DÜŞÜNCE Tarih

İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Türk-Alman İlişkileri

2z4lgt2

İkinci Dünya Savaşı Öncesi Genel Durum

Birinci Dünya Savaşı sonrası yenilen devletler çok ağır antlaşmalar imzalamaya mecbur edildiler. Bu yüzden yenilen devletler geçmişten gelen kinle besleniyor ve hızla büyümek istiyorlardı. Almanya ve İtalya Birinci Dünya Savaşından çok ağır yara alarak çıkan devletlerdi. İmzaladıkları ağır şartlar içeren anlaşmaların telafisi için saldırgan politika izliyorlardı.

İtalya 1935’te Habeşistan’a saldırıp bu toprakları sömürgesi haline getirmişti. 7 Nisan 1939’da da Arnavutluk’u işgal etti. 12 Adaları elinde bulundurması sebebiyle zaten karasularımız içinde olan İtalya bir de Akdeniz kıyılarımızda hak iddia eden demeçler veriyordu. Tabii olarak Türkiye bu durumdan rahatsız ve endişeliydi.

Almanya ise 1938’de Avusturya’yı ilhak etti. Ardından Çekoslovakya’dan toprak talep etmeye başladı. İngiltere, Fransa ve İtalya; Almanya ile Münih’te bir konferans yaptılar ve Çekoslovakya’nın Südet bölgesi Almanya’ya verildi. (29 Eylül 1938) Ancak 15 Mart 1939’da Almanya tüm Çekoslovakya’yı işgal etti.

Numan Menemencioğlu
Numan Menemencioğlu

1938 yılı 1-7 Temmuz tarihlerinde, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Numan Menemencioğlu aracılığı ile Türkiye Almanya’nın izlediği dış politikadan dolayı duyduğu rahatsızlığı Almanya’ya bildirdi. Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop statükocu güçlere karşı Türkiye’nin Almanya ile birlikte mücadele etmesi ve işbirliği içinde olması gerektiğini bildiren cevabına Türkiye kesin bir dille ret cevabı verdi.

Türkiye İkinci Dünya Savaşı süresince silahlı çatışmalara girmekten kaçındı ve tarafsızlığını korudu. Zaten içinde bulunduğu sosyo-ekonomik durum yeni bir dünya savaşına girmek için elverişsizdi. Türkiye’nin başındaki yöneticiler Birinci Dünya Savaşının yıkımını yakından görmüştü. Bu tecrübeleri neticesinde yeni bir dünya savaşına girmekten fevkalade kaçınmışlardır. Üstelik askeri teçhizat ve teknoloji bakımından Türk ordusu yetersiz bulunmaktaydı. Hava ve Deniz Kuvveleri çok zayıftı. Buna rağmen mihver devletleri (Almanya, İtalya) ve müttefikler (Fransa, İngiltere) Türkiye’yi kendi saflarında savaşa sokmak istiyordu. Türkiye Birinci Dünya Savaşından sonra yenilen fakat istediklerini tüm dünyaya kabul ettiren bir devletti. Mevcut durumundan memnun olduğu için savaş dışında kalmayı amaç edindi ve bunu başardı.

İkinci Dünya Savaşının Başlaması ve Türk-Alman İlişkileri

İsmet İnönü
İsmet İnönü

1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesi nedeniyle İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan etti. Bu İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı anlamına geliyordu. Almanya, Sovyet Rusya’ya Polonya’yı paylaşma ve saldırmazlık anlaşması teklif etti. Sovyetler bu teklifi kabul etti. (23 Ağustos 1939) Bu tarihten sonra Türkiye dış politikada Alman ve Sovyet tehdidinden devamlı şüphelenecektir. Almanların ‘’Hayat Alanı’’ teorisini açıkça uygulamaya başlamaları ve balkanlara kadar gelen ilerleyişi Türkiye’de gerilime neden oldu. Hayat alanı teorisinin nereye kadar uzanacağı Türkiye açısından merak konusuydu. Almanya Balkanlara kadar gelmişti ve Türkiye, Nazi Almanya’sını ciddi bir dış tehdit olarak algılıyordu. İtalya’nın Arnavutluk’u işgali (1939) ve Almanya ile ittifak halinde Balkanlarda yayılması Türkiye’yi çok rahatsız etmiştir.

19 Ekim 1939’da Türk, Fransız ve İngiliz üçlü ittifak anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre:

  • Türkiye’ye bir Avrupa devleti saldırır ve savaş çıkarsa, Fransa ve İngiltere Türkiye’ye yardım edecekler;

  • Bir Avrupa devletinin saldırması nedeni ile savaşa tutuşulursa, Türkiye bu iki devlet hakkında yansızlık güdecek;

  • Bu anlaşmanın uygulanması sonucunda taraflar savaşa girecek olurlarsa, ancak birlikte savaştan çekilecek ve birlikte barış anlaşması imzalayacaklardı.

Daha sonra bu anlaşmaya ek olarak, Türkiye’nin bu anlaşma ile altına girmiş olduğu yükümlülükler hiçbir zaman Türkiye’yi Sovyetlerle bir anlaşmazlığa sürüklemeyeceği şartı eklendi. Bu sayede Türkiye, Sovyetlerle Almanlar dost olduğu sürece savaşa girmeyi reddetti.

350px-fasizm_turkiye

1941 yılının baharında Türkiye, Almanların balkanlarda ilerlemesini kaygı ile izliyordu. Nisan ayına gelindiğinde Yunanistan, Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya Alman birlikleri tarafından tamamen işgal edilmişti. Türkiye savaşmak istemeyen tarafsız bir ülke olsa dahi dışarıdan saldırı alabilirdi. Almanların Ortadoğu’daki emelleri dolayısıyla stratejik bir konuma sahipti. Savaş ihtimali olduğu için Türkiye Trakya’ya asker yığdı ve gerekli önlemleri aldı. Buna karşılık 4 Mart 1941’de Hitler, İnönü’ye şahsi bir mektup yazarak, Bulgaristan’a yapılan saldırının hiçbir surette Türkiye’ye yönelik olmadığını, tamamen Yunanistan’da bulunan İngilizlere karşı bir hareket olduğunu ve Bulgaristan’da bulunan birliklerine Türk sınırına 60 km’den daha fazla yaklaşmamalarını emrettiğini bildirdi.

Bu safhadan sonra Almanya’nın Türkiye’de bulunan büyükelçisi Von Papen Türkiye’yi Mihver devletler tarafına çekmek için Sovyetler Birliğinde ve Kafkaslarda bulunan Türk bölgelerinde toprak kazanmayı vaat etmiştir. Enver Paşa’nın kardeşi olan Nuri Paşa bu mevzuyu konuşmak için Berlin’e gitmiştir. Fevzi Çakmak ise Türk bölgelerinde Türklerin devlet kurabilmesi için Türkiye’den sivil Türklerin Almanya’ya gidebileceğini düşünüyordu. Ancak bu fikirleri Türkiye benimsememiştir.

Almanlar Türkiye ile imzalanacak olan saldırmazlık paktına razı oldu. Çünkü hiçbir şekilde silah yardımları ya da toprak vaatleri ittifak yapmak için Türkiye’yi ikna etmeye yetmiyordu. 18 Haziran 1941’de 10 yıl geçerli olmak üzere Türk-Alman dostluk ve saldırmazlık anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre; iki hükümet birbirlerinin toprak bütünlüğüne riayet edecekleri ve birbirlerine doğrudan ya da dolaylı yoldan yöneltecekleri herhangi bir hareketten kaçınacaklarını kabul ettiler.

Ancak yine de Türkiye bu anlaşmanın uzun vadede bir anlam etmeyeceğine inanıyordu. Çünkü Hitler yaptığı her önemli uluslararası anlaşmayı bozmuştu ve istediği an bu anlaşmayı da yok sayabilirdi. Nitekim Anlaşma imzalandıktan sadece 4 gün sonra, 22 Haziran 1941’de Alman ordusu Sovyetler Birliğine saldırdı. Ankara’da bulunan İtalyan büyükelçi de Peppo’nun da dediği gibi “Türklerin ideali, son Alman askerinin, son Rus cesedi üzerine düşmesiydi.

Clodius Antlaşması (18 Ekim 1941)

Türk-Alman ilişkilerinde ticaret çok önemli bir yer tutuyordu. 1939 yılında Türkiye’nin ihraç ürünlerinin en büyük alıcısı ve Türkiye’ye en çok ürün satan Avrupa ülkesi Almanya idi. Çelik yapımında çok gerekli bir madde olan krom hem Almanlar hemİngilizler için hayati değer taşıyordu. Almanya’nın kendi kaynakları yoktu. Türkiye ise 1939’da dünya krom ihtiyacının %16’sını karşılıyordu. İngilizler, Almanya’nın Türkiye’den krom almasını engellemeye çalışarak Almanya’nın savaş gayretine zarar vermek istiyordu. Bu sebeple Türkiye ile İngiltere 1939 yılının Ekim ayında 2 yıl süresince yılda 200.000 tonluk krom anlaşması imzaladı. Bu miktar Türkiye’nin ürettiğinden fazlaydı. İngilizler böylece Almanları krom piyasasından uzak tutmak istiyordu. Ancak Türkiye, Almanya’ya krom satmazsa, Almanya Türkiye’nin diğer mallarını almak istemeyebilirdi. Türkiye bu sebeple İngiltere’ye diğer mallarını da almasını talep etti. Bunun üzerine İngiltere yılda sadece 50.000 ton krom almayı taahhüt etti. Türkiye 1940 yılında Almanya ile yaptığı ticaretten kromu çıkarmıştı. Ancak Almanya’nın kroma ihtiyacı vardı. Türkiye de krom satmayarak Almanya’yı tahrik etmek istemiyordu. Krom satın alabilmek için Almanya’dan Karl Clodius ve ekibi görüşme yapmak için Ankara’ya geldi. 18 Ekim 1941’de Türkiye ve Almanya yeni bir ticari anlaşma imzaladı. Bu anlaşma Karl Clodius’tan dolayı Clodius Anlaşması olarak bilinir. Yeni anlaşmaya göre Almanya 1943 yılında en fazla 90.000, 1944’te ise 45.000 ton krom alçaktı. Türkiye ise Almanya’dan askeri ve diğer malzemeleri temin edecekti.

İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Alman İstihbaratının Türkiye’deki Faaliyetleri

Almanya, Sovyetleri yenmek ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki nüfuzunu sona erdirmek için Türkiye’yi kendi çizgisinde tutmak azmindeydi. Türkiye üzerinde Alman nüfuzunu tesis edebilmek için çeşitli faaliyetlere geçtiler. Almanya’nın faaliyetleri özetleşunlardır: Türk öğrencilerinin Almanya’da eğitim almalarını sağlamak, Türkiye’de eğitim gören öğrenciler arasında Alman propagandası yapmak, Türk eğitim sistemine nüfuz etmek ve basın yayın üzerinde nüfuz kurmak.

Türkiye’nin bilim adamlarına duyduğu ihtiyacı fark eden Almanya, Türkiye’ye bilim adamları göndererek Türk eğitim kurumlarına nüfuz etmeye çalıştı. Bu bilim adamları Almanya’dan gelmeden önce nasıl Nazi taraftarı kitleler yaratabileceklerine dair eğitim görerek Türkiye’ye geliyordu.

Nazi propagandası yapan Alman hocalar Ankara Yüksek Ziraat Fakültesi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ile teknik okullarda yoğunlaştı. Türkiye’de çok sayıda Alman hocanın çalışması, Türk öğrencilerinin yabancı dil olarak Almancayı seçmesine neden oldu. Sonuç olarak Türkiye’de Almanca öğretmeni ihtiyacı arttı. Bu da Nazi Almanya’sına Türkiye’ye propaganda elemanları göndermek için fırsat yarattı.

Alman elçiliği, birçok okulun kütüphanesini zenginleştirmek için kitap yardımlarında bulundu. Ancak bu kitaplar daha çok resimlerle süslenmiş propaganda kitaplarıydı. Ayrıca Almanların denetimi altında bulunan yayın organları mevcuttu. Bu yayın organları Almanca, Fransızca ve Türkçe olarak basılıyordu. Beyoğlu Dergisi, İstanbul Dergisi, Türkische Post bunlardan bir kaçıdır. Bu yayınlar Alman ordusunun kahramanlığı ve silah gücü ile alman ekonomi ve sanayisinin üstünlüğünü ve Türk-Alman dostluğu gibi konuları işliyordu. Cumhuriyet gazetesi Almanya’nın sözcüsü gibi yayın yapıyordu.

Sonuç itibarıyla 1941’in başlarıyla 1944 yılı ortalarına kadar Alman istihbarat ve propaganda faaliyetleri Türkiye’de etkili oldu. Lakin Türkiye, Almanlar başta olmak üzere İkinci Dünya Savaşı boyunca ülkede faal olan tüm yabancı istihbarat faaliyetlerini yönlendirmeyi başardı.

Türkiye’nin Almanya ile Ticari ve Diplomatik İlişkilerini Kesmesi ve Almanya’nın Teslim Oluşu

1944 yılında müttefik devletler Türkiye’ye Almanlarla diplomatik ve ticari ilişkilerini kesmesi için baskı uygulamaya başladı. Ağustos 1944’te ise Türkiye, Almanya ile tüm diplomatik ve ticari ilişkilerini kesti. Alman Büyükelçisi Von Papen Berlin’e gönderildi.

4-11 Şubat 1945’te yapılan Yalta Konferansında alınan karara göre sadece 1945 yılı sonuna kadar müttefikler tarafında savaşa katılan devletler kurulacak olan Birleşmiş Milletler Cemiyetine üye olabilecekti. Bu nedenle 23 Şubat 1945’te Türkiye, Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti. 7 Mayıs 1945’te Almanya kayıtsız şartsız teslim oldu. Türkiye hiçbir sıcak çatışma içerisine girmeden savaş dışında kalmayı başardı.

Adolf Hitler’in İsmet İnönü’ye Mektubu

28.02.1941

Bay Başkan,

Alman hükümetinin arzu hilafına ve İngiltere ve Fransa’nın 3 Eylül 1939’daki savaş ilanı kararıyla Alman halkına empoze edilen savaşta, Alman Reichi’nin şu sıradaki hedefi, Avrupa kıtasında İngiliz nüfuzunu bertaraf etmektir. Bu; yüz yılardan beri devam eden Avrupa’daki devletleri birbirine karşı oynayarak yıpratma metoduna son vermenin bir koşulunu oluşturmaktadır. İngiltere’nin, Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde askeri nüfuz kazanma yolundaki çabaları, Alman Reichi’ni, bu bölgelerde, toprak kazanma yönünde veya siyasi nitelikte herhangi bir başka amaca yönelik olmayan önlemleri almaya zorunlu kılmaktadır.

Bu bakımdan Ekselans, size, Yunan topraklarına yerleşme yolundaki İngiliz önlemlerinin gitgide tehditkar bir nitelik aldığı şu sırada, bu koşulların gerektiği belirli karşılıklı önlemleri almaya karar verdiğimi açıklamak isterim.

Bu nedenle Bulgar hükümetinden, Alman Silahlı Kuvvetleri’nin bir kısım birliklerine, bu yoldaki belirli güvenlik önlemlerini uygulamak için izin vermesini rica etmiş bulunuyorum. Öteden beri Almanya’ya karşı dostluk ilişkileri içinde bulunan Bulgaristan, bu ilişkileri, Üçlü Pakta katılmak suretiyle daha da takviye etmiş ve alınacak önlemlerin Türkiye’ye yönelmeyeceğinden emin olarak, bunların uygulanması için gerekli izni vermiştir.

Ben de Ekselans, size bu fırsattan yararlanarak resmen bildiririm ki, Almanya’nın bu önlemleri, hiçbir şekilde Türkiye’nin toprak bütünlüğüne veya siyasi yapısına yönelmiş değildir. Aksine, birlikte yürüttüğümüz büyük ve hayati savaşın hatıralarıyla ve bu savaşı izleyen ıstıraplı yılların hatıralarıyla dolu olarak, size, Almanya ve Türkiye arasında gerçek dostluğa dayanan bir işbirliği için gelecekte dahi bütün koşulların var olduğuna kesin olarak inandığımı belirtmek isterim.

Çünkü;

1. Almanya bu bölgelerde hiçbir toprak çıkarı peşinde değildir. Alman birlikleri, söz konusu tehlikelerin giderilmesinden hemen sonra Bulgaristan ve Devlet Başkanı Antenoscu ile uyum içinde Romanya’yı terk edeceklerdir.

2. Savaşın sona ermesinden sonra Avrupa’nın yaralarını sarma yolunda başlayacak ekonomik gelişme, Almanya’yı ve Türkiye’yi zorunlu olarak, tekrar yakın ilişkiler içine sokacaktır.

Bu alanda önemli bir faktör, Almanya’nın çıkarlarını, yalnız kendi endüstri mallarının satışında görmediği, aynı zamanda en büyük alıcı olma eğilimini de taşıdığıdır.

Bunların dışında inanıyorum ki, savaştan sonra gerçekleşecek yeni anlayışlar düzeni, Almanya’yı hiçbir şekilde Türk hükümetinin hedefleriyle karşı karşıya getirmeyecek, aksine, iki devletin yakınlaşması, bu alanda hem Türkiye’nin hem de Mihver Devletleri’nin çıkarına olacaktır.

Bu bakımdan ben şimdi olduğu gibi gelecekte de, Almanya ile Türkiyeyi karşı karşıya getirebilecek hiçbir neden olmayacağı görüşündeyim. Bu düşüncelerle, Bulgaristan’da ilerleyen Alman birliklerinin Türk sınırlarından, orada bulunmalarının amacı hakkında yanlış bir yorum bulunulmasına meydan vermeyecek kadar uzak kalmalarını emrettim. Şu kayıtla ki, Türk hükümeti, bizi, bu tutumumuzda bir değişiklik yapmaya zorunlu kılacak önlemlere girişmeyi gerekli görmesin. Ancak böyle bir durum dahi, Almanya’nın Yunan topraklarına yerleşme amacını taşıyan İngiliz önlemlerine karşı çıkma konusundaki isteğinde bir değişiklik yapmayacaktır.

Bu mektubumu Ekselans, Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkileri hiçbir koşul altında kötüleştirmemek, aksine, mümkün olan herşekilde iyileştirmek ve uzak gelecekte dahi iki taraf için verimli olacak şekilde düzenlemek yolundaki içten isteğimin bir dile getirilmesi olarak kabul ediniz.

Adolf Hitler

İsmet İnönü’nün Adolf Hitler’e Cevabı

Ankara 12.03.1941

Ekselans Bay Adolf Hitler

Adolf Reichı Führeri ve şansölyesi

Ekselanslarının, büyükelçileri aracılığıyla bana gönderdikleri şahsi mektubu almakta şeref duydum. Bu mesajı göndermek suretiyle gösterdiğiniz nezaket için size samimiyetimle teşekkür ederim. Mektubunuzun cumhuriyet hükümetine bildirdiğimi muhtevası, layık olduğu tam ilgiyle incelenmiştir.

Aynı cephede katıldığımız ve şerefini ve acılarını aynı şekilde paylaştığımız son büyük savaştan sonra yeni Türkiye’nin siyaseti, milli mücadelemizin başlangıcında tespit edilmiş olan prensiplere daima sadık kalmıştır. Bunlar, Türk istiklalinin en mutlak şekliyle teminat altında tutulması ve başkalarının haklarına hiçbir müdahalede bulunmaksızın, barışçı bir gelişmenin devam ettirilmesidir.

Ekselanslarının da malumunu olduğu üzere, Türkiye’nin 1939 ilkbaharından beri takip ettiği siyasetin temelinde de aynı prensipler yatmaktadır.

Türkiye, toprak bütünlüğünü ve masuniyetini, şu veya bu devletler grubu arasındaki siyasi ve askeri kombinasyonların şekline göre mütalaa edemez ve tecavüzden masun olma hususundaki mukaddes hakkı üzerinde, herhangi bir yabancı devletin kazanacağı zafer açısından hüküm yürütülmesine müsaade edemez. Türkiye, bu sebepten, milli egemenlik alanı içine vaki olacak her müdahaleye karşı koymaya azimlidir.

İmzaladığı savunma paktıyla olduğu gibi ( İnönü, Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile imzaladığı paktı savunma paktı diye nitelendirmektedir) bu savaşın pek değişen olayları sırasındaki tutumuyla da Türkiye, mutlak istiklal hakkını muhafaza etmek hususundaki aynı sarsılmaz azmin delilini vermiştir.

Cumhuriyet hükümetinin balkan politikası, balkan yarımadasını savaşın tahribatından uzak tutmaktan başka bir hedef gütmemiştir ve ekselanslarının tam yetkili büyükelçileri tarafından müteaddit defa verilen teminat karşısında biz, Almanya’nın da aynı hedefi güttüğünü ve bu sebepten, Avrupa’nın güneydoğusu ile ilgili Türk ve alman siyasetleri arasında huzur verici bir paralellik olduğunu kabul etmekte haklıydık.

Ekselansları itiraf edeceklerdir ki, bu durumun değişmesi, Türkiye’nin siyasetinin ve tutumunun tamamen dışında kalan sebeplerin sonucudur ve İtalyan-Yunan savaşının çıkışından beri geçen olayların gelişmesinde, memleketimin en ufak bir sorumluluğu olduğundan bahsedilemez.

Biz inanıyorduk ve bugün de hala inanıyoruz ki, ortada Türk ordularıyla alman ordularını karşı karşıya getirecek hiçbir sebep yoktur. Ve Almanya, Türkiye’nin emniyetinin ve istiklalinin gereklerine karşı anlayışlı davrandığı müddetçe böyle bir felaket meydana gelemez.

Reich hükümeti, Türkiye’den, onun bu maksatla yüklendiği vecibelerle bağdaşmayacak bir talebi olmayacağına dair bize, müteaddit defa teminat vermiştir.

Bu sebepten ben, ekselanslarının bu alandaki her türlü vuzuhsuzluğu kaldırmak arzusunu taşıdıkları hususunda bana teminat vermelerini büyük bir memnuniyetle öğrenmiş bulunuyorum. Ben de size açıklarım ki, mazide olduğu gibi istikbalde de uyanık bir bekçilik görevi ifa edecek olan Türk ordusu, Reich hükümeti, cumhuriyet hükümetini tutumunu mecbur edecek tedbirlere tevessül etmediği müddetçe, alman birliklerine karşı aynı şekilde davranacaktır.

Bütün kalbimle temenni ederim ki, kısa bir zaman önce birlikte kan dökmüş olan türk ve alman askerleri, hiçbir zaman, geçici bir takımı olaylar uğruna birbirlerinin karşısına çıkmasınlar. o geçici olaylar ki, bence, tarih karşısında, siyasi veya askeri kombinasyonların çerçevesini çok aşacak olan bir felaketinin yaratılmasını asla mazur göstermezler.

Ekselanslarının, balkanlardaki durumun kritik bir anında bana gönderdiği mesajı okurken, alman devleti şansölyesi ve Führerinin, benden kendisinin alman tutumu hakkında yaptığı gibi Türk görüşünü samimi ve gerçeklere uygun bir şekilde anlatmamı arzu ettiği intibaını edindim. Dünyanın içinde bulunduğu ciddi durum, halklarının karşısında sorumlu olan liderlerden, öyle bir lisan kullanmalarını istemektedir ki, bu, yakın veya uzak istikbalde ortaya çıkacak olaylarla yalandır diye damgalanmaya mahkûm olmasın. Mesajınızı bilhassa bu bakımdan memnuniyetle karşıladım.

Ekselanslarının bu cevap yazısının muhteviyatında iki memleket arasındaki anlayışa dayanan münasebetlerin muhafazası için tek temeli teşkil eden gayretinin ifadesini bulacağından eminim.

Ekselanslarının mesut teşebbüsüyle aramızda vaki olan teatisi muhakkak ki, Türk-alman münasebetlerinin normalleştirilmesine ve iyileştirilmesine yardımcı olacaktır. Bu ümitle bay şansölye, en derin saygılarını ifade etmeme müsaadenizi rica ederim.

İsmet İnönü

 

 

Kaynakça
  • Kitaplar

Akşin, Sina. Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi 1789-1980. İmaj Yayıncılık, Ankara, Eylül 2001

Hale, William. Türk Dış Politikası 1774-2000. Çev: Petek Demir. Mart Matbaası, İst., 2003

Özgüldür, Yavuz. Türk-Alman İlişkileri 1923-1945. Genelkurmay Basımevi, Ankara-1993

Uğurlu, Nurer. İkinci Dünya Savaşında Türkiye Üzerine Gizli Pazarlıklar. Örgün Yayınevi, İstanbul-2003

Üçok, Coşkun. Hukuk Fakültesi Öğrencileri için Siyasal Tarih 1789-1960. Sevinç Matbaası, Ankara-1975

  • Makaleler

Seydi, Süleyman. ‘’İkinci Dünya Savaşında Türkiye’de Beşinci Kol Faaliyetleri’’, I. Uluslararası Tarihi ve Kültürel Yönleriyle Türk-Alman İlişkileri Sempozyumu, T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları, Konya 2010

İdris Kılıçaslan

Yorumla

Yorum yazmak için buraya tıklayın...