok uzak olmayan bir geçmişte (1994) Vallon-Pont-d’Arc’taki Ardèche Kanyonu’nda Chauvet Mağarası… Bunların dışında kalan, Avrupa Paleolitik Çağı’na âit 250 mağaranın çoğu Fransa’nın güneybatısında ve İspanya’nın kuzeyinde yer alıyor. Mağara resimlerinin eskiliği önceleri şüpheyle karşılanmıştı; fakat 1901’de keşfedilen Font de Gaume ve Combarelles mağaralarındaki bazı resimlerin bir kalsit örtüsünün altından çıkması bu şüpheleri gidermiş ve başta şüphecilerin yanında yer alan Émile Cartailhac’ın, 1902’de yayınlanan “La grotte d’Altamira, Espagne: “Mea culpa” d’un sceptique” (İspanya’daki Altamira Mağarası. Bir Kuşkucunun “Mea Culpa”sı) adlı makalesiyle bu mağara sanatı bilim dünyası tarafından kabûl edilmişti.

1940’da keşfedilen ve Prehistoryanın Papası olarak tanınan, prehistoryacı, Katolik Başrahip Breuil’in “Tarihöncesinin Sistine Şapeli” olarak adlandırdığı Lascaux mağarasındaki divertikül eksenli tonozda yer alan resimler o zamandan beri diğer pek çok örnekle birlikte hayranlık ve şaşkınlık uyandırmaya devam ediyor. Picasso’nun bile “Hiçbirimiz böyle resim yapamayız” dediği iddiası da insanoğlunun bu kadîm atalarına duyduğu takdîrin boyutunu ortaya koyuyor.

Bilim adamları mağaraların derinliklerine, ışığın sızmadığı, hava akımının zayıf olduğu odalara yapılmış büyüklü küçüklü yüzlerce resim hakkında yıllarca çeşitli iddialar ortaya attılar, mağaraların işlevlerini sorguladılar. Kimilerine göre bu resimler salt dekoratif amaçlıydı. Kimilerine göre, avcılıkla ilintiliydi, hatta mağaralar avcılığa kabûl için birer inisiyasyon tapınağı olarak kullanılmışlardı. Prehistorik insanın hayvan ruhlarıyla temas kurduğu şamanik uygulamalar için seçilmiş, paleolitik bir sembolizme ev sâhipliği yapan yerlerdi; resimler de birer gök haritası yahut basit bir totem gibiydi.

Bertrand David, “İnsanlığın En Eski Muamması”nda bir sorunun es geçildiğini veya geçiştirilerek cevaplandığını düşünerek sorguluyor ve soruyor:

Bu resimler bu mağaralara nasıl yapılmışlardı?

Fransız arkeolog, paleontolog, antropolog André Leroi-Gourhon, sanatsal bir ilerlemeyi esas alarak biçim farklılıkları arayışına girmiş ve mağara resimlerinin basitten doğal ve gerçekçi çizimlere evrildiği değerlendirmesini yapmıştı. 1994’ün sonlarında Chauvet Mağarası’nın keşfi bu yorumu geçersiz kıldı, dünyanın en eski mağarası olarak nitelenen Chauvet, “gerçekçi ve en tamamlanmış desenleri içeriyordu» ve Lascaux Mağarası’ndan 15 bin yıl önceye tarihleniyordu. Dolayısıyla aradaki bunca zaman ve mesafe, birbiriyle böylesine örtüşen çizimleri bir biçem değerlendirmesine tâbi tutmayı engelliyordu. Binlerce yıl boyunca hiç değişmeden aktarılan bir sanatsal geleneği bizim yazılı uygarlığımızda bile bilmediğimiz için – David’in de belirttiği gibi – “epey uzun bir dönem boyunca aktarılan bu beceri”, kuşaklar boyunca mutlaka kesintiye uğramalıydı. Öyleyse bu resimlerin yapılmasında söz konusu edebileceğimiz şey sanatsal bir okuldan ve belli bir kastın elinde olan sırlardan ziyâde “herkese açık olan bir pratik”, binlerce yıl boyunca, basit ve kullanışlı olduğu için, hiç değişmeyen bir teknik olmalıydı. Kitabın yazarlarından ressam B. David, bunu şöyle yorumluyor:

