Tarih

Üç Harflilere Dair: (1) Eski Çağ

l

Yazan: Mehmet Berk Yaltırık

“Hakirin aşk âleminde olduğum bir cumaertesi gecesi buradaki (Hasköy) Yahudi mezarlığı içinde “Gel taliim gel” diye seslendim. Gulyabani bir dev belirdi. Korkumdan “Ya Hafîz” ismiyle kaçıp bu İne Ayazma içinde o gece gizlenip bî-hûş olduğum maceram, inşaallah yerinde yazılır ki, yaratılmış bir kimsenin başına gelmemiştir.” Evliya Çelebi, Seyahatnâme’den

Okuyacağınız yazı bir makaleden yahut konuyu etraflıca ele alan bir monografi denemesinden ziyade cin inanışının geçmişten günümüze taşınması ve bazı söylencelerle alakalı yüzeysel bir incelemedir. Üç bölüm olarak planladığım yazıda ilk bölümde inanışın kökeni ve eski uygarlıklarla bağlantısını, ikinci bölümde Yahudilik ve İslamiyet’in etkileri ile İslam öncesi Türk inançlarını, üçüncü bölümde ise “Cin” inanışı ile ilgili kabulleri ele alacağım. İncelemenin sonuna hem dipnot olması hem de okuma tavsiyesi babında bir kaynakça da ekledim, son bölümde yer alacak.

Günümüzde öğrenci evlerinin, “define meraklılarının” toplandığı kahvehanelerin, herhangi bir yerli korku filmi seyirliğinin ortak noktası olan cinler yahut halk ağzıyla “üç harfliler”… Ülkemizdeki korku sineması ve kısmen edebiyatıyla ilgili tartışmalarda her ne kadar farklı “dehşet” arayışları olsa da “İnsanımız bunlardan korkar ancak!”denilerek sıklıkla gündeme gelen bir konu aynı zamanda.

ammutmisir

Yüzyıllara ve farklı coğrafyalara uzanan bir kültürden geldiğimizden “dehşet yelpazemizin” geniş olduğu su götürmez ancak “halkımız bunlardan korkuyor” tespiti folklor ve inanış açısından haklı. Osmanlı döneminde insanların “iyi saatte/sıhhatte olsunlar”, “sahip”, “pir,” “göze görünmezler” diye isim takması misali günümüzde de “üç harfliler”, “ters ayaklılar” (hatta bir ara “333” de deniliyordu) gibi isimlerle anılmakta olan bu varlıklara ve haklarındaki bir nice anlatıya, konuyla ilgili derlemeler yaptığım esnada sıkça rastladım. Kesin bir istatistiği olmasa da bu tür anlatıların ağırlıklı olarak öğrenci yurtlarında, kışlalarda ve define bulunduğuna inanılan yerlerde geçtiğine denk geldim. Artık herhalde ortalıkta pek ahşap ev kalmadığından “perili ev” anlatılarına nadiren rastlasam da altında yatır olan yahut bir şekilde büyü nedeniyle “tekinsiz” hale gelen evlerle ilgili rivayetler de saptadım. Konunun meraklılarına Gerisi Hikaye’nin “Cin”mevzusunu ele aldıkları 23. bölümünü tavsiye ederim:

Herkesin kulaktan dolma bilgilerle, memorat (anlatı) aktarımlarıyla bilgi sahibi olduğu bir mevzu “üç harfliler”. Referanslarına binaen birçok dönemden ve coğrafyadan geçtiği bilinen bu inancın izlerini takip ettiğimizde iki yer oldukça ön plana çıkmakta: Ortadoğu ve Orta Asya…

Ortadoğu’dan Orta Asya’ya…

İslam literatüründe göze görünmeyen varlık tasavvuru olan “cin”, kelime anlamı olarak Arapça’daki “örtünmek”, “örtmek”, “gizli kalmak” anlamındaki “cenn” kökünden türemiş bir isimdir. Tekili olan “cinnî” de “örtülü ve gizli olan şey”anlamındadır. İslam inançlarında terim olarak “duyularla idrak edilemeyen, insanlar gibi şuur ve iradeye sahip bulunan, ilâhî emirlere uymakla yükümlü tutulan ve mümin ile kâfir gruplarından oluşan varlık türü”dür. Farsça’dan gelme “peri” ve“dev-div” kelimeleri de anlam olarak “cin”i karşılar. Orta Asya’ya uzandığımızda ve çeşitli Türk halk inanışlarına baktığımızda da “iye”, “sahip”, “izi” daha eski dönemden “yel”, “çıwı” gibi tabirler karşımıza çıkar.

