Arkeoloji DÜŞÜNCE

Cinselliğin Arkeolojisi III: Eski Çağ’da Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Kadın

140050997

Çoğu zaman birbirlerinin yerine kullanılmakla birlikte cinsiyet (seks) ve toplumsal cinsiyet (gender) birbirinden farklı kavramlardır. Biri biyolojik diğeri kültürel içeriklidir. R. W. Connel söz konusu durumu şöyle ifade eder: “…Biyoloji, eril ve dişil insanlar arasında kesin bir farklılık kurar ama bu, toplumsal yaşamın karmaşıklığı açısından yetersizdir. Dolayısıyla eklemelerde bulunularak geliştirilmesi gerekir. İşte bu nedenle toplum, cinsiyetler arasındaki ayrımı kültürel olarak ayrıntılandırır…”. Bu bağlamda cinsiyet (seks) kavramı kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarını ortaya koyan bir kavramken toplumsal cinsiyet (gender) birey olarak kadın ve erkeğe kültür tarafından yüklenen anlam, görev ve sorumlulukları karşılamaktadır. Toplumsal cinsiyet biyolojik farklılıklara da işâret etmekle birlikte kadın – erkek arasındaki denk olmayan güç ilişkilerini de belirler. Bu fark târih boyunca kimi istisnaları olmakla birlikte kadına erkek cinselliğinin dizginlenmesi gibi toplumsal(!) bir rol verirken aynı görevi gayrı meşru ilân etmek gibi tuhaf bir dilemmayı, sosyal bir ikiyüzlülüğü de içermiştir.

Târih boyunca toplumsal cinsiyet yaratıcı gücün erkeğe âit olduğu inancını sosyal bir kabul olarak dayatmıştır. Bunun kökeni Hindistan’ın Veda metinlerine kadar gitmektedir. Benzer bir inanç da kadının toplum hayâtındaki olumsuz rolüne ilişkin mitlerle Antik Yunan dünyâsında da kendine yer bulmuştur. Pandora efsânesi bu bağlamda ele alınabilecek kusursuz bir formülasyonu edebî açıdan yansıtan ideal bir örnek oluşturmaktadır. Antik toplumların kadına biçtiği rol genellikle belli bir dönem boyunca olumlu ve öncü niteliklidir. Bu dönem, özellikle yazı öncesi uzun zaman dilimi boyunca kadını bereketin, doğurganlığın, hayâtın sihirli ve anlaşılmaz, saygı uyandıran bir öznesi olarak kutsar ve yüceltir. Ta ki erkek, doğum olayında kendi rolünü anlayana ve yerleşik hayâta geçişle birlikte mülkiyet kavramının ortaya çıkması sonucu savunma ve savaşma güdülerinin erkeği öncü durumuna geçirmesine kadar…

ana-tanrica1Kadının yüksek bir toplumsal statüye sâhip olduğu zamanlarda kimi mimârî uygulamalar da kendisinden ilhâm alınmak sûretiyle ortaya çıkıyordu. Campbell bunu bazı tapınaklardan bahsederken şu şekilde ortaya koyar: “Obeid’deki Ninhursag’a, Khafajah’daki İnanna’ya adanmıştır. Ötekilerin ilahları bilinmiyor. Ve külliyelerin üçü (Obeid, Khafajah ve Uqair’dekiler) iki yüksek duvarla çevrilidir; duvarlar dişi cinsel organları çağrıştırır biçimde ovaldir. Ana tanrıçaya adanan Hint tapınaklarında iç odanın dişilik organını temsil eden biçimde oluşu gibi, bu tapınaklar da doğanın üretici gücünü dişinin hamilelik ve emzirme yeteneklerine benzeten simgelerdi.”  Klasik uygarlığın uygulamaları ise daha çok erkek bedenine dönüktü.

Bugün ilkel topluluklarda kadına atfedilen değere ilişkin kuramsal tartışmalar farklı boyutlarda da ele alınabilmektedir. Bazı bilimciler Ana Tanrıça heykelciklerinin o dönemin porno endüstrisine ait objeler olabileceğini de savlamıştır. Ayrıca Çatalhöyük’teki eril figürinler bir baba tanrı inancının da söz konusu olabileceğini düşündürmüştür. Yine de sosyal bilimler kadının çok eski çağlardaki rolüne ilişkin henüz bildiğimiz şeylerin aksini söylemeye başlamamıştır diyebiliriz.

Bununla birlikte Klasik uygarlığın kadına bakışıyla günümüz kadınının toplumsal konumu arasında temel bir fark bulunmadığını söyleyebiliriz. Toplumsal hayâtın başlangıç aşamalarında cemiyetin öncüsü ve güdücüsü olan kadın, Klâsik Çağlarda, toplumsal cinsiyetin temel dinamiklerinin oluştuğu bir vasatta, erkek cinselliğinin hoyratça kullandığı bir meta hâlini almıştı. Genel olarak fâhişelikle ilgili Antik Yunan ve Roma uygulamalarını ele almadan kısaca kadının bu uygarlıktaki diğer toplumsal rollerinden bahsetmek faydalı olacaktır.

Homeros’un dünyâsında kadınların saygın bir yeri olmadığı – Penelope’ye rağmen – rahatlıkla söylenebilir. Athena Telemakhos’u babasının izini bulması için sevk ettiği Menelaos’un yanından artık dönmesini isterken şöyle salık vermeyi de ihmâl etmez:

“Haydi, git, gür sesli Menelaos’a söyle,
seni göndersin de kavuşasın kusursuz anana.
Bir yandan babası kışkırtır onu, bir yandan kardeşleri,
kışkırtırlar Eurymakhos’a varsın diye,
ağırlığı en çok talipler arasında o artırır çünkü.
Evinden bir mal götürülmesin sakın haberin olmadan,
bilirsin, göğsünde nasıl bir gönül taşır kadın:
Yararlı olmak ister yeni vardığı erkeğin evine,
ölen kocasını ve ondan olan çocuklarını unutur,
ne şöyle bir anar onları, ne de ilgilenir onlarla.”