Bu gizemli yol neydi? Öncelikle, uzun bir eğitim süreci gerektirmemesi, tam tersine, hem sonraki nesillere aktarılmasının kolay olması hem de herkes için hemen anlaşılır olması gerekiyordu. Çizmeyi bilmeyen birinin, mağaranın loş da olsa herhangi bir yerine, düz veya engebeli de olsa herhangi bir duvarına, en ufak bir hata olmaksızın herhangi bir hayvanın konturunu birkaç saniyede çizmesine olanak sağlamalıydı. Çizer, arzu edilen boyda, devasa veya küçücük, anamorfoz olan ya da olmayan ve hatta çok sayıda da olsa önceden yapılmış başka desenlerin olduğu bir yüzeyin üzerine, bundan rahatsızlık duymadan desenler üretmeliydi. Böyle bir yöntem var mıdır, bu kadar eski zamanlarda biliniyor olabilir mi? Evet, vardır ve dahası var olan en basit ve en tasarruflu yöntemdir.

David için ilk kıvılcım, oğlunun gece lâmbasından duvara gölgeleri akseden oyuncakları görmesiyle çakmış ve ilk denemeyi de mum ışığında duvara gölgesi yansıtılan oyuncak bir filin konturlarını, gölgeyi tâkip ettirerek çizdirdiği oğluna yaptırmış. Sonuç; hiçbir tecrübe ve bilgisi olmayan sekiz yaşında bir çocuğun duvara çizdiği kusursuz bir fil silüeti… Tıpkı mağara resimlerinde gördüğümüz konturlardaki kusursuzluğa karşın genelde konturların içindeki unsurların beceriksizce yerleştirilmesinin sebebi de burada açığa çıkıyor… Çünkü figürün gözleri, “göz kararı”, gölgenin konturlarını çizerken kullandığımız kopyalamadan bağımsız bir şekilde yerleştirilmek zorunda. Mağara resimlerinde çoğunlukla göz yok. Olduğu yerlerdeyse, David’in belirttiğine göre, silüeti çizen kendisinden “emin el”in daha az emin olduğu anlaşılıyor. Peki, hayvan morfolojisini böylesine bilen prehistorik “sanatçı”lar gözü çizerken neden sıkıntı çekmişler? Aynı zamanda yüzeylerin içine en küçük bir kasın bile doğru yerleştirilmeyişi ya da hiç yerleştirilmeyişinden anlıyoruz ki buradaki sıkıntının sebebi, resmin bu aşamasında, gölgenin konturlar için sağladığı kopyalama imkânından yoksun olunması.

Peki, bu çizimleri yapanların yararlanabilecekleri gerçekçi figür ve heykeller bahsedilen bu dönemlerde var mıydı? Evet, Üst Paleolitik döneme taşınabilir ve gerçekçi sanat parçaları bulunuyordu.

David deneyleri sürdürdükçe mağaradaki üst üste bindirilmiş onlarca figürün alttaki örneklerden hiç etkilenmeden ve sanki onlar yokmuşçasına nasıl rahatça çizilebildiğini ve boş duvarlara rağmen neden bu figürlerin üst üste bindirildiğini de ortaya koyar: Palimpsest etkisi yaratan bu bindirmelerin tek açıklaması, figürün duvara yansıyan gölgesinin irâdesidir: “Buna gölge karar verdi, ben de ona itaat ettim” yorumunu yapar. Resimlerin neden mağaraların nisbeten aydınlık girişlerine değil de zifiri karanlık derinliklerine yapıldığını da bu tekniğe bağlar. Çünkü bunları yapabilmek için ihtiyaç duyulan, gölgenin sabitlenmesi ve görünür olması için hava akımının az olacağı karanlık ortamlardır. Dolayısıyla buraların tapınak olması değil, en uygun yer olması onları bu seçime götürür.

David’in tezinin bilimsel anlamda sınanması, kitabın ikinci yazarı Jean-Jacques Lefrère’in konuya dahil olmasıyla ilginç bir hal almış. Çizim konusunda tecrübesiz kişilere aynı teknikle çizimler yaptırmışlar ve bu çizimler antik örneklerle benzeşmiş. Literatürde bu tezin, teorinin dillendirilmediğini belirten David, sâdece Matt Gatton adlı bir fotoğrafçının da Vinci’nin “camera obscura” ilkesini bu sanata uyarlamak gibi bir düşüncesi olduğunu söylüyor. Ne var ki bunu bir mağara içinde ve büyük boyutlarda uygulamak değil; zîrâ söz konusu mağaralarda çok küçük çizimler de birkaç metreye ulaşanlar da var ve bu boyutlandırma ancak ışık – gölge tekniğiyle, figürün ışık kaynağına yakınlaştırılması veya uzaklaştırılmasıyla sağlanabilir.

Yazar, bu tekniği ve buna bağlı sonuçları açıkladıktan sonra, a priori olarak bu mağaraların fonksiyonuna ilişkin bir teori ortaya atıyor. Ona göre buralar, binlerce yıllık, değişmeyen tek geleneğimiz olan ölü gömüsüyle ilintili… Paleolitik insanın, rastgele bir yerde bırakılan veya gömülen (Bu dönemde mezar bilmiyoruz) ölülerini bu şekilde hatırlamak isteyebileceğini ve belki de bağlı olduğu klana (fil, geyik), yaşına (büyük veya küçük figürler) göre kendisini temsil eden çizimler yoluyla hâtırâsının yaşatılabileceğini iddia ediyor. Böylece insanoğlunun binlerce yıl boyunca mezar inşâ etmeyip resmetmiş olabileceğini ifâde ediyor. Ta ki yerleşik hayata geçene kadar.

Merakla okuduğum bu ilginç kitabı tavsiye ederim. Umarım bu popüler yayın ve belki de bunun tâkipçisi olmasını ümit ettiğim diğer yayınlar ülkemizdeki tarihöncesi zenginliğe ve özellikle bu bağlamda mağaralara dikkat çekilmesini sağlayabilir. Yarımburgaz, Karain gibi önemli merkezlerin salt akademik yayınlar vâsıtasıyla kendilerine dönük bir duyarlılık yaratması pek beklenemez. Başka türden “duyarlılık”ların önünün alınmasının yolu da budur. Yakın zamanda Yarımburgaz Mağarası bir dizinin seti olarak kullanılması ve burada yaratılan tahribatla gündeme gelmişti. Üstelik bu yeni bir şey de değildi. Yorr’un Öyküsü adlı 1983 yapımı film için bu mağaraya havuz yapılmış, daha sonra bu havuz patlatılarak arkeolojik dolgu yok edilmişti. Bu cinâyetlerin yaşanmaması için nitelikli bir popüler ilgiye muhtâcız. Ülkemizde speleoloji üzerine çalışmalar yapan bazı dernekler hâlihazırda mevcut. Onların da dâhil edilmesiyle konunun öznesine dâir -ve belki de tarihöncesi bilimine uzak- amatörlerin gözlem ve yorumlarını değerlendirip dikkate alarak bambaşka sonuçlara ulaşmak mümkün. Bu kitabı yazan, bu konuya eğilen bir ressamın teorileri belki kışkırtıcı bir örnek oluşturabilir. Diğer yandan teorilerine ilişkin David’in kaygısını da paylaşmıyor değilim; zîrâ bu teorinin “uzmanların gerekli diplomalara sâhip olmadan alanlarına girip kendilerini tehlikeye atanlar konusunda zaman zaman gösterdiği güvensizlikle” karşılanması ihtimâli de yüksek. Bununla birlikte pek çok keşfin, alan dışı insanlar veya branşlarımızın bilimsel birer disiplin hâline gelmesinden önce sezgileriyle hizmet eden amatörler sâyesinde ortaya çıktığını da unutmamalıyız. Descartes’ın da dediği gibi sezgi bir anda doğan ve gerçeklere ulaştıran bir zihin aracı ve aklî bir fonksiyondur.

Göktürk Ömer Çakır

Yorumla

Yorum yazmak için buraya tıklayın...