Tarih

Tanrı’nın Kılıcı/Kırbacı Attila (395-453)

"Papa I. Leo ile Attila'nın Buluşması" isimli Pinacoteca di Brera tablosu.

Yazar: Prof.Dr. Hilmi Özden

Özet

Batılılar tarafından Tanrının kılıcı/kırbacı olarak isimlendirilen Attila, başta Macaristan olmak üzere Turan coğrafyasında en büyük Hun-Türk hükümdarlarından biri olarak kabul görmektedir. Efsanelerle örülmüş hayatı bir çok millet tarafından benimsenerek destanlarına alınmıştır. Kimine göre adil, kimine göre gaddar olarak tanımlanan Attila’nın üzerindeki sis perdesi her geçen gün aydınlanmaktadır. Batı ve Doğu Roma İmparatorlukların korkulu rüyası Attila ansızın ölmüştür. Ölümü ile birlikte Avrupa Hunlarının dağılma süreci başlamıştır.

Anahtar Kelimeler: Attila, Batı Hun İmparatorluğu, Tanrı’nın kılıcı/kırbacı

 

Hun-Macar

Batılı tarihçiler, atlı ve ok kullanan Macar kavmini “Hungarus” olarak isimlendirmişlerdir. On birinci asır sonunda telif edilen Gesta Ungarorum adındaki Macar millî destanı, bir Macar-Hun an’anesinden bahseder ki Hun ve Macar kavmi aynı kavimdir; Gesta’ya göre, ilk Macar kralı Arpâd, Attila’nın direkt soyundan gelir; her ikisi de Yafes oğullarından Magog’un halefleridirler; Arpâd meşru mirası olarak Attila’nın memleketini işgal etmiştir. Başkentini bizzat Attila, Roma harabeleri üzerinde inşa etmiştir ve buna Macarlar Buda adını verirler. Nihayet, Attila kavminin bir bakiyesi olan Sekeller, yurt işgali sırasında Arpâd’ın muharebelerine katılmışlardır. Gesta, Attila’nın flagellum Dei (Tanrı’nın gazabı-kırbacı) sıfatını da bilir. Bütün bunlardan ancak, Hun-Macar birliği fikri ve irsiyet inanışının eski bir anane olabileceği neticesi çıkar. Macar kralı II. veya III. Bela’nın kâtibi bulunan Anonymus, “Attila kendisine Tuna civarındaki ılıcalar üzerinde başkent inşa ettirir; orada bulduğu bütün harabeleri yeniden inşa ettirmiş ve hepsini sağlam surlarla çevirtmiştir. Arpâd Megyer civarında Tuna’yı geçerek kral Attila’nın şehrine girdiğinde “Kral saraylarını görmüşler ve-bazıları harabeler halinde diğerleri sağlam-bütün bu taş binalara hayran olmuşlardır. Attila şehrini-hususiyle muharebe etmeden-işgale muktedir olduklarından dolayı son derece memnundular, zira Macar reisi Arpâd, Attila’nın soyundan gelmişti. Orada yan yana oturarak hergün Attila’nın sarayında ziyafetler çekerlerdi”.[1] Avrupa Hunlarının, ismen tanıdığımız ilk hükümdarı Balamber’dir. Hunları Gotlara karşı sevkeden o idi (373-375 sıralarında). Adını duyduğumuz müteakip Hun Hükümdarı Uldin’dir (400). Lâkin Uldin, sadece “regulus”dur. Hunların batı cenahı reisi bulunan bu zat, belki de hükümdar hanedanına mensup değildi; son defa kendisinden 409’da bahsedilir. Karaton’un artık bütün Hun ittifakının reisi bulunduğunu kesin şekilde biliyoruz. Oktar ve Ruga (Rua) Attila’nın babası Muncuk’un kardeşleri idiler ve şüphesiz olarak büyük hükümdar soyundandılar. Attila’nın başka bir amcası hakkında da bilgimiz vardır. Bunun adı Aybars (Ay-pars) idi. Oktar ile Ruga’nın iktidarı daha önce aralarında paylaşmış olmaları muhtemeldir. Birincisi 430 sıralarında diğeri ise 435’te vefat etmiştir. Ruga’nın ölümünü müteakip kardeşi Muncuk’un en yaşlı oğlu Bleda tahta çıkmıştır.[2]

