Kitap

Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye

Gerek, George H. Bush (Baba Bush) tarafından ortaya atılan ‘’Yeni Dünya Düzeni’’ ve gerekse Clinton tarafından ortaya atılan ‘’küreselleşme’’politikaları, 1950’den 1990 yılına kadar süren Soğuk Savaş sonrası, ABD’nin içinde bulunduğu vizyon karmaşasının göstergeleridir. ‘’Boşluk Dönemi’’ dediğimiz bu dönem, 1990’dan 11 Eylül 2001’e kadar devam etmiştir.

Soğuk Savaş sonrası Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle dünyadaki tek lider konumuna yükselen ABD, artık George Kennan’ın, Foreign Affairs’de Mr. X imzasıyla yayınlanan makalesinden hareketle, Soğuk Savaş Dönemi’nde uyguladığı ‘’Çevreleme Politikası’’nı yeterli bulmuyordu. Çevreleme Politikası, II. Dünya Savaşı sonrası, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı olarak onun etrafındaki devletlerle oluşturduğu veya oluşmalarına katkıda bulunduğu ittifaklar zinciridir. II. Dünya Savaşı sonrasında, iki farklı dünya görüşüne sahip olan ABD ve SSCB dünya egemenliği konusunda sıkı bir mücadeleye giriştiler. ABD, Sovyet yayılmasını önlemek için çeşitli tarihi ve politik nedenlerle, bu ülkeden çekinen devletleri bir ittifaklar zincirinin halkaları yaparak Sovyetleri çevrelemek istiyordu. Bu doğrultuda kurulan, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Balkan Paktı, Bağdat Paktı, Güney Asya Antlaşması Örgütü (SEATO), Anzus Paktı bu politikanın ürünleridir. Soğuk Savaş dönemi 40 yıl (1950-1990) sürmüştür.

11 Eylül saldırılarının sonrası ABD, Çevreleme Politikasına ek olarak, ‘’Önleyici Eylem’’ doktrinini uygulamaya başladı. 20 Eylül 2002 tarihinde ise Bush, ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni kamuoyuna açıkladığında, ABD’nin artık ‘’Önleyici Eylem’’ stratejisinin, ABD’nin ulusal güvenlik stratejisinin temeli olduğunu ilan ediyordu.

Artık ABD’nin önünde, bir ‘’düşman’’ , bu düşmanla mücadele için bir ‘’hedef’’ ve bu düşmanın var olduğu bir ‘’bölge’’ vardı. Yeni düşman,‘’Radikal İslam’’ ve despot uygulamalarından dolayı Anti-Amerikancılığın yükselmesine engel olamayan ‘’diktatörler’’ idi. Hedef ise, bu ülkelerin ‘’demokrasi’’ ye geçme mücadelelerinin yapılacağı, halkının çoğunluğu Müslüman olan Büyük ‘’Ortadoğu’’ idi.

BATI DEĞERLERİ VE DEMOKRASİ

Herkesin üzerinde ittifak ettiği tek bir Batı tarifi yoktur. Ancak genel kanaat, Amerika’yı ve Avrupa’yı içine alan bir Batı anlayışının var olduğu yönündedir. Modernleşme ve Batılılaşma, bazen aynı şeyi ifade etmek için kullanılsa da, aslında bu yanlış bir kullanımdır. Bu kavram kargaşasına neden olan ise, günümüzde modernizmin kaynağının Batı olmasıdır. Modernizimden kısıtlı olarak faydalanan fakir insanların, modernizmin nimetlerinden aşırı derece yararlanan zengin insanlara oranla daha çok dine sarıldıklarını gözlemleriz. Bu nedenle, özellikle Batı’ya karşı beslenen kin ve öfke, Soğuk Savaş sonrası milliyetçiliğin ve sosyalizmin başarısızlığı nedeniyle ‘’dini kimlikte’’ kendisini bulmuştur.

Batı ve diğer kültürler arasında tartışılan bir diğer hususta ‘’evrensellik’’ meselesidir. Batı her ağzını açtığında kendi değerlerinin ‘’evrensel’’ olduğunu iddia etmektedir. Batı’nın değer olarak kabul ettiklerinin, dini değil, aksine dine (Katolik baskıya) karşı girişilen mücadele sonrası elde edilen, akla önem veren (Protestan) değerler olduğunu görürüz. Bu nedenle, Batı değerlerinin kaynağının, ilahi değil beşeri olduğunu söyleyebiliriz. Uygulanabilirlik açısından bakıldığında ise, Batı’nın kendi savunduğu değerlere zaman zaman kendisinin de uymadığı, hatta diğer ülkelere yönelik zaman zaman ‘’çifte standart’’a başvurduğunu görürüz. ‘’ Evrensel değerler’’, ancak ilahi bir kaynaktan gelen değerlerdir.

Batı’nın değerleri ile Doğu’nun değerlerini karşılaştırdığımızda, Batı’nın ‘’kutsal’’ anlayışıyla Doğu’nun ‘’kutsal’’ anlayışının, Batı’nın ‘’birey ve aile’’ anlayışıyla Doğu’nun ‘birey ve aile’’ anlayışının ve Batı’nın ‘’Devlet’’ anlayışıyla Doğu’nun ‘’Devlet’’ anlayışının taban tabana zıt olduğunu görürüz. Batı’nın ‘’din’’ anlayışında, ‘’din’’ öteki dünyaya ait bir olgu olarak algılanmaktayken, Doğu’da ‘’din’’ hayatın bir parçasıdır. Batı’da, ‘’birey’’, ‘’aile’’ den önce gelirken, Doğu’da ‘’aile’’ ve ‘’toplum’’ bireyden daha öncelikli bir yere sahiptir. Batı toplumunu diğer toplumlardan ayıran en bariz değerleri ise şunlardır: ferdiyetçilik, siyasi ve iktisadi liberalizm, demokrasi, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması yani laiklik.

BOP, Soğuk Savaş sonrası rakibi kalmayan Batı’nın değerlerinin, ‘’Büyük Ortadoğu’’ denilen bölgede tesis edilmesi anlamına gelmektedir. Batı, kendi değerlerine, Soğuk Savaş sonrası kendisine meydan okuyacak rakip bir ülkenin bulunmadığı bu dönemde yayma çabası içerisindedir. Batılılar, ferdiyetçiliği bireyin tercih hakkı olarak tanımlamaktadırlar. İslam toplumlarında ise, ferdiyetçiliğin yani bireyselliğin terk edilmesi, toplumsallığın gözetilmesinin tercih edilmesi yönünde kanaat vardır. Soğuk Savaş dönemine, bu nedenle ‘’ferdiyetçilik’’ ile ‘’devletçilik’’ savaşı diyebiliriz.

Batı’nın bir diğer değeri de ‘’liberal ekonomi’’dir. Liberal ekonomiyi uygulamanın en büyük handikapı ise, piyasaya daha kaliteli ve daha ucuz malların girmesi sonucu, istihdam açısından birçok insanın işsiz kalması ve rekabet gücü olmayan orta sınıf esnafın yok olmasıdır. Diğer taraftan, gerek siyasi (BM yoluyla) ve gerekse ekonomik (IMF yoluyla) yönlerden alınan kararlar, dünyanın geri kalan diğer ülkelerine, kendi menfaatleriymiş gibi yutturulur. Aslında, alınan bu kararlar, -ister siyasi ister iktisadi olsun- Batı’nın menfaatleri için alınan kararlardır.

IMF, emperyalizmin modern boyutudur. Batı, özellikle IMF kanalıyla gelişmekte olan ülkelere sağladığı kredilerle, onların özellikle dış politikalarına hükmetmektedir. Bu ülkelerin dış politikalarında alacakları kararları, ‘’veren hükmeder’’ anlayışı ile istedikleri gibi yönlendirmektedirler.

Batı’nın İslam toplumlarında BOP ile uygulamaya koyacağını belirttiği ‘’demokrasi’’ söylemi, İslam toplumlarında kuşkuyla karşılanmaktadır. Bunun nedeni, Batı için asıl önemli olanın, demokrasi ve insan hakları gibi değerlerin İslam toplumlarında yaygınlaştırılması değil, bu ülkelerin doğal kaynaklarından faydalanmak şeklinde olan yaygın kanaattir. Batı, despot rejimlerin, Batı karşıtlığını arttırdığını anladı. Batı’nın asıl niyeti BOP ile hedef ülkelerde demokrasiyi tesis ederek kendisine karşı yükselen kin ve nefreti bertaraf etmektir.

Ebu Gureyb Hapishanesinde olanları, sadece ‘’işkence’’ olarak izah etmek, fotoğrafın sadece bir parçasını görmek olur. Çekilen bu fotoğraflar, ‘’özgürlükler ülkesi Amerika’’da, ‘’özgürlük ve sapıklık’’ kelimelerinin ne derece iç içe geçtiğinin de bir göstergesi olsa gerektir. ‘’ferdiyetçilik’’ anlayışının bireyin tercihi olarak açıklayan bu görüşün varacağı son nokta ise budur: ‘’sapıklık’’. Bu fotoğraflar, aynı zamanda Amerikan toplumunun içinde bulunduğu ‘’sapıklık’’ kültürünün de bir göstergesidir.

Soğuk Savaş Dönemi ‘’ferdiyetçilik ile devletçilik’’ anlayışlarının birbiriyle çatışma dönemi olmuştur. Bu savaştan ise ‘’ferdiyetçilik’’ galip çıkmıştı. Şimdi ise, yeni bir savaşın ayak sesleri duyuluyor. Bu savaş, İslam gibi, fertten daha ziyade topluma önem veren, ferdin anlamını toplum içinde kazanacağını savunan ‘’toplumculuk’’ ile ‘’ferdiyetçilik’’ arasında olacaktır. ‘’Medeniyetler Çatışması’’ da denen bu savaşta, Batı’nın ‘’ferdiyetçilik’’ anlayışıyla, Doğu’nun ‘’toplumculuk’’ anlayışı çatışacaktır. Burada, Doğu’dan kastımız sadece ‘’İslam Medeniyeti’’ değil, aynı zamanda ‘’Konfüçyus Medeniyeti’’ de denen, ‘’Asya Medeniyeti’’ ni de içine alan bir Doğu’dur.

Fransa, Batı içinde, ABD’nin dünya üzerindeki hegemonyasına karşı olan bir ülkedir. Fransa’nın ideali, gerçek bir Avrupa Birliği’ni tesis etmektir. Fransa ile bu ideali paylaşan ülke ise, şimdilik Almanya ve Belçika’dır. Bu nedenle ABD, İngiltere ve İsrail üçlüsüne karşı, Avrupa’yı temsilen Fransa, Almanya ve Belçika üçlüsü, daima menfaat çatışması içinde olacaktır. ABD neden bugün Ortadoğu’da demokrasinin hâkim olmasını istiyor? ABD, işbirlikçisi olduğu, çoğunluğu krallarda, emirlerden ve askerlerden oluşan Ortadoğu’nun despot liderlerinden bugün neden kurtulmak istiyor? ABD’yi yönetenlerin, 11 Eylül saldırılarını, Amerika’ya karşı duyulan kin ve nefretin bir göstergesi olarak yorumlaması, ABD’nin Ortadoğu’ya demokrasi getirme çabalarının altında yatan en önemli etkendir. O zaman Amerika’ya kin ve nefret duyanlar kimler? Yine Amerikalılara göre Amerika’ya kin ve nefret duyanlar, Arap Milliyetçileri başta olmak üzere, bölge ülkelerinin milliyetçileri ve Radikal İslamcılar olarak nitelendirdikleri kişilerdir.

ABD, AB’yi de bu olayın içine çekerek kendisine karşı oluşan nefreti ve kini AB’ye yönlendirmeyi başardıysa, aynı şekilde, İslam’ın İslam’la çatışmasını da başarmış gözükmektedir. Olayın Türkiye’yi ilgilendiren boyutu ise, NATO’ya girmek için Kore’de kanını akıtanlardan, anlaşılan o ki, bu sefer AB’ye girmek için de kanını akıtması istenmektedir.

BATI VE İSLAM

Huntington’a göre Sezar devlet işlerini temsil eder, Tanrı ise din işlerini temsil eder. Yine Huntington’a göre İslam’da Tanrı Sezar’dır. BOP’a; aynı Batı’nın algıladığı gibi, Sezar’ın dünya işlerine, Tanrı’nın da uhrevi işlere hâkim olduğu bir anlayışın, bu ülkelerce benimsenmesi projesi diyebiliriz. Cihat ve bunun sonucunda ölüm, şehadet kavramları, bugün Batı’yı korkutan iki kavramdır. BOP, içeriği gereği, İslam toplumlarının Batı’ya entegresi olacağından, öncelik İslam dininin Batı’ya uyarlanmasıdır.