Burada bir noktayı belirtmek gerekir ki; İslam inançlarındaki “cin” motifi, yukarıda bahsi geçen “iye”, “sahip” gibi Türkistan, Azerbaycan veya Anadolu halk inançlarındaki “cinlerin” eski motifiyle aynı değildir. İslami dönemden itibaren “cin” ya yerli Türk halklarındaki ruhların genel adını ifade etmiş ya da ayrı bir varlık türü olmuştur. Ancak bunlara ve inanışa değinmeden önce, ortaya çıkışından ve temas noktalarından bahsedilmelidir. Bunun için ilk bakılması gereken yer tarihin tozlu sayfalarına karışmış Mezopotamya uygarlıklarıdır…

“Çöle Git!”

Halk arasında özellikle “define söylenceleri” üzerine konuştuğunuzda bazı kabuller ve inanışlara denk gelebilirsiniz. Bunlardan en geçerli olanlarından biri; bu işlerle uğraşan kimselerin bilmeseler de belli bir önem atfettikleri Süryani dilidir. Hala konuşanları olan (Ortadoğu başta olmak üzere pek çok ülkede kiliseleri ve cemaatleri vardır) bu dile nedense kayıp ve ezoterik bir dil gözüyle baktıklarını ve cinlerle, büyülerle alakalı uygulamalarla (papaz büyüsü vb.) ilişkilendirdiklerini fark edersiniz. Bunun nedeni İslami literatürdeki büyü ve büyücülükle ilgili metinlerin Süryanice kitaplara (bunların içerisinde tıp metinleri de vardır) dayanmasıdır. Bu nedenle bu dilin “sırlı esrarlı” bilgilere haiz olduğuna dair bir kabul söz konusudur.

Bu bağdaştırmanın nedeni Asurca, Keldanice ve Aramice arasındaki bağıntılarla ilgilidir. Eski dünyanın tıp başta olmak üzere pek çok konularda kaleme alınmış eserleri (bu Süryanice eserlerin büyük bir kısmı Beyt-ül Hikme’de Abbasiler döneminde Arapçaya çevrilmiştir) bir anlamda daha eski dönemlere uzanan bir köprü vazifesi görmüştür. Zaten tarihi coğrafya açısından bakıldığında, hiç bilgi sahibi olunmasa bile eski büyü, cin vb. inanışlarıyla ilgili olarak ilk bakılacak yerin, mantıken yazının ortaya çıktığı bölgede aranması gerekmektedir. Bu ipucu bizi Asur ve Babil dönemlerinin de ötesine Sümer dönemine kadar götürebilir.

asurbabil

Eski Asurluların ve Babillilerin inanışlarına (mitolojilerine) bakıldığında kötü ruh ve cin inanışının mevcudiyeti görülmektedir. Babil literatüründeki cin ve kötü ruh inanışlarına ilişkin kelimelere bakıldığında Sümer dilinin etkisi göze çarpmaktadır. Asurlular döneminde gerekli ayin yapılmadığı için huzur bulamayan ve canlılara musallat olan “edimmu”adlı ruhları, Sümer dönemindeki “utukku”yla benzerlik göstermektedir. Bu inanışlar da genellikle bu musallatlara karşı insanların uygulaması gereken tedbirlerden bahsedilmesi nedeniyle yazıya aktarılmıştır. Asurlular başta olmak üzere diğer Sami kökenli kavimlerde pek çok cin türü söz konusudur.

Mesela yukarıda bahsettiğim “utukku”ların çölde tuzak kurup insanlara musallat olduklarına, denizlerde, dağlarda ve mezarlıklarda yaşadıklarına inanılmıştır. Cinsiyeti olmayan cinler olan “gallu”lar, gizlice dolaşıp insanlara tuzak kuran “rabisu”lar, hayli tehlikeli sayılan dişi cinler olan “labartular” bunlardan birkaçıydı. Özellikle çocuklara musallat oldukları için onlara tılsımlı tabletlerden muskalar asılmıştır. Bunlar haricinde bir de yarı insan özellikleri taşıdıklarına inanılan cinlerden bahsedilmektedir. Canavar olarak tasvir edilen bu cinlerden erkek olanlarına “lilu”, dişi olanlara da “lilitu”, “ardat lili” adları verilmiş, her biri kendi içerisinde ayrı bir tür olarak kabul edilmiştir.

anzu

Değindiğim yazılı kaynaklar meselesini de açıklığa kavuşturmalı, bahsettiklerim kil tabletlere kazınmış dualardır. Bunların bir kısmı hem Sümer hem de Akkad dilinin (Babil lehçesi ve Asur lehçesi Akkad dilinden çıkmadır) aktarıldığı önemli bir kaynaktan gelmedir. Ninova kazılarında ortaya çıkartılan Kral Asurbanipal’in kütüphanesinde (Irak’ta, Musul yakınlarındaki Koyuncuk’ta) Keldani büyücülüğünün köklerine ilişkin Akkad’lara ait üç önemli büyü kitabı bulunmuştur. Bunlardan ilki “Lanetli Ruhlar” adını taşımakta olup cinlerle hayaletlerin saldırılarından korunma, cin kovma uygulamalarından bahsetmektedir. Bir kısmı bulunamamış ikinci kitabın bir tıp çalışması, üçüncünün ise çeşitli tanrılara yazılmış dualar ve şiirlerden oluştuğu bilinmektedir. Kral Asurbanipal’in meşhur kil tabletlerden oluşma kütüphanesinden (meşhur Gılgamış Destanı’nın da bulunduğu yer) çıkma bu eserlerde, koruyucu formüllerinden (dua, sihirli sözcük) birisi şu şekildedir: “Lanetli cin gitsin! Onlar (cinler) birbirini tutsun! İyi cinler, iyi devler (hastanın) bedenine yerleşsin! Göklerin ruhu çağır onu! Yeryüzünün ruhu, çağır onu!”

Sümerlerin bu inanışa sadece kelimeler bazında değil şeklen de yön verdikleri belirtilmeli. Mesela Sümerlerin egzorsizm yani kötü ruhların musallatına yönelik ayinlerinde kullandıkları “Edin na zu” tabiri “Çöle git!” anlamındadır. Buradaki “çöl” vurgusunun, çöllerin kötü ruhların ve cinlerin mesken tuttuğu yerler olduğuna dair inanışın temelini oluşturduğu söylenebilir. Araplarda çöllerde gezinen gulyabani metaforu, Hz. Süleyman’ın çöllere hapsettiği kâfir ifritlere ve cinlere dair söylenceler gibi. Bu durum aralarında doğrudan bir bağlantı olmasa da, Eski Mısır’da kötülükle ilişkilendirilen Tanrı Seth’in “Yukarı Mısır’ın” yani güney bölgelerinin tanrısı olarak kabul edilerek çöl ve fırtınalarla ilişkilendirilmesi anekdotunu akıllara getirmektedir.

Ancak şöyle bir farklılık vardır; Eski Mısır inancında Asurlular ve Hintlilerdeki gibi birden fazla türde ve insan azmanı olarak tasvir edilen cinler yoktur. Bir diğer benzerlik Arap inançlarındaki cinlerin hayvan kılığına girmesi örneğinde olduğu gibi Mısırlılarda da cinlerin yabani hayvan, yılan, kertenkele, siyah vücutlu insan, timsah, maymun ve kuş şeklinde olduklarına dair inanıştır. Eski Mısır’da inanış gereği cinler insanları delirtebilir, büyücülerin çağrısıyla insanları korkutabilirler ve pek çok canlıya zarar verebilirler.

Eski dünyanın cin inanışları söz konusu olduğunda dikkatleri çeken bir diğer örnek eski İran kültürüdür. Yeni inanışın, eski inanışın tanrılarını şeytan ilan etmesi misali, İran’da Zerdüştlük inancıyla birlikte eski İran’ın “deva” adlı tanrıları cin sayılmıştır hatta Zerdüşt cinleri sakinleştirmek için kurban kesilmesini yasaklamıştır ki, eski dünyada tabiatüstü güçleri sakinleştirmek için kurban (günümüzde bile evin perilerini sakinleştirmek için şerbet dökülmesi şeklinde bir inanış vardır) veya adak gibi uygulamalar göze çarpar.

