Dil Sosyoloji

Üniversitede Bilim Dili

“Hazırlanmakta olan kitaptan.”

Bilimin bir unsurunu, bilim dili veya bilimin terminolojisini alalım. Türkiye’de temel bilimler eğitimi ve dilinin macerası bu konuda yaşadığımız karmaşaya güzel bir misaldir.

Ziya Gökalp de Yahya Kemal gibi “Beyaz Türkçe” denilen dil politikasına taraftardır. Türkçeleşmiş Türkçedir der. Ancak ilmî terimlerde Arapça’dan türetme yapabileceğimizi söyler. (Dikkat “terimler” diyoruz. Kelimeler değil. ) Gökalp bunu söylerken Türkiye’de tıptan kimya ve fiziğe bu zaten yapılmaktaydı. Rahmetli tarihçi Tahsin Yılmaz Öztuna’nın katıldığım Ankara Perşembe sohbetlerinden birinde konu bilim dili idi. Biraz da hayıflanarak, “Türkçe ne zaman bilim dili oldu ki?” demiştim. Öztuna, 20. Asrın başında Kahire’de yayınlanan bir tıp kitabının tamamen Türkçe olduğunu söylemiş, bu da benim ifademdeki kötümserliği bir nebze dağıtmıştı. Gerçekten Türkçe’nin Arapça’dan ve Farsça’dan türettiğimiz, fakat Arapların ve Farsların kullanmadığı, yabancı oldukları bir tıp terminolojisi vardı. Tıpkı bugünkü İngilizce bilim terminolojisinin büyük çapta Latince ve Yunanca’dan türetildiği gibi: Compute ~ computare , calculate ~ calculo…  Aslında hemen bütün dillerde “terim”, o dilde yaşayan “kelime”den türetilmez. Çünkü terim, sadece tek anlamda kullanılmalı, çağrışım yapmamalıdır. Bu birçok soyut kavram için de doğrudur. Bir dilin terimleri, soyut kavramları, komşu bir dilin, genellikle aynı kültür çemberindeki bir dilin somut kelimelerinden alınır. Meselâ “calculus”, İngilizce’de bir soyut kavram, bir terim. Alındığı Latince’de ise tespih gibi saymakta kullanılan taşların her biri.

Bugün bu eski terminolojimizi bıraktık. Onların yerine İngilizcelerini, İngilizce vasıtasıyla Latince ve Yunancalarını kullanmaya başladık.

Eski fizik ve kimya terimlerimiz de vardı, fakat Gökalp’in dediği gibi Arapça’dan türetilmişti. Bu terimleri duyan belki de son nesil benimkiydi. 1981-1986 yılları arasında Suudî Arabistan’ın Petrol ve Maden Üniversitesi’nde hocalık yaparken Mısırlı bir profesör arkadaşım, Arap üniversitelerinin birinci sınıfları için Arapça kimya kitabı yazıyordu. Birkaç konuşmadan sonra benim Arapça kimya terimleri bildiğimi hayretle fark etti. Hayretle, çünkü bu terimler Arapça’da yoktu. Onlar aslında bizim türettiğimiz, Gökalp tipi terminolojiydi.  Meselâ Gökalp’in kültür yerine kullandığı hars kelimesi de böyledir ve tamamen bizimdir, Gökalp’in buluşudur. Tıpkı Namık Kemal döneminin “vatan” ve “hürriyet” terimleri gibi. Arap arkadaşım bir gün destile suyun ~ damıtılmış suyun Arapçasını bana sorar, “ma-yı mukata” cevabıyla neşe içinde yanımdan ayrılırdı. Tahlil, mahlul, sulp (katı), taktir (damıtma) hep onu sevindiren terimlerdi. Ama hepsi tutmuyordu; meselâ berrak olmazdı, çünkü yaşayan arapçada berrak, parlak manasına geliyordu. Fakat kristal yerine billur, precipitation (çökelme) yerine teressüb gayet uygun düşüyordu.

Bizim kimya terimlerinde olup biten ilginçtir. Kimyanın Türkçe terimleri  büyük çapta, Hitler’den kaçıp İstanbul Üniversitesi’ne gelen bir Alman hocanın, Fritz Arndt’ın eseridir. Arndt, yukarıda bahsettiğim Arapça’dan türetme— fakat Arapça’da bulunmayan— terimler yerine Türkçelerini getirdi. Fakat bilim adamı olduğu için bu işi bilimle ters düşmeden yaptı. Onun Umumî Kimya kitabı, benim Kimya okumaya başladığım 1962 yılında bile bizim bir elin parmaklarından az üniversitemizde standarttı. Çünkü bizim öğrencisi olduğumuz profesörler o kitabı okumuştu. Ancak bir sıkıntı vardı, Arndt’ın kitabı piyasada yoktu. Türkiye’de kimya okutulan her üniversite şehrinde— ki o tarihte bunlar İstanbul, Ankara ve İzmir’den ibaretti— o kitap bir yerlerden genellikle çalınarak edinilmiştir. Prof. Arndt çoktan ülkesine dönmüş ve emekli olmuştu. Kitabın yeni baskılarına da izin vermiyordu, çünkü kitaptaki bilgiler eskimişti.

İstanbul, o geleneğin devamı olan Ankara, oradan İzmir (Ege Üniversitesi) ve İzmir’den tekrar İstanbul (İTÜ Kimya Mühendisliği Bölümü) Arndt’ın geleneğini sürdürürken ODTÜ çok farklı bir aşı ile yola çıktı. ODTÜ’nün hocası da öğrencisi de bu Türk kimya ve fizik terminolojisinden habersizdi. O yıllarda ODTÜ öğrencileri büyük çapta kolejliydi ve orta öğretimlerinde de Türkçe temel bilim okumamışlardı. ODTÜ’de yetişen hocalar Türkiye’ye dağıldı. Birçok geleneksiz yeni üniversiteye ABD-İngiliz geleneğinin aşısını yapanlar bunlardır. Fakat onlar Türkçe terminolojiyi bilmediklerinden, hem Türkçe’de hem kimya ve fizikte ciddî hatalar yapan bir başka kaynağa, dilciliğinden ziyade devrimciliği ile ün yapmış, aslında dilden de bilimlerden de pek haberdar olmayan eski Türk Dil Kurumu’na yöneldiler ve çözünmeye erime, sıcaklığa ısı demekteki yanlışlıkları alıp sürdürdüler. Bunlar maalesef bugün piyasaya hâkim olmuş vahim hatalardır. Bu hal ise bizim bilim terminolojimizden yeni yeni yeşeren Türkçeyi tamamiyle kovmuş ve yerine İngilizceyi getirmiştir. Gerçekten sıcaklık ısı değildir. Sıcaklık dereceyle, ısı kalori ile ölçülür. Çözünmeye erime derseniz, erimeye de ergime demek zorunda kalırsınız! Halbuki kar ve buz erir… Tuz suda çözünür! Bir ithal aşı ve yerli devrimci bir tavır sayesinde 21. asırda hâlâ bir temel bilimler terminolojisine sahip değiliz. Hâlâ televizyonlarda yarın ısının artıp 20 dereceye çıkacağını söylüyoruz; çocuklarımız buzun sıfır derecede ergidiğini okuyor! Ama hava ısınınca buzların eridiğini de bal gibi biliyor.

Arndt eski terminolojimize de hâkimdi anlaşılan veya onları bilen Türk meslekdaşları bu konuda ona destek veriyordu… Bu bilgiyledir ki “hal”i “çözme, çözülme”, “tahlil”i, “çözümleme”ye çevirebilmiştir. Eski terminolojimizde destilasyon yerine kullanılan “taktir” ve “takattur”, damla anlamındaki “katre”nin fiil köküdür. O halde biz de damla’dan damlatma, yok olmadı, damıtma yapabiliriz. Öyle de yapmıştık.  Buz erirdi ama şeker suda çözünürdü, elde edilene çözelti, şekere çözünen, suya çözücü denirdi. Çökme ile elde edinene çökelti, termometreyle ölçtüğümüze sıcaklık, kalori ile değerlendirdiğimize de ısı diyorduk. Bunlar unutulunca yerlerine solution, heat, temperature, distillation geldi. Bu da bilimin plaza dili! Böyle konuşanlar kendi bilgisizliklerinin farkında değillerdi ve ne kadar “öztürkçe” konuşmayı arzu etseler de Türkçe’nin bilim yapmaya yetersizliğinden ötürü böyle konuştuklarını zannediyorlardı. Asıl sebep geleneğin yaşatılamamasıydı hâlbuki.