Huntington’a göre İslam, ‘’Dinsel olanla dünyevi olan arasında herhangi bir ayrım bulunmayan, militan bir dindir.’’ Gerçekten de İslam, dünya ve ahiret arasında ayrım yapmayan bir dindir. Bu nedenle, Batı’nın din anlayışına zıt bir anlayışa sahiptir. Batı’nın ‘’Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya’’ anlayışı yerine, İslam’da insan, Allah’ın kanunlarını yeryüzünde tatbik eden ‘’halife’’dir. Batı’nın anlayışında ilahi olandan bir ayrışım söz konusuyken, İslam’da ise bir bütünleşme vardır. Batı ‘’Sezar’’ misalinde olduğu gibi, insanı ‘’Tanrı’’nın karşısına çıkartırken, İslam’da ise ‘’Allah’’ ile beraber olmak vardır.

BOP’a, aslında bir anlamda ‘’Radikal İslamcıların sisteme entegre edilmesi’’ projesi de diyebiliriz. Bugün, Batı’nın Kapitalizm anlayışına meydan okuyan Komünizm’ in yokluğu nedeniyle, Batı’ya fikri bağlamda tek muhalif hareket olarak İslam görülmüştür. Fakat bu sefer mücadele, Kapitalizm ’in ve Komünizm’ in mücadelesinde merkeze oturan ‘’ekonomi’’ değil, Batı’nın ve İslam’ın değerlerinin çatışmasıdır. Diğer bir deyişle, yeni mücadele arenası ‘’değerler savaşı’’dır.

BOP ile, gündeme gelen bir konu da ‘’Ilımlı İslam’’dır. Gerek ‘’Ilımlı İslam’’, gerek ‘’Liberal İslam’’ ve gerekse ‘’Light İslam’’ gibi kavramlar, İslamcıların Batı’yla uyum içerisinde olması ve demokrasinin kabulü anlamına gelmektedir. Batı içinse, ‘’Siyasi İslam’’ın sistem içerisine çekilmesi, demokratik seçimlerle gelip, demokratik seçimlerle gitmeleri anlamına gelmektedir. Batı şunu çok iyi bilmektedir ki, demokrasinin içine çekilmiş bir İslam anlayışı Batı için tehdit olmayacaktır. Diğer taraftan ‘’Radikal-militan İslam’’a karşı, ‘’Ilımlı İslam’’cılarla beraber mücadele edecektir. Yani ‘’İslam’ı İslam’a kırdıracaktır.’

BÜYÜK ORTADOĞU NERESİ?

Bu bölge, Hindistan ve Cebelitarık arasındaki bölgedir ve Büyük Ortadoğu olarak bilinmektedir. Diğer bir deyişle, içerisinde çeşitli bölge ve alt bölgeleri barındıran bir makro bölge olan Büyük Ortadoğu, Kuzey Afrika’dan İran Körfezini de kapsayacak şekilde Pakistan’a, Filistin’e Orta Asya’ya ve Kafkaslara uzanan bölgedir. Kısacası 22 Arap ülkesiyle, Pakistan, Afganistan, Türkiye ve İsrail’i içine alan, genişletilmiş bir Ortadoğu coğrafyasıdır.

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ’NİN HEDEFLERİ

Batılılarca bu bölgenin hedef olarak seçilmesi, bölgede radikal ve militan İslamcıların var olması, bölge ülkelerinden bazılarının uyuşturucu üretmesi, nükleer ve kitle imha silahlarının aşırı grupların eline geçmesi kaygısıdır.

Büyük Ortadoğu projesinin hedefi, demokrasi, serbest piyasa ekonomisi, yönetimde bulunanlar için sınırlı iktidar, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması, insan hakları, ferdiyetçilik ve hukukun üstünlüğü gibi batı değerlerini, Müslüman halkların çoğunlukta yaşadığı ülkelerde tesis etmektir.

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ, BERNARD LEWİS ve YENİ MUHAFAZAKÂRLAR (NEO-CONS)

Kimilerine göre Büyük Ortadoğu Projesi, yaşı doksanlara varan Yahudi asıllı tarihçi Bernard Lewis’e aittir. Lewis’in günümüz Amerikan yönetiminde bulunan Neo-Cons’un akıl hocası olduğu ileri sürülmektedir.

Bernard Lewis Kimdir?

1919 yılında dünyaya gelen Bernard Lewis, İngiltere’de yaşamış bir Yahudi’dir. ABD’de Princeton Üniversitesinde Ortadoğu konusunda yıllarca ders vermiş ve emekliye ayrıldıktan sonra da İsrail, ABD ve İngiltere arasında mekik dokumaya başlamıştır.

Yeni Muhafazakârlar (Neo-Cons)

17. yy’ın 2. Yarısında bütün din adamlarının İngiltere kilisesinin kurallarına uyması talep edilince kendilerini baskıda hisseden bugünkü Amerika’nın kurucuları olan bu insanlar, İngiltere’den Amerika’ya göç etmişlerdi. Bu göçlerini de kutsal kitapta geçen Hz. Musa’nın İsrail oğulları ile Mısır’dan ‘’çıkış’’ ıyla örtüşerek, Amerika’yı ‘’vaad edilmiş toprak’’, kendilerinin de ‘’seçilmiş kavim’’ olduklarına inanıyorlardı. Savaştıkları Kızılderilileri de İsrail’e karşı savaşan Filistin kabilelerine benzetiyorlardı.

Amerika’yı ‘’vaad edilmiş toprak’’, kendilerini de ‘’seçilmiş kavim’’ ve ‘’Tanrı Amerika’nın dünyayı yönetmesini istiyor’’ anlayışı, bugün beyaz sarayı kuşatan yeni muhafazakârlar tarafından dile getirilmektedir. Neo-Cons’lar sağcı Hıristiyanlardan ve Yahudilerden oluşur. ‘’Serseri Devletler’’ diye tabir ettikleri ülkelere demokrasi getirme vaadinde bulunmaktadırlar. Ancak sormak gerekir, eğer niyetleri buysa, niye önce kendi kıtalarının demokrasi il yönetilmeyen ülkelerinde bu işe başlamadılar. Onlar, kutsal demokrasilerini yeryüzünde yaymak için, önce Ortadoğu’yu seçtiler. Çünkü petrol ve İsrail bu bölgede idi. Artık karşımızda ‘’savaş makinesine’’ dönen bir ABD vardır. ABD, dünyada bir zamanların (tek kutuplu) Roma İmparatorluğunu tesis etmeye çalışmaktadır.

Yeni Muhafazakârların Tarihi Süreci

Yeni muhafazakarların ideoloji babası, savaş öncesi Almanya’dan ABD’ye göç eden ve 1973 yılında öldüğü söylenen Yahudi felsefeci Leo Strauss’tur. Leo Strauss’un belli başlı görüşleri şöyle özetlenebilir:

  • Dünyada yönetim açısından iyi ve kötü yönetimler vardır.

  • ABD’de uygulanan demokrasi, mevcut yöntemler içerisinde en az kötü olanıdır. İnsanoğlu, günümüze kadar, ferdin gelişmesi açısından bundan daha iyi bir yönetim tarzı bulamamıştır.

  • Demokrasi ile yönetilen rejimler, kendilerini diktatörlükle yönetilen rejimlere karşı korumalıdır. Çünkü diktatörlükle yönetilen rejimler, yayılmacı rejimlerdir.

  • Diktatörlükle yönetilen rejimlere, demokrasi dayatılmalıdır. Gerekirse güç kullanılmalıdır.

  • Demokrasinin yaygınlaştırılması, ABD’nin ve dünyanın güvenliği için şarttır.

  • Dünyada Amerikan değerlerinin yüceltilmesi ve yaygınlaştırılması gerekir.

Yeni muhafazakârlar hareketi, 1960’lı yıllarda bir grup akademisyen ve gazetecilerden oluşturuldu. Bu hareketin çekirdek kadrosunu Yahudiler oluşturmaktadır. Az da olsa Hıristiyan Protestan-Evanjelik ve az sayıda Hıristiyan-Katolik de bulunmaktadır. Yeni muhafazakârlar, Huntington’un ortaya attığı ‘’Medeniyetler çatışması’’ nın başladığına inanıyorlar. Bu düşünceye göre 4. Dünya savaşı 11 Eylül’de başladı ve Orta doğuda sürecek. (ABD ve SSCB arasındaki savaşı 3. Dünya Savaşı olarak sayarsak.)