Tanrının Kırbacı Attila

Türk devlet teşkilâtında daima büyük kardeşin tahta çıkması kesin olmayıp, şehzadeler arasında en liyakatlisinin başa geçmesi geleneği var olmasına rağmen, Bleda Hun hükümdarı olmuştur. Fakat üstün kabiliyetlerinden dolayı bütün işleri Attila yürütmüştür.[3] Atilla’nın kardeşi Bleda ölünce ise, kavimde onun yerini kimin alacağı konusunda tartışma çıktı. O sırada bozkırın ortasında alev alev yanan bir kılıç belirdi; yere sıkı sıkıya çakılı duruyordu. Attila ile yanındakiler haberi veren çocuğun peşinden manzarayı görmeye gittiler. Attila yaklaşıp kılıcı tutmaya çalışınca, kılıç eline doğru“zıpladı”. Kılıcın parlaklığı ve yapısı, onun sıradan bir insan tarafından yapılmadığını gösteriyordu. Mutlaka,“Tanrı’nın kılıcı”Attila’ya gönderilmiş bir kehanetti ve Attila’nın “hunların hükümdarı”olması isteniyordu. Efsaneye göre Attila bu kılıçla savaşırdı.[4]

Bazı tarihçiler 444/45 yılında Bleda’nın Attila tarafından öldürüldüğünden bahsetmektedirler. Oysa, Attila gibi büyük bir şahsiyet abisini öldürerek Hun tahtına oturmak isteseydi, tüm güç elinde olduğu halde ona on yıl katlanmazdı. Ayrıca Hun ülkesini ziyaret eden Grek seyyahı Priskos’un notlarında buna dair hiçbir kayıt yoktur. Gerçi başta Jordanes olmak üzere bazıları bu iddialarını, Priskos’un eserinin kaybolan kısımlarına dayandırıyorlarsa da mevcut fragmantlarda bunun aksini ispat edecek notlar bulunmaktadır. Nitekim Priskos, Hun ülkesindeki gezilerinde Bleda’nın dul eşinin sahibi olduğu yerleşim yerinde, kendisiyle görüşmesinin anlatıldığı notlarda mağdurluğunu belirtecek hiçbir kayıt yoktur. Ayrıca Bleda’nın isminin geçtiği yerlerde onun öldürüldüğüne dair bir bilgiye rastlanılmamaktadır. [5]

Attila’nın hükümet merkezinin (başkenti) neresi olduğu meselesi oldukça ihtilaflıdır. Yalnız, umumiyetle tarihçiler burasının Macaristan’da ve Tisa ile Körös nehirleri arasında bir yerde olduğu görüşündedirler.[6]

Uldız’ın temelini attığı Hun dış politikası gereği Batı Roma İmparatorluğu ile başlangıçta iyi ilişkiler içerisinde bulunan Attila, Doğu Roma’nın hâkimiyet altına alınmasından sonra, politikasında belirgin bir değişikliğe gitti. Artık Batı Roma da boyunduruk altına alınacak ve sıra Sasaniler’e gelecekti. Çünkü efsaneye göre de bu sırada Harb Tanrısı Ares kılıcının Attila’nın eline geçmiş olması buna işaret sayılıyordu. Bu konuda Jordanes şu bilgileri vermekteydi: “Attila, tabiatı böyle olduğu için büyük işler yapacağına inanan insandı. Onun kendisine güvenini kılıcı sağlıyordu. Bu kılıç, İskit krallarının nezdinde daima kutsal addedilmiştir. Bir çoban inek yavrusunun topalladığını görünce, bu yaranın sebebini de bulamayınca endişeyle kan izlerini takip ediyor. Nihayet kılıca geliyor. Hayvan otlarken bu kılıcın üstüne basmış. Çoban işte bu kılıcı kazıyıp çıkararak hemen Attila’ya getiriyor. O, bu hediyeden dolayı teşekkür ederek, kendisinin bütün dünyanın imparatoru tayin edildiğini düşünüyor ve Ares’in kılıcı ile savaşlarda başarılı olmanın kendisine bahşedildiğine inanıyor”,bu anlayışla Hun dış politikasının ağırlık noktası Batı Roma’ya kaymış oluyordu.[7]

