Sosyoloji

İslam’da Devrim Olur mu: Ali Şeriati

İslam'da Devrim Olur mu: Ali Şeriati

İSLAM’A DEVRİMCİ BİR BAKIŞ: ALİ ŞERİATİ (1933 – 1977)

“Her yerde olan fakirlik açlık ya da açıklık değildir. Fakirlik para ve altına sahip olamama da değildir. Fakirlik, sahafta satılmamış bir kitabın üzerindeki tozdur. Fakirlik, kağıt imha makinasında gazete parçalayan bir bıçaktır. Fakirlik, arabanın camından dışarıya atılmış muz kabuğudur. Fakirlik yemeksiz geçirilen bir gece değildir;  fakirlik “düşünmeden” geçirilen bir gecedir.”

Nedense din insanların sorgulamaya ya da eleştirmeye korktuğu bir tabu. Oysaki Tanrı insanlığın sorgulaya sorgulaya bulduğu üstün bir varlık olarak gösterilmiştir hep bize. Duyduğumuz, okuduğumuz hikayelerde bir inziva, düşünce ve sorgulama hali vardır. Yani inanç aslında bize gökten zembille inmemiş; onu bizzat kendimiz bulmuşuzdur. Bu yüzden dinleri ve inançları sorgulamanın onlara körü körüne bağlanmaktan çok daha faydalı olduğunu düşünmüşümdür hep. Kur’an’ın ilk emri bize “Oku” der evet, peki “Oku”nun anlamı “Oku ve Uygula” mıdır yoksa “Oku ve Sorgula” mı? Tanrı’nın bize verdiği her organın bir işlevi varken, kendine sorgulamayı ve düşünmeyi adet edinmiş beyni susturmak nedendir? Mensubu olduğu din üzerine herkesten aykırı ve kafa karıştırıcı sesler çıkaran alimler neden hemen “zındık” ya da “kafir” olarak yaftalanır. Hangi insanın kafir hangi insanın mümin olduğunu bilebilecek bir tek Tanrı değil midir?  

Konuyu fazla dallandırıp budaklandırmadan bugünkü yazımın ana kahramanı Ali Şeriati’den bahsetmek istiyorum. Ali Şeriati 23 Kasım 1933 yılında İran’ın Sabzevar şehrinde doğup 19 Haziran 1977 yılında İngiltere’de ölen bir sosyalist, aktivist, düşünür ve yazar. İlk eğitimini milliyetçi bir alim olan babasından alıp eğitim hayatını Paris Üniversitesi’nde yaptığı doktorayla tamamlıyor. Her aykırı sesin başına geldiği gibi çok kereler hapse atılıp, çalışmaları engellenmeye çalışılıyor ama yılmıyor. Genellikle gençlerin ve aydınların katılımcısı olduğu konferanslar vermeye, insanları Öz’e davet etmeye devam ediyor. Verdiği konferansları da kitap haline getiriyor daha çok kitlelere ulaşabilsinler diye. Üniversitelerde hocalık yapıyor. Müziğin hep aynı enstrümandan dinletildiği bir ulusu farklı bir enstrümanla tanıştırıyor. Bulunduğu coğrafyada herkesin yapmaktan korktuğu ya da yapmayı aklının ucundan bile geçirmediği bir şey yapıyor ve inandığı dini sesli olarak eleştiriyor, sorguluyor. Bir tek inandığı din ile de kalmıyor, toplumu ve batıyı da katıyor işin içine… Uzun konferanslarını kimsenin bir cümlesini bile kaçırmak istemediği güncel, ilginç ve akıcı anlatımıyla süslüyor. İlgi çekiyor Şeriati ve hitap ettiği kesim günden güne büyüyor. Sonra bi yasak geliyor şah yönetiminden: “Şeriati artık konferans düzenlemeyecek, okullarda ders vermeyecek. Şeriati artık susacak!” Bu kararı sindiremiyor ve İngiltere’ye yerleşiyor. Yerleşiyor derken yerleşik bir hayata geçemiyor tabi. Sürekli bir kaçış halinde, SAVAK adlı İran’ın gizli istihbarat örgütünden kaçıyor. Sonunda İngiltere’nin de işbirliğiyle 19 Haziran 1977 tarihinde bulunduğu otel odasında SAVAK tarafından öldürülüyor (resmi raporlarda öldürüldü olarak değil, kalp yetmezliğinden öldü olarak geçiyor bu durum). 27 Haziran 1977 tarihinde ise Şam’daki Hz. Zeynep türbesinin yanında toprağa veriliyor.

Ali Şeriati

“Ben herkesi rahatlatmak için gelmedim. Ben rahatları rahatsız etmek için geldim. Ben esrar ve eroin miyim ki herkesi rahatlatayım. Ben yazılı cevapları olanlardan değilim. Eğer birisi gerçekten bir hizmet yapmak istiyorsa, rahat insanları rahatsız etmeli, suskunları konuşur, uysalları hareketli hale getirmeli, donuk insanlar arasında mücadele çıkarmalıdır.”

Güç elde etmek için sömürülen, savaş sebebi ilan edilen, insanları birleştirmek yerine ayrıştırmak için kullanılan, yanlış yorumlarla yanlış uygulanmaya telkin edilen, kulaktan duyma hurafelerle Öz’ünden uzaklaştırılan dine yeni bir bakış açısı getirerek ezberlediği cümlelerden başka fikir dinlemek istemeyen büyük bir kesimi rahatsız etmiştir Şeriati. Bunu da bilerek ve isteyerek yapmıştır. Ali Şeriati’nin fikirlerinin ne kadar doğru ne kadar yanlış; ne kadar uygulanabilir ne kadar uygulanamaz olduğu anlayıştan anlayışa farklılık gösterebilir. Bu da normal olandır. Ancak tabu olarak kabul edilmiş olgular için farklı sesler yükseltmek tamamen bir cesaret örneğidir. Bozulmalar eleştiriye açık olmayan; en önemlisi de kendisini eleştirmeyi bilmeyen toplumlarda başlar. Bozulmalar bağnazca sonradan öğrenilen fikirlere sıkı sıkıya bağlanmakla başlar. Toplumlar ya da insanlar tabular yaratan varlıklar olmak yerine düşünen ve üreten, yaşadıkları dünyaya ufacık da olsa bir fayda sağlayan varlıklar olmalılardır.

“Bir inanç geometrik şekil kazandığında, kendisinin en iyi anlatımını ya da anlatım dilini bulmuş olur. Bir geometrik şekil içerisinde anlatılıp betimlenebilen her inanç, mantıklı ve doğru olduğunu kanıtlamış olur. Çünkü dünyadaki en kesin bilimsel kavramlar, matematiksel kavramlardır. Felsefi ya da dini inançlarımızı geometri ya da matematik diliyle anlatabilirsek, hem kendi inancımızı anlatmada en iyi dili bulmuş, hem de inancımızın akli, bilimsel ve mantıklı olduğuna ilişkin en iyi dayanağı elde etmiş oluruz. Tartışmayı, cedelleşmeyi, asılsız kