Dünya DÜŞÜNCE Evren

Neden Uzayda Su Arıyorlar?

55eb56f6f018fbb8f8baeef1

tasarruf-musluk-42

İnsanlık tarihi boyunca kavimler, suyun bol olduğu coğrafyalara doğru kitlesel göçler yapmışlar ve su boylarındaki bereketli topraklara hükmedebilme kaygısıyla birbirleriyle savaşmışlardır. Nerede bilimde, felsefede ve sanatta ilerlemeler kateden bir medeniyet yükselmişse, oranın mutlaka su kaynaklarına yakın bir bölge oluşu, adeta tarihin şaşmaz kaidesidir. Hemen tüm toplumların yaratılış efsaneleri ile tüm kutsal kitaplardaki anlatılarda ilk yaratılan şey daima sudur ve geri kalan şeyler sudan neşet eder. Mesela Sümer yaratılış efsanesi “hiçbir şey yokken dört tarafta su vardı” ifadesiyle başlar ve Hinduizm’in ilk metinlerinde “yer, yer değilken; su, su idi” denmek suretiyle suyun ilk madde olduğu inancı vurgulanır. Orta Asya Türk mitolojisinde içene sonsuz hayat bahşeden “Bengi su”, Orta Doğu literatüründe “Âb-ı hayat” kavramıyla önümüze çıkar. “Su kültü” türünden inançlarımız, “yola giden kişilerin arkasından su dökme” türünden adetlerimiz ve “su içene yılan dokunmaz” türünden atasözlerimiz hep suyla doludur. Çocuklarımıza koyduğumuz en yaygın adların ekserisinde “Yağmur”, “Nehir”, “Irmak”, “Pınar”, “Deniz”, “Derya”, “Derin”, “Ada”, “Dicle”, “Fırat”, “Aras”, “İdil”, yani su çağrışımları vardır ve her dilde böyledir. Su, iki hidrojen bir oksijen atomundan fazlasıdır; su azizdir, kutsaldır, temizliktir, güzelliktir, şifadır; su hayattır.

     Günümüzde halen uzun vadeli ve çok boyutlu politikalarda su belirleyici bir rol oynuyor. Daha ziyade petrol ve doğalgazın başı çektiği enerji kaynaklarını acil ihtiyaç listemize koysak da, aslında uzun vadeli planlar kuran süper güçlerin suyun bol olduğu coğrafyalara dair bir hesap içerisinde hareket ettikleri görülüyor. Dünya nüfusunun kontrolsüz artışına, sınai kirliliğe ve iklim değişikliğine paralel olarak gezegenimiz üzerindeki kullanılabilir su kaynakları gitgide azalırken, gözlerin su yönünden zengin olan coğrafyalara dikildiği seziliyor. Geleceğe dönük görüşler ileri süren fütürist ve stratejistler, şimdiden “su savaşları” adını koydukları ve bol kanlı bir yakın gelecek senaryosundan bahsediyor. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün verilerine göre, 2025 yılında dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 66’sının kullanılabilir su sıkıntısıyla boğuşacağı anlaşılıyor ve su sıkıntısının beraberinde su savaşlarını getireceği senaryosu hiç de gerçek ötesi durmuyor.

     UNESCO’nun raporlarına bakılırsa yakın gelecekte Ortadoğu’da Fırat ve Dicle konusunda Türkiye, Suriye ve Irak arasında çatışma olasılığı bulunmaktadır. Şeria Nehri konusunda Ürdün, İsrail ve Filistin arasında, Afrika’da Nil Nehri havzasında Mısır, Etiyopya ve Sudan arasında, Orta Asya’da Aral Gölü etrafında Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan arasında, Güney Asya’da Wular Barajı ile ilgili Hindistan-Pakistan ve Farraka barajı ile ilgili Hindistan-Bangladeş arasında yaşanan restleşmeler, gelecekte olabileceklerin sinyalini vermektedir. Mahakali Irmağı, Nepal ile Hindistan arasındaki potansiyel gerilimin çıkış odağı kabul edilmektedir. Güneydoğu Asya’da Mekong Irmağı’nı denetleyecek barajlar inşa etmeye kalkışan Kamboçya, Çin, Laos, Tayland ve Vietnam’ın karşı karşıya gelmesi korkuyla beklenmektedir. ABD ile Kanada ve ABD ile Meksika arasında suyun paylaşımı mücadelesi bir dinamit mahiyetinde ortada durmaktadır. Uruguay, Arjantin, Brezilya ve Paraguay’ı kapsayan Rio De La Plata Nehri’nin, Güney Amerika’daki olası su savaşlarının sebebi olabileceği iddia edilmektedir. Dünya nüfusunun %60′ını barındıran Asya kıtasının kullanılabilir suyun %36′lık bir kısmını içerişi ve buna karşılık dünya nüfusunun %6′sına tekabül eden Güney Amerika kıtasında kullanılabilir suyun tamı tamına %26′sının kümelenişi misali dengesiz dağılımların ise, ileride kıtalararası bir çekişmeyi dahi tetikleyebileceği düşünülmektedir.

su savaşları

     Ufukta beliren küresel sorunun aşılabilmesi noktasında, insan nüfusundaki artışın kontrol altına alınması, havza iyileştirmelerine ağırlık verilmesi, sudaki kirlenmenin önüne geçilmesi, okyanus yataklarının altında olduğu öngörülen tatlı su rezervlerine yoğunlaşılması, tuzlu deniz suyunun arıtılmasındaki maliyetlerin düşürülmesi ve daha birçok önlem, uluslararası bilim kurullarında hararetle tartışılıyor. Nispeten uzak bir geleceğin gündemi sayılmasına rağmen, dünya dışı bir kaynaktan kullanılabilir veya kullanılır hale dönüştürülebilir su bulma seçeneği de ciddi ciddi yazılıp çiziliyor. “Asteroit madenciliği” adı verilen ve dünyaya yakın gök cisimlerinden su, mineral, gaz, element ve değişik hammaddelerin teminini ifade eden yeni bir madencilik tipi artık konuşuluyor. Kanaatimce Amerikan Uzay Dairesi NASA ve Avrupa Uzay Ajansı ESA’nın, özellikle son on beş yıllık dilimde, kendi güneş sistemimizdeki yakın çevremizde kapsamlı bir su arayışına girişmiş olmasını da aynı eksende değerlendirmek gerekiyor. Zira milyarlarca dolara mâl olan uzay misyonlarını, sırf evreni anlama gibi bir bilimsel merakla yahut işi magazine etmeye bayılan medyada yansıtıldığı gibi uzaylı yaşam formları keşfetme umuduyla açıklamak ve onun haricinde hiçbir ekonomik/kaynaksal beklenti olmaksızın gerçekleştirildiğini varsaymak, dünya ülkelerinin nasıl bir bütçe yönetim mantığına sahip olduğunu bilenler için epey safiyane kaçıyor.

Reconnaissance
Reconnaissance

     2005’te NASA’nın “Deep İmpact” projesi çerçevesinde “Tempel – 1” adlı kuyrukluyıldız, ana gemiden saatte 44 bin kilometre hızla fırlatılan devasa bir sonda mermisi ile vuruldu, mermiye ve ana gemiye yerleştirilen kameralarla çarpışma anı ile sonrası kayıt altına alındı. Üzerinde 30 metre derinliğinde bir krater açılan kuyruklu yıldızdan saçılan toz ve gaz serpintilerinin araştırılması yoluyla, buz çekirdekli kuyruklu yıldızların iç formülleri ve taşıdıkları suyun yapısı analiz edildi. 2009’da “Centaur” adlı sonda füzesi Ay’a fırlatıldı ve çarpışma anında havalanan parçaların buzlaşmış su molekülleri olduğu gözlemlendi. Anılan gözlemle Ay’da azımsanmayacak miktarda donmuş su biriktiği kanıtlanmış oldu ve coşkuyla ilan edildi. 2014’te ESA idaresindeki “Herschel Kızılötesi Uzay Teleskobu”nun verilerini inceleyen bilim insanları, Mars ile Jüpiter arasındaki asteroit kuşağının en geniş objesi olan Ceres cüce gezegeninde, yüzeyindeki gayzerlerden düzenli fışkıran suyun yol açtığı buhar bulutlarını tespit etti. Tespitler, Ceres’in yüzeyi altında Dünya’da olduğundan daha yüksek oranda ve üstelik tatlı bir su olabileceğini gösterdi. Akabinde 2015 yılı içerisinde Mars’ın yörüngesindeki “Reconnaissance” aracının kamerası tarafından çekilen fotoğraflar, Mars’taki bazı kraterlerin yamaçları ve oluklarında, yaz mevsimlerinde yüzeyde süzülen sıvı su akıntılarının bırakmış olduğu sanılan koyu renkli çizgiler yakaladı. O güne kadar yüzeyinin altında buz kütleleri olduğu söylenen Mars’ta, sıvı suyun bulunması, yaşama, içmeye veya kullanmaya ne derece uyumlu olabileceği henüz aydınlanmamakla birlikte, çok önemli bir gelişmeydi. Nihayet iki hafta önce “Hubble Uzay teleskobu”nun Jüpiter gezegeninin uydusu Europa semalarında su buharı bulutları teşhis ettiği ve Europa’nın buz kaplı yüzeyinin altında sıvı su mevcudiyetine bir delil sunduğu duyuruldu. Oksijen temelli ince bir atmosferle çevrelenen Europa uydusunun kalın buz tabakasının altında global bir okyanus yer aldığı zaten uzun zamandır tahmin ediliyordu, son teşhisler suyun belli periyotlarla su buharı bacalarından Europa’nın yüzeyine fışkırdığına işaret etti.

     Elbette kuyruklu yıldızlarda, Ay’da, Mars’ta veya Jüpiter yörüngesinde su olduğunu öğrenmek, bu suyun kullanıma uygun hale getirilebilir bir su olduğu ve derhal yarın oralardan alınarak dünyaya transfer edilebileceği anlamına gelmiyor. Uzay teknolojileri bakımından insanlığın emeklediği bir aşamadayız ve hâlihazırda sürdürülen çalışmalar, içinde su olduğunu anlamak amacıyla karanlık bir kuyuya taş atmaktan pek bir fark arz etmiyor. Fakat yine de bir mesaiye başlanılmış olduğundan ve uzayda su aramanın altında, diğer sebeplerin yanı sıra, yukarıda değindiğimiz sebeplerin de yattığından haberdar olmakta fayda bulunuyor. Kim bilir belki de tarih boyunca sulak ve bereketli diyarlara doğru göçlere çıkan kadim atalarına benzer şekilde, dünyanın kaynaklarını tüketen ve atmosferini bozan modern insan da dış dünyalara doğru çıkacağı büyük göçün ilk keşif seferlerini yapıyor.

Hukukçu Nami Cem İyigün

Marsta Ölürsek Neler Olur?