452 yılının ilkbahar sonlarında Attila, ordusu ile Pannonia’dan hareketle ve Aetius tarafından çok az müdafaa edilen Juli Alpleri’nin dağ boğazını geçti. Dahilî karışıklıklar ve saray entrikaları sebebiyle Aetius, Attila’nın ilerlemesine karşı tedbir alamadı. Attila, surlarla çevrili, ileri harekâtına mani olan Aquileia şehrinin önlerine kadar kolayca ulaştı. Bu şehir, imparatorluğun doğu sınırlarını müdafaa eden bir konumda idi. Bu yüzden çok iyi tahkim edilmiş bir vaziyette idi. Burayı koruyan askerler, Alarik ile Antala’nın komutası altındaki Gotlar idi. Şehir Utluların hücumlarına karşı üç ay direndi ve hiçbir zaman teslim olmayacak intibaı uyandırdı. Çevredeki meskûn yerleri ele geçirmiş olan Hunlar arasında, erzak azlığı nedeniyle huzursuzluk baş gösterdi. Attila ise stratejik önemi çok büyük olan böyle bir yeri ele geçirmeden ilerlemeyi uygun bulmadı. Bu sırada bir leyleğin yavruları ile birlikte Aquileia’yı terketmekte olduğunu gördü. Attila, bundan faydalanarak askerlerinin cesaretini arttırmak gayesiyle onlara hitap etti. Jordanes’in anlattıklarına göre şunları söyledi: “Üstün bir önseziyle yaratılmış olan bu kuş, bu şehrin kendisini koruyamayacağı, orada emniyette olamayacağına kanaat getirerek yuvasını bırakıp gitmektedir. Bu, kaleyi koruyanların artık şehri müdafaa edecek güç ve imkândan mahrum olduklarının kati işaretidir. Demek oluyor ki, artık muhasaramıza uzun süre dayanamayacaklardır”. Bu konuşma Hun askerî arasında müthiş bir tesir yaptı ve Attila, üç aylık sıkı bir kuşatmadan sonra deniz, nehir ve bataklıklarla korunan, şiddetle hiçbir zaman ele geçirilememiş, bütün imparatorluğun 9. büyük şehri ve Aquileia’yı ele geçirerek tahrip etti. Hunların ilerlemeleri İtalya’yı korkuttu ve dehşete boğdu. İmparator Valentinianus, Ravenna’deki saraydan kaçtı. Bu arada Aetius, Doğu Roma imparatoru Marcianus’dan yardım istedi. Fakat onun askerleri ile yardıma gelmesi çok uzun zaman alacaktı. Bu durum karşısında Batı Roma imparatoru III. Valentinianus Roma hükümetini topladı. Doğu Roma’nın yaşadığı tecrübelerden de yararlanarak bir çözüm yolu bulmaya çalıştı. 450 yılının konsülü ve gözde senatörlerden biri olan Avienus’un önderliği altında, Roma şehrinin valisi Trigetius ve Papa I. Leo (Büyük Leo) Attila’ya elçi olarak gönderildi.. Elçilik heyeti, Po ve Mincio ırmaklarının birleştiği yerde bulunan Attila ile görüştüler. Ateşkes istediler ve sonunda başarı elde ettiler. Hıristiyanlık âleminin en büyük ruhani şahsiyeti olan Papa Leo, Attila’nın ayağına gitmeden evvel, özel merasimlerde giyilen muhteşem papalık elbisesini giymiş ve büyük Hun imparatorunun huzuruna böyle çıkmıştı. Attila Papaya gayet nazik muamelede bulunmasına rağmen, aralarında geçen konuşma bilinmemekteydi. Fakat aralarında ne geçmiş olursa olsun, neticede Romalılar bağışlanmak için yalvarmışlardı.[8]