Yeni Muhafazakârlar ve Felsefeleri

ABD’de uygulanan demokrasinin bütün ülkeler açısından en ideal bir yönetim tarzı olduğu; dünyaya demokrasinin, özgürlüğün yayılması gerektiği ve bu görevin Tanrı tarafından ABD’ye verildiği; bir zamanlar nasıl Almanya ve Japonya’ya özgürlük götürdülerse, şimdide aynı misyonun, başta orta doğuda ve başka bölgelerde uygulanması gerektiği; Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra, ABD’ye meydan okuyacak bir gücün kalmamasından dolayı, ABD’nin liderliğinde (Roma İmparatorluğu gibi) tek kutuplu bir dünyanın kurulması gerektiği; diktatör (düşman) rejimlerin askeri müdahalelerle değiştirilmesi; başta İsrail olmak üzere, müttefiklerine her türlü desteğin verilmesi ve ABD’nin dış politikada aktif, müdahaleci bir rol üstlenmesi gerektiği görüşünü savunuyorlar.

Yeni muhafazakârlara göre, Amerika’nın önderliğinde kurulan tek kutuplu dünya bir şirket gibi yönetilecektir. Bu şirketin genel merkezi ve genel müdürü ABD’de bulunacak, diğer ülkelerde bu şirketin şubeleri ve liderleri de şube müdürü konumunda olacaktır. Yeni muhafazakârlara göre ‘’güçlü bir İsrail (soğuk savaş döneminde) Sovyet nüfuzu karşısında, ondan sonra da orta doğu’da radikal İslam’a karşı ABD’nin stratejik güç noktasıdır.’’

Yeni Muhafazakârlar ve 11 Eylül

11 eylül saldırısı sonrası, ABD, geleneksel dış politika stratejisi olan çevreleme (containment) ve caydırıcılık (deterrence) stratejisini terk etmiş; yerine, bunların savunduğu önceden müdahale (preemption) stratejisini uygulamaya başlamıştır. Yeni muhafazakarlar 11 Eylül sonrası düşmanı ‘’terörizm’’ olarak tarif etmiş ve gerekirse bu savaşın 100 yıl süreceğini söylemişlerdir. Yeni Muhafazakarların önde gelen ismi Richard Perle ise bu savaşı 4. Dünya savaşı olarak nitelendirmektedir.

Richard Perle ve diğer ABD yetkililerinin söylediği gibi, sırada Suriye, İran ve Suudi Arabistan, hatta Mısır bulunmaktadır. ABD bundan böyle, tehdit olarak algıladığı ‘’serseri devletler’’e, kendisine herhangi bir saldırıda bulunmasa dahi müdahale etmeyi, diğer bir deyişle, kendisi için potansiyel tehlike olarak addettiği ülkeleri vurma hakkını da kendisinde görmektedir. ABD’nin ‘’Serseri Devletler’’ olarak gördüğü ülkeler, ortadoğu’da bulunmaktadır. Dünyanın başka kıtalarında ‘’serseri devletler ‘’yok mudur?

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE AMERİKA

Soğuk savaş dönemindeki Sovyet tehdidine karşı, Amerikan korumasına ihtiyaç kalmadığı için, Amerikan hegomanyası da zayıflamaktadır. Soğuk savaş zamanı, bölgede Sovyetlerle diktatör kapma savaşına giden Amerika’nın, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, bir zamanlar destek olduğu bu ülkelere şimdi ‘’demokrasiye geçin’’ demesi, BOP ile Amerika’nın zayıflayan bu hegomanyasını güçlendirecektir.

ABD, daima kendisini bir şeyin karşıtı olarak tanımlamıştır. Bu ‘’düşman’’ anlayışı, aynı zamanda Amerikan kimliğini şekillendirmiştir. Bir zamanlar ‘’komünizm’’ e karşı mücadele eden ‘’kapitalist’’ ülke olarak tarif eden Amerika, 11 Eylül saldırıları sonrası şüphesiz bu sefer kendisini ‘’küresel terörizmle mücadele eden’’, ‘’liberal demokrasiyi yayan ülke’’ olarak tarif edecektir.

Şüphesiz, Amerika’nın bu yeni kimliği, Amerika’nın dış politikasına da etki etmiştir. Zira, 11 eylül sonrası, ‘’Amerika’nın yeni güvenlik stratejisi’’nden çıkan ‘’önleyici vuruş’’, ‘’serseri devletler’’ ve ‘’şer ekseni’’ gibi söylemlerle şiddet yanlısı olacağını Afganistanda ve Irakta gösteren Amerika, hedefe Pentagon’un şahinleri (Neo-Cons-Yeni Muhafazakarlar) Wolfowitz, Perle ve Rumsfeld’le ulaşamayacağını anlayınca, onun yerine Gürcistan’da uygulanan ve başarılı olan ‘’kadife devrimin’’ mimarları (ılımlı dış politikayı savunan), Dış işleri Bakanlığından James Baker- Powel ve Soros’un fikrini benimsemiştir. Aslında uygulanan, aynı hedefe ulaşmanın farklı üslubudur. Şiddet kullanarak hedefine ulaşamayacağını anlayan Amerika’nın dış politikasını belirleyenler, şimdi aynı hedefe ulaşmak için yumuşak bir üslup uygulayacaklardır. Diğer bir deyişle, bu projenin uygulamaya geçmesi, bir şirketler ülkesi olan Amerika’nın (Petrol ve Silah Şirketlerine karşılık diğer sermaye sahibi şirketlerin) Rumsfeld-Perle-Wolfowitz’e karşı James Baker-Powell-Soros’un zaferidir. Siyasi açıdan ise, Dışişleri Bakanlığı’nın Savunma Bakanlığı’na karşı bir zaferidir.

Büyük Ortadoğu Projesi ile Amerika şunları hedeflemekte:

  • Amerikan dış politikasının değişmez stratejisi olan petrol ve enerji kaynaklarını kontrol altına almak.

  • Bu ülkelerin ‘’liberal ekonomi’’ye (serbest piyasaya) geçmeleri ile kendi pazar şansını artırmak.

  • Her yıl 2 milyar dolar yardımda bulunduğu öne sürülen İsrail’in, bu proje ile bölge ülkelerinin demokrasiye geçmeleriyle güvenliğinin sağlanması.

  • Irak Savaşı sonrası, dünya kamuoyunda yükselen Anti-Amerikancı söylemleri demokrasi söylemiyle bertaraf etmek.

  • Radikal İslamcı örgütlerle, demokratik söylemlerin sık sık kullanılarak bölge ülkelerinin mücadele etmesini sağlamak.

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ ve AMERİKA’NIN YENİ KİMLİĞİ

BOP, Batı’nın, ferdiyetçilik, insan hakları, demokrasi, siyasi ve iktisadi liberalizm ve din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gibi değerlerinin ortadoğuda ve Ortodoks Hıristiyan aleminde yayılması ve bu ülkelerde uygulanması projesidir.

Amerika, kendisini hep düşmanına göre tarif eden bir ülke olmuştur. Bu nedenle soğuk savaş dönemi ‘’komünizmle mücadele eden, özgürlük ve demokrasi yanlısı’’ bir ülke olarak kendisini tarif eden Amerika, Soğuk savaşın sona ermesiyle, kendisini tarifte zorlanmıştır. Amerika, 11 Eylül saldırılarıyla yeniden kendisini tarif etmiştir. Bu sefer, kendisini ‘’küresel terörizmle mücadele eden’’ bir ülke olarak tarif etmiştir.

ORTADOĞU VE KİTLE İMHA SİLAHLARI

ABD’nin Irak’ı işgal için öne sürdüğü gerekçelerden bir tanesi de, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasıydı. Ancak ABD, Irak’ta kitle imha silahlarını bulamamıştır. Irak’ın işgali için gerekçe gösterdiği diğer sebepse ‘’demokrasi’’ idi. Ortadoğu’daki İslam toplumlarının yaşadığı ülkelerin nükleer silahlanmaya gidişindeki ana sebep, İsrail’in sahip olduğu nükleer silah gücüdür.

Ortadoğu’da kitle imha silahlarına sahip olma mevzusu, Batı’nın çifte standardının en bariz göstergesidir. İran ve Irak’ı kitle imha silahı olmakla itham eden Batı, özellikle de ABD, söz konusu İsrail olunca kelimenin tam anlamıyla sessizliğe bürünmektedir.

