Dil

Yazı Sistemleri

İnsanlar bilgi, duygu ve düşüncelerini söz ile aktarırlar ve evreni bildikleri söz ölçüsünce algılayıp anlayabilirler. Yazı da “sözün” bir yere tutturularak saklanması yöntemlerinden biridir.

Dünya tarihi açısından yazı dediğimiz şey birkaç tasnife ayrılır. Türkiye’de genel olarak hepsine alfabe mantığıyla yaklaşılıyor olmakla birlikte, aslında bütün yazı dizgeleri alfabe değil. Bu yazı, yazı dizgeleriyle ilgili tam bir bilimsel yazı değil. Ancak doğru bir anlayışın oluşması için yazı sistemleri ile ilgili iyi bir bilgi sağlaması amacıyla yazıyorum.

Yazı dizgelerini önce ikiye ayırmak gerekiyor. Bunlardan birincisi “anlam değeri olan” ikincisi de “ses değeri olan” dizgedir.

Anlam değeri olan dizge olasılıkla önceleri ancak belirli imleçler olarak kullanılan çizimlerin, zaman içinde sıralanıp daha ince ayarlı bir anlatıma dönüşmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu öbekte yazı için kullanılan imler, görüntü olarak benzetildikleri kavramlara karşılık gelirler. Dolayısıyla bu dizgede yazılan herhangi bilgiyi, her dil kendi sözleriyle okuyup anlamlandırabilir. Örneğin söz konusu im “güneş” imi ise, bunu İngiliz “sun,” Fransız “soleil,” Arap “şems,” Moğol “naran,” Türk de “güneş” diye okuyacaktır.

Bu kapsam altında almak istediğim ilk örnek Latince “pictographic” denen tür. Bu yazı türünde belirli resimler yapılıyor. Bunun Naxi, Aztec dillerinde örnekleri var. Çizilen bu resimler anlamlandırılarak

Bir resim yazısı "piktogram" örneği
Bir resim yazısı “piktografik” örneği

okunuyor. Ama çoğu zaman anlam okuyanın yorumuna bağlı olduğu için yazan ile okuyanlar arasında ortak anlayış olması gerekebilir.

Mısır tarihinden bildiğimiz “heiroglyphic” denen yazı, bu resim imlerinin daha sistemli biçimde anlamlandırılıp sıralanması biçiminde işler.

“Logographic” ya da “ideographic” denen tür ise, imin temsil ettiği biçimden çıkıp, artık ancak o yazıyı bilenlerin tanıyacağı bir biçime girmesi biçiminde işler. Mezopotamya çivi yazısı ile Çin’in kanzısı bu tasnife girer.

İkinci bölüme giren dizgeler, önceki bölümdekilerden farklı olarak ses değeri taşır. Dolayısıyla diğerleri gibi görselin anlamı değil, ses değeri okunur. Bunun da kendi içinde birkaç ayrımı var.

Ses değerli yazı dizgelerinin ilk örneği Finike uyarlaması olan ve günümüzde dil bilimi çevrelerinde yaygın biçimde “ebced” olarak adlandırılan dizgedir. Bu dizgede genelde ünsüz, bununla birlikte birkaç ünlü im vardır. Bu imler ses sırasına göre yazılır ve okurken doğru biçimde seslendirmek için o dili ya da sözü biliyor olmayı gerektirir. İbrani, Arami, Süryani, Arap dizgeleri bu öbeğin örnekleridir.

İkinci sırada “alfabe” denen dizge bulunur. Bu dizgede her bir imin bir ses karşılığı vardır ve çoğunlukla ağızdan çıkan her ses bir imle karşılanmaya çalışılır. Çoğunlukla dememin nedeni, örneğin Almanca “deutsch” biçiminde yazılan sözün yaklaşık “doyç” gibi okunmasıdır. Yalnız, bu dizgede ebcedden farklı olarak yalnızca belli imleri yazıp araları okuyucunun doldurması gerekmiyor, zaten bütün boşluklar dolu olarak verildiği için okuyucunun imleri tanıyıp doğru sesleri çıkarması gerekiyor. Yunan, Kiril, Gürcü, Ermeni, Latin, Uygur dizgeleri bu öbeğin örnekleridir.

Üçüncü sıraya yaygın olarak “abugida” diye adlandırılan örnek girer. “Abugida” ebced gibi ünsüz imlerin yazılması ama doğru seslendirme için bazı ünlülerin gösterilmesiyle işler. Bu öbekteki dizgelerin çoğunda “a” sesi hiç yazılmaz, klasik Türkçe örneğinde olduğu gibi “a, e” sesleri ancak en sonda yazılır, diğer ünlüler ya ilk heceye göre gösterilir, ya da dile göre başka kuralları vardır. Bu öbeğe Negari ve türevleri (Sanskrit ve diğer Hint dilleri dizgeleri), Tibet-Burma dizgeleri ve klasik Türk yazısı girer.

Dördüncü olarak bir de “hece” diye adlandırılan bir dizge vardır. Bunda imler hece karşılığı ses verir. Eski Farsça, Japonların Kana yazıları, Nüşu, Yi dizgeleri bu öbeğe girer. Heceler çoklukla bir ünlü ile bir ünsüzden oluşmakla birlikte, üç ses karşılığı olan imler de olabilir.

Yukarıdaki bu ses dizgelerinin hepsi de her dile uyarlanabilir. Ama söz konusu dizgenin ilk hizmet ettiği dil ile uyarlayan dil arasındaki yapısal ayrımlar uyarlamanın başarı düzeyinde çok belirleyici etmen olarak karşımıza çıkar.

Altın Elbiseli Adam kurganından çıkan çömleğin üzerindeki yazı
Altın Elbiseli Adam kurganından çıkan çömleğin üzerindeki yazı

Peki, Türk yazı dili açısından durum nedir?

Türklerin yazıya geçmeden önce, ancak belki de “ben buradaydım,” ya da “bu benim,” mesajı vermek amacıyla kullandıkları damga (tamga bunun klasik Türkçesidir) denen imler kullandığı belli. Genel olarak boyların kullandığı ortak damgalar olmakla birlikte, örneğin Kağan’ın kullandığı teke damgası gibi kişisel damgalar da olduğunu anlıyoruz. Damgalar genellikle ay, gün, yay, bıçak gibi simgesel çizimlerden oluşuyor. Klasik Türk yazı dizgesinde kalın “y” imi yarım aya, kalın “s” imi akarsuya, kalın “t” imi dağa benzediği için, Türk yazısının bu damgaların zaman içinde ses değerlerinin kullanılmasıyla oluştuğunu düşünen dil bilimcilerimiz var. Ama “damga” sözü ses imleri değil, yalnızca kavram imleri için kullanılan bir adlandırmadır.

Kır toplumlarının çok eski çağlardan ses dizgeli yazı kullandıklarını öneren birçok bulgu var. Altın Elbiseli Adam’ın kurganından çıkan yaklaşık 2500 yıllık gümüş taş üzerindeki yazı bunun iyi bir örneği. Türkler yazı dizgelerine “ürüŋ baş” derler. Buradaki “ür” (“üre-” eyleminin kökü) tohum, köken, “öŋ” renk anlamına gelir ve ak sözünün saygı ifadesi olarak kullanılır. Bu adlandırmanın okuma-yazma bilen kişinin başının ak olacağı anlamında bir değer verme ifadesi olduğunu açıklamaya gerek yok. Çeşitli yerlerde “abece,” “abaça” gibi göreceğiniz adlandırmalar, günümüz Latin dizgesinden kaynaklanan çok modern, uydurma davranışların sonuçlarıdır.

“Ürüŋ baş” dizgesini oluşturan her bir ime “üsük” dendiğini Turpan dönemi Uygurca el yazmalarından öğreniyoruz. Bilge Kağan döneminde işlenmiş Türk yazısında dört ünlü, dört hece, yedi olağan ünsüz, üç koş ünsüz, on kalın ünlü ile yazılan ünsüz, on da ince ünlü ile yazılan ünsüz olmak üzere otuz sekiz üsük vardır. Uygur dizgesinde ise dört artı bir ünlü, on dokuz olağan ünsüz vardı. Zaman içinde diğer ağız ve dillerin de gereksinimlerine göre bu sayı arttı. Bunları günümüzde “damga/tamga” diye öğretmeye çalışanlar var. Oysa yukarıda geçtiği üzere damga görüntüsüyle “anlam değeri olan” imlere verilen addır. Ses değeri taşıyan imlere damga denmez.

Yazmak için kullanılan araca başından beri “üzük” deniyor. Bunun söz anlamı “kesik” ya da “keski” gibi kavrama karşılık geliyor. Taşa yazılan dönemde imler taş üzerine elbette sert uçlu bir keski ile işleniyordu. Dolayısıyla bu ad verilmiş olabilir. Turpan’da yazı malzemesi olarak kağıt kullanılmaya başladığında ise, inceltilip hafifçe yatay biçimde kesilerek dar bir en verilmiş ucu ile günümüzde de çokça gördüğümüz tipte kamışlar kullanılmış. Bunların bu kesik uçlarından dolayı “üzük” adlandırması sürdürülmüş olabilir. Ama her durumda yazan ana araca “üzük” deniyordu.

Kağıda yazılan dönemde imlerin kağıt üzerinde kalması için kullanılan koyu renkli sıvıya “beke/meke” deniyordu. O dönemde çeşitli yöntemlerle üretilen bu sıvıyı günümüzde “mürekkep” diye biliyoruz.

Mehmet Levent Kaya

Dilbilimci, yazar, çevirmen.
İlk roman : Çölde Dor; İkinci roman : Ölüöne
Türk Uygarlığının Yıldızları adlı belgeselin danışman ve editörü.

Yorumla

Yorum yazmak için buraya tıklayın...

Arşivler

Sosyal Medyada Bilimdili