Attila’nın Ölümü

Büyük Hun hükümdarı, İstanbul kuşatmasıyla Doğu’yu, Campus Mauriacus savaşıyla da Batı’yı etkisiz hale getirmişti. Fakat iktidarının ve kuvvetinin zirvesinde iken beklenmedik şekilde ölüvermiştir. Jordanes Attila’nın ölümü ve cenaze merasimi hakkında şu enteresan bilgileri vermektedir: “Attila, tarihçi Priskos’un anlattığına göre, öldüğü sırada Ildico adlı çok güzel bir kızı, o soyun geleneği uyarınca, sayısız eşlerinin ardından kendine eş olarak alıyordu ve düğün sırasında çok fazla neşelenerek gevşeyip şarap ve uykunun verdiği ağırlıkla sırtüstü uzandığında, her zaman başına geldiği üzere, burnundan oluk oluk kan akmaya başladı. Kanın normal akış yolları engellenince de, öldürücü yoldan boğazına inerek hayatına son verdi. Ertesi gün, güneş gökyüzünün tepesine yükseldiğinde, hakanın adamları kuşku içerisindeydiler. Kapıyı açıp içeriye girdiklerinde Attila’yı, ağlayıp sızlayan kızın kollarında yarası beresi olmadığı halde ölü durumda, kızı da yüzünü peçesinin altına gömmüş, ağlarken buldular” Bu arada Jordanes, Attila’nın ölümü üzerine Doğu Roma İmparatoru Markianos’un rüyasını Priskos’a dayanarak nakleder: “O zaman şu hayrete şayan şey vukuû bulmuştur. Bu kadar vahşi düşman hususunda endişeli olan Doğu’nun kralı Markianos’a rüyasında, Tanrının kendi yanında oturduğu görülmüş ve Tanrı ona Attila’nın yayının aynı gecede kırılmış olduğunu göstermiştir. Sanki bu silâhta çok anlam varmış gibi. Tarihçi Priskos bunu gerçekten ispat edebileceğini (yani buna gerçekten tanık olduğunu) söylemektedir”. Bundan sonra Jordanes Attila’nın cenaze törenini tasvir ederek: “Ordugâhın ortasındaki ipek çadırın içerisinde Attila’nın naaşı duruyordu. Bunun etrafında Hun askerlerinden seçilmiş süvariler savaş oyunları oynuyorlardı. Erkekler halk geleneğine uygun olarak saçlarını kestiler. Korku uyandıran yüzlerini derin yaralarla çirkinleştirdiler. Aynı zamanda ozanlar ve savaşçılar Hun dilinde ağıtlar söylediler Muncuk’un oğlu Attila, en kahraman milletlerin efendisi. Sen İskitya ve Germenya’ya sahip olduğun gibi, sayısız şehirleri de zaptettin. Her iki Roma İmparatorluğu’nu da korkutarak kendine diz çöktürdün. Onlardan yıllık vergi aldın. Kaderin bütün bunları yaptıktan sonra, düşmanların hıyanetinden yahut yarasından değil, halkının arasında hiçbir acı duymadan öldün. Priskos’un anlattığına göre daha sonra Attila’nın mezarının başında strava denilen cenaze yemeği yenmiş ve defin törenine başlanmıştır. Attila’nın cesedi birbiri ardına üç tabuta kondu. Bunlardan birincisi altın, ikincisi gümüş üçüncüsü ise demirdendi. Bu, güçlü kralın üçüne de değdiğini göstermek içindi. Demir, kavimleri yendiğinin, altın ve gümüş ise her iki Roma İmparatorluğu’nda kazandığı mevkinin işareti idi. Gömme işi geceleyin ve gizlice oldu. Savaşta düşmandan alınan silâhlar, değişik taşlarla süslü altın işlemeli at koşum takımları ve krallığını gösteren değişik şeyler onunla birlikte mezara kondu. Bunlar onun sarayını süslüyorlardı. İnsana has aç gözlülüğü, bir büyük ve değerli hazineden uzak tutmak, kabrin yerini hiç kimsenin bilmemesi için mezarı kazanlar da öldürüldü”.[9]