Kadının Antik Yunan’da hiçbir yasal yetkisi yoktur. On beş yaşından itibaren babası tarafından evlendirilebilir. Asla bir mal edinemez. Eğitimi daha çok ev işleriyle ilgilidir. Nâdiren dışarı çıkar; dinsel bayramlarla aile bayramlarına gidişi dışındaki ev çıkışlarında kendisine hep eşlik edilir. Toplumsal yaşama ancak bu şekilde festival, doğum, ölüm gibi olaylarla katılabilen kadın “oikos”un sürekliliğini sağlamak sûretiyle göreceli bir saygı da görmüştür. Koca / baba, “kyrios” (efendi) sıfatı ile tüm aile üzerinde otoriteye sahiptir. Kadınlar ömürleri boyunca bir kyrios’un velâyeti altındadır. Bu çağda kadınlar küçümsenmiş, doğurmak ve ev işi yapmaktan başka bir işe yaramayan varlıklar olarak benimsenmiş ve toplumsal alanda güçlü kişisel bağlar ve anlamlı ilişkiler salt erkeklere özgü kılınmıştır.

Aristoteles de kadın – erkek arasındaki eşitsizliğe erkek lehine vurgu yapar. Atina’da kız çocuklarının küçük yaşta okuma yazma öğrendiğine işâret eden göstergeler varsa da hiçbir zaman oğlanlar gibi eğitim almadıkları kesindir. Çünkü erkekler kadınların okuma yazma öğrenmelerine karşıydılar. Ksenophon evlilik yaşına gelmiş kızların câhilliğinden yakınır ve kocaları tarafından eğitilmeleri gerektiğini söyler. Platon ise bu durumu kadınların erkeklere nazaran daha az yetenekli olmasıyla açıklar. MÖ. 600’lere ait Lokris’teki Zaleukos yasalarında kadınlara birtakım haklar tanınmakla birlikte belli başlı şartlar koşulmuş, aksini yapanlar ise hetaira olarak tanımlanmıştır. Eski Yunan’da kadının bağımsızlığı Hellenistik Çağ’la birlikte gelişmeye başlamış, daha önce hiç görmediğimiz veya çok ender gördüğümüz rollerde – filozof, bilim adamı, sanatçı – olarak sosyal hayâta girmişlerdir. Antik Yunan’da tıpkı Roma’da olduğu gibi yasal eşler zevk almak için değildir. Demosthenes “zevk için hetaira’larımız, günlük ihtiyaçlarımız için câriyelerimiz ve bize meşru çocuklar verip ev işleriyle ilgilenmeleri için de karılarımız var” diyerek bu sosyal anlayışa vurgu yapmıştır. Bu fâhişelerin çok sayıda vazo resminde tasvir edildiğini görmekteyiz.

Eski Roma’da da ailenin reisi, yani pater familias’ı, baba idi. Baba, başında bulunduğu hem kişileri hem de mal ve mülkleri, ayrıca hayvanları, köleleri ve yanaşmaları da içine alan Latince familia denen aile üzerinde her türlü yetkiye, yani patria potestas’a sahipti. Bu durum ünlü On İki Levha Yasaları’nda da ortaya konulmuştur. Ayrıca patria potestas’ın yetkileri arasında, kız ya da erkek, doğan çocuk üzerinde yaşam ve ölüm hakkı (ius vitae necisque) vardı. Dolayısıyla eski Roma uygulamalarında da kadının özel bir önemi olmadığını söylemek yanlış olmaz. Roma’da gerek Cumhuriyet idaresi ve gerek erken imparatorlukta  yeni mevcut yasaların konulmasına karşın, toplumda, daha eskiye uzanan Krallık dönemi kuralları geçerliydi. Buna göre, kadın ahlaki bir suç işlediğinde, mahkeme değil, aile içi özel bir gelenek-kanuna bağlıydı; kadına ceza verme konusunda babalar, kocalardan önceliğe sahipti. Bununla birlikte özellikle M.Ö. 3. yüzyıldan itibaren Roma’nın art arda savaşların içine girmesi nedeniyle babaların ve kocaların uzun süre aile ortamından uzakta olması ve çoğunun savaş nedeniyle hayatını kaybetmesi, Roma kadınının kendi yetkisini ele geçirmesinde en etkili sosyal dönüşümü oluşturmuştur. Augustus döneminde yapılan Lex Iulia ve Lex Poppaea yasalarıyla erkeğin kadın üzerindeki cezalandırma yetkisi nisbeten azaltılmıştır. Roma târihi boyunca pek çok etkili kadın çıkmasına rağmen kadının genel olarak durumunun pek de iç açıcı olmadığı ortadadır. Öyle ki Romalı bir erkeğin yasal karısından zevk alması dalga konusu edilirdi.

Sosyal açıdan oldukça yetersiz bir durumda olan kadının “dünyânın en eski mesleği” olarak
tâbir edilen ve bu sosyal yetersizlikler içinde ayrı bir sosyal çöküşü ifâde eden fâhişelik açısından
durumunu ele almak için kavramın nereden nereye geldiğini ve nasıl bir içerik değişikliğine uğradığını
kavramamız gerekmektedir. Bu bağlamda gözümüzü Ön Asya toplumlarına çevirmek faydalı
olacaktır.

Arkeolog Göktürk Ömer Çakır

Cinselliğin Arkeolojisi Yazı Dizisi

Yorumla

Yorum yazmak için buraya tıklayın...