Eski İran inanışlarına ilişkin çivi yazısıyla yazıldığı bilinen Eski Farsça’ya dayanan Pehlevî (Orta Farsça-Sasaniler dönemi) dilinde ve alfabesinde yazılmış dini metinlerde, cinler ve zararlı hayvanların kötülük tanrısı Ehrimen-Angramainyu tarafından yaratıldığı ifade edilir. Burada da cinlerin belli sınıflara ayrılması söz konusudur. Eski İran inancının cinleri erkek olarak kabul edilir, drujadan gelen dişi cinler vardır. Şiddet, hırsızlık ve şehveti temsil eden baş cin Aesma’dır. Cinlerin kirli ve karanlık yerleri, mezarlıkları ziyaret ettiklerine (günümüzdeki cin inanışlarında da onlara ait olarak görülen mekânların pek değiştiği söylenemez ancak buna konunun ilerleyen safhalarında değineceğim) inanılır. Zerdüşt inançlarında tanrı Ohrmazd-Hürmüz (eski adıyla Ahura Mazda) karanlığı temsil eden Ehirmen’i yendiği savaşta cinler de yer alacaktır.

sumer

İran’ın eski efsanelerinin yer aldığı meşhur Firdevs-i Şehnâme’de bahsi geçen Dahhak, Zerdüşt efsanelerinde de Azhi Dahaka adıyla geçmekte olup (Hint kökenli olduğu düşünülür) omuzlarında çıkan iki yılanla tasvir edilen (her ne kadar insan olduğu ifade edilse de ejder görünümlü insan veya insan vücutlu ejderha olarak tasvir edilmektedir) bir tür “cinnî dev”dir. Pers literatüründe “Azdaha” adıyla anılmakta olup bugün dilimize de girmiş olan “ejderha” kelimesinin çıkış kaynağıdır. (İran inançlarında “Az” isminde şehveti temsil eden bir dişi cin de vardır) Zerdüştlerin kutsal kitabı Zend Avesta’da Dahhak, ejderha gibi tasvir edilmekte olan, Babil diyarında eski İran tanrıçalarından Aredvi Sura Anahita’ya tapan biridir. Başka metinlerde Babil’de büyü ile uğraşarak insanları baştan çıkarmaya çalıştığı ve efsanevi İran krallarından Feridun tarafından yenilgiye uğratıldığı yazılmaktadır. Zerdüşt inancına karşılık “batıl olan dinin” kurucusu sayılan Dahhak aynı zamanda kadim çağlardan Zerdüşt zamanına dek İran’ı yöneten efsanevi İran kral hanedanı olan Pişdadîlere de (Pişdâdiyân) dâhil edilmiş, zalim bir idareci olarak kabul edilmiştir.

Halen kullandığımız Farsça’daki “perî” kelimesi de Zend Avesta’nın farklı bölümlerinde “pairika” (büyü yapan, büyüleyen kadın), parik/parig şeklinde geçmektedir. Buna göre “pairika” kovulmuş, kötücül bir yaratıktır. Eski İran efsanelerinde “güzel ve şeytani” kadın şeklinde tasvir edilmektedir. Pairika zamanla kötülükle ilişkisini kaybederek “huri” misali (Farsça’da “melek” anlamındaki “perişte”-“ferişteh”-“firişte” tabirinden görülebileceği gibi) güzelliğin simgesi haline gelmiştir. Arapların “ferî” şeklindeki telaffuzu batı dillerine “fairy” olarak geçmiştir.

genni

Günümüzde de peri kelimesi “perili” tabiri haricinde güzellikle bağdaştırılan, güzelliği ifade eden bir kelime olarak kullanılmaktadır. Kitab-ı Mukaddes’te (İncil, Tevrat ve Zebur içerisinde) ve Kur’an’da “peri” kavramı geçmemektedir ancak halk inançlarında kendisini göstermiştir. Mesela Araplar arasında Hz. Süleyman ile ilgili bahislerde yer bulan meşhur Saba Melikesi Belkıs, “peri soylu” olarak kabul edilmektedir. Yine eski İran inançlarına geri dönersek perinin karşıtı olarak çirkin ve kötü yaratılışlı, viraneleri mesken tutumuş “dev” (dîv) tabirini görürüz.

İran inanışlarının üzerinde durmamın bir sebebi var. İslamiyetten önce bir başka inanışa tesir eden bu inanışlar, “düalist”anlayış çerçevesinde bir “kötü ruh-kötü cin” anlayışının doğmasına neden olmuştur. Bu noktada Yahudi inançlarına ve sonrasında Arap inanışları üzerindeki etkisine değinmek gerekmektedir ki; haftaya ele alacağım konu da bu olacak. Ayrıca İslam öncesi Türk inançlarına da gelecek bölümde değineceğim…