Attila’nın nereye gömüldüğü bilinmemektedir. Fakat mezarının Tuna ve Tisa arasındaki bölgenin doğu yarısında olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca Jordanes’in mezarı kazanların öldürülerek Attila ile gömüldüğü haberinin ise hiçbir işareti bulunmamaktadır. Mezarın, mecrası değiştirilen bir nehire gömüldüğü söylenmişse de bunu destekleyecek deliller mevcut değildir. Yalnız çok kıymetli eşyaların bulunduğu Attila’nın kabri, o zamanki şartlar altında yağma ve soygunlara karşı gizli tutulmuştur. Allah’ın kamçısı (Flagellum Dei) ve günaha batan Hıristiyanları cezalandırmak gayesi ile Allah’ın göndermiş olduğuna inanılan Attila’nın fiziksel özelliklerine, şahsiyetine dair Jordanes ve Priskos’da şu bilgiler verilmiştir: “Kavimlerin sarsılması, bütün dünyanın korkması için doğmuş bir adam; hakkında yayılan korkunç haberler nedeniyle herkesin kendisinden korktuğu kişi idi. Kibirle iki kat yürür, gözleri ışık saçar, gururlu gücünü vücudunun hareketleriyle de hissettirirdi. Savaşı herşeyden çok sevmesine rağmen düşünerek hareket eder, bir çok şeyi aklıyla başarırdı. Kendisinden aman dileyenlere merhamet gösterir ve kendine sadık olanlara karşı çok lütuf gösterirdi. Kısa boylu, geniş omuzlu idi. Büyük başına nisbetle gözleri küçüktü. Seyrek sakalı beyazlamıştı. Yassı burnu ve biçimsiz yüzü, köklerinin damgasını taşıyordu. Akıllı ve kurnazdı. Tehdit ettiği yerin dışında başka bir yerden saldırırdı” “…bize ve diğer barbarlara çok tatlı ve leziz yemekler getirildi. Diğer İskitlere ve bize gümüş tabaklarda, Attila’ya ise tahta tabakta et getirmişlerdi. Her cihette mutedil ve kanaatkâr idi. Misafirlere altın ve gümüş kadehler verdiği halde onun kadehi tahtadan idi. Sırtındaki elbiseleri, ayakkabıları, kılıcının kabzası ve atının takımları askerlerininkinden hiç de farklı değildi. Buna karşı diğer İskit komutanlarının bu eşyaları altın ve kıymetli taşlarla süslü, göz kamaştırıcı idi. Kendisininki böyle değildi. Yalnız diğerlerinden daha temiz idi”[10] Attila’nın hayatı üzerine birçok eser[11] kaleme alındı

Geza Gordonyi “Tanrının Kılıcı” isimli eserinde Atilla’nın ölüm sahnesini ve defin işlemlerini  şu şekilde tasvir etmektedir:[12]Öğleden sonra Attilâ, büyük alanda kurulan gümüş yıldızlarla süslü siyah, ipek çadırdaki yüksek katafalka konuldu. Çadırın kenarları, halkın içeriyi görebilmesi için, yukarı kaldırılmıştı. Baş şamanlar katafalkın gerisinde siyah at kurban ettiler. Kör Kama, kayıp ruhlardan Attilâ’yı nasıl gömeceklerini sordu. Aldığı cevap şöyleydi : “Onu üçlü bir tabuta koyun. Birinci tabut güneş gibi parlayan altından olsun. Çünkü o Hunların güneşiydi. İkincisi: Kuyruklu yıldızın kuyruğu gibi beyaz gümüşten olsun. Zira o dünyaya yüz yıllarda bir görünen kuyruklu yıldızdı. Üçüncü tabut, çifte su verilmiş demirden olsun. Çünkü o çelik gibi kuvvetliydi.” Tabutlar hazırlanıncaya kadar büyük beyler, Attilâ’yı nereye götüreceklerini konuştular. Hunlar göçebe bir kavimdi, belki gelecek krallardan birisi milleti toplayıp, oğul veren arılar gibi, başka bir yere götürebilirdi. Yahut da muhtelif milletlerden birisi veya bir çapulcu ordusu altın isteyebilirdi. Yüz yıllar boyunca başka bir kuvvetli millet türeyerek tabutu gömülmüş olduğu yerden çıkartabilirdi de. İhtiyar Kama, göklerden gelen buyruğa göre şöyle söyledi:“Tisza (Tuna), ufak adacıklarla doludur. Bunların arasında dar bir yerdeki suyu boşaltın! Buraya derin bir mezar kazılsın, suyun yatağını genişletin, tabut buraya konulsun. Kral gömüldükten sonra, suyu yeniden yalağına salıverin. Zamanla bu yer hatıralardan silinir, tabutun üstünü de mil kaplar. Bu şekilde hiç kimse Attilâ’nın gömülü olduğu yeri bulamaz.[13]