VANUNU ve İSRAİL’İN NÜKLEER SIRLARI

İsrail’in nükleer sırlarını, 5 Ekim 1986 tarihinde, The Sunday Times’in aracılığıyla dünya kamuoyuna ifşa ettiği gerekçesiyle, 18 yıla mahkûm olan Mordechai Vanunu, Aşkelon’da bulunan Şikma hapishanesinden 21 Nisan 2004’te serbest bırakıldı.

thesundaytimes

Mordechai Vanunu Kimdir?

Vanunu, 1976 Kasım ayında Dimona Nükleer reaktör merkezinde teknisyen olarak göreve başlar. Dimona’daki görevi 1985 Ekim’ine kadar devam eder. Ekim 1985’te işine son verilen Vanunu, aldığı 7 bin dolarlık tazminatla dünya turuna başlar. 1986 Temmuz’unda gittiği Avustralya-Sidney’de, Vanunu, din değiştirerek Musevilikten Hıristiyanlığa (Baptist) geçer. Avustralya’da tanıştığı birisi vasıtasıyla da Londra’ya geçer ve Dimona tesislerinde çalıştığı yıllarda gizlice çektiği fotoğrafların The Sunday Times’da yayınlanması için görüşmelerde bulunur. MOSSAD, bir bayan ajanını kullanarak Vanunu’nun Londra’dan Roma’ya gitmesini sağlar. Vanunu, Roma’ya vardığında (30 Eylül 1986) ilaçla uyutularak kaçırılır. 5 Ekim 1986 tarihinde, The Sunday Times gazetesi Vanunu’nun, Dimona nükleer tesislerinde çektiği fotoğrafları ve Vanunu’un verdiği bilgileri ‘’İsrail’in nükleer cephanesinin sırları’’ başlığı ile yayınlar.

The Sunday Times’da çıkan yazıda, Vanunu, İsrail’in Dimona nükleer tesislerinde her yıl 10 ile 12 adet arası nükleer bomba ürettiğini söylüyor ve İsrail’in halihazırda (1986’da) 200 adet nükleer bombaya sahip olduğunu iddia ediyordu. Ayrıca Vanunu, İsrail’in elinde, yaşayan her canlıyı öldürdüğü halde, fiziksel tahribat yapmayan nötron bombaları ve ‘’kıyamet günü silahı’’ olarak adlandırılan hidrojen bombalarının da olduğunu söylüyordu.

1999 yılında ise, İsrail’in sahip olduğu nükleer bomba sayısının 400’ü geçtiği iddia ediliyordu. Ayrıca İsrail’in, Arapların taşıdığı hâkim genlerin kullanılarak üretilen bakterilerle, bu genleri taşıyan Arapları öldürecek etno bombalarını da ürettiği bildirilmektedir. İsrail’in bu denli nükleer güce sahip olmasında, şüphesiz ABD ve Fransa’nın yanı sıra İngiltere’nin de katkısı vardır.

PETROL

Petrol ve diğer enerji kaynaklarının güvenliği ve ucu bir şekilde piyasaya sürülmesi ABD’nin temel dış politikalarındandır. Dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervlerinin 3’te 2’si ve son 10 yılda bulunan kanıtlanmış petrol rezervlerinin %90’ı büyük ortadoğuda, özellikle de İran Körfezinde yer almaktadır.

ABD, 1980’de ilan ettiği ve başkan Carter’ın ismiyle anılan ‘’Carter Doktrini’’ ile, herhangi bir dış gücün Basra Körfezine egemen olmaya kalkışmasının, ABD’nin hayati güvenlik çıkarlarına saldırı anlamına geleceğini ve bu saldırıya karşı koymak için ABD’nin askeri güç de dahil olmak üzere, gereken her türlü önleme başvuracağını açıklamıştır. ABD, dünya petrolünün 4’te 1’ini tüketmektedir ve kullandığı petrolün %52’sini ithal etmektedir. Bu nedenle, ABD’nin enerji güvenliği, Petrol üreten ülkelerin güvenliğine ve istikrarına bağlıdır.

Daha fazla bilgi için Abdullah Şahin’in Truva Yayınlarından çıkan Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye adlı kitabını mutlaka edinmenizi tavsiye ederiz.