Attila gibi büyük ve karizmatik bir liderin ölümünden sonra, Hun İmparatorluğu’na tâbi kavimler arasında çözülmeler baş gösterdi. Attila’nın ölümünden sonra tahta çıkan büyük oğlu İlek’in, babasının yerini dolduracak güç ve çapta olmaması ve kardeşler arasındaki çekişmeler de kavimlerin birbiri ardınca ayaklanmalarına sebep oldu. Hunlara ilk isyan bayrağını Gepid kralı Ardarik açtı. Bunun üzerine Tisa ırmağı boyunda yerleşen Rugiler, Tuna ile Tisa arasındaki Skirler, Hunimund ile Halarik idaresinde Hunlara hizmet eden ve Garam-Vâg ırmakları arasındaki bölgede yaşayan Quadlar da Hunlara karşı harekete geçti .Bu sırada Macaristan’daki Heruller ile iki Sarmat gurubu da Gepidlere katıldı. Attila’nın oğullarının yanında ise bugünkü Romanya topraklarında bulunan bazı kavimler, Rugia ve Skirler’in küçük bir bölümü, bazı Sarmat bakiyeleri ile Hunların en sadık müttefikleri olan Doğu Gotları bulunmakta idi. Böylece kısa sürede Avrupa’yı baştan sona fetheden, dünyaya korku salan Hun hâkimiyeti Attila’nın ölümüyle birlikte yine kısa sürede dağılmaya başladı.[14]

Kaynaklar

Ali Ahmetbeyoğlu,  Avrupa Hun İmparatorluğu, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk TarihKurumu Yayınları, Ankara, 2001.s.114.

Ali Ahmetbeyoğlu, Büyük Hun Hükümdarı Attila, Türkler ( Editör. Hasan C. Güzel ve ark), Cilt.1, Ankara, 2002.

Geza Gardonyi, Tanrının Kılıcı, Töre Devlet Yayınları, Ankara, 1974.

Gyula Nemeth, Attila ve Hunları, (Çeviren, Şerif Baştav), AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesi Yayınları, Ankara, 1982.

Manole Neagoe, Üç Bozkırlı (Atila-Cengiz Han-Timur), (Çeviren. Müstecip Ülküsal), Türk Kültürü Yayını, İstanbul, 1976.

Marcel Brion, Tanrının Kılıcı Atilla, (Çeviren. Füsun Dikmen)Tutku Yayınevi, Ankara, 2012.

Peyami Safa, Attilâ, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2010.

Wess Roberts, Hun İmparatoru Attila’nın Liderlik Sırları, ( Çeviren. Yakut Eren), İlgi Yayınları, İstanbul, 1989.

[1] Gyula Nemeth, Attila ve Hunları, (Çeviren, Şerif Baştav), AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesi Yayınları, Ankara, 1982. s. 160.

[2] Gyula Nemeth, a. g. e., s.95.

[3] Ali Ahmetbeyoğlu, Büyük Hun Hükümdarı Attila, Türkler ( Editör. Hasan C. Güzel ve ark), Cilt.1, Ankara, 2002,  s.902

[4] Wess Roberts, Hun İmparatoru Attila’nın Liderlik Sırları, ( Çeviren. Yakut Eren), İlgi Yayınları, İstanbul, 1989, s.70.

[5] Ali Ahmetbeyoğlu, a. g. m., s. 903.

[6] Ali Ahmetbeyoğlu, a. g. m., s. 906-907.

[7] Ali Ahmetbeyoğlu, a. g. m., s. 907.

[8] Ali Ahmetbeyoğlu, a. g. m., s. 914.

[9] Ali Ahmetbeyoğlu, a. g. m., s. 914-915.

[10] Ali Ahmetbeyoğlu, a. g. m., s. 915.

[11] Manole Neagoe, Üç Bozkırlı (Atila-Cengiz Han-Timur), (Çeviren. Müstecip Ülküsal), Türk Kültürü Yayını, İstanbul, 1976., Marcel Brion, Tanrının Kılıcı Atilla, (Çeviren. Füsun Dikmen)Tutku Yayınevi, Ankara, 2012., Geza Gardonyi, Tanrının Kılıcı, Töre Devlet Yayınları, Ankara, 1974. Peyami Safa, Attilâ, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 2010. vd.

[12] Geza Gardonyi, a. g. e. , s. 336.

[13] Geza Gardonyi, a. g. e. , s. 337.

[14] Ali Ahmetbeyoğlu,  Avrupa Hun İmparatorluğu, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk TarihKurumu Yayınları, Ankara, 2001.s.114.

*Yesevî Dergisi, sayı 237, 2013, s.,26-28.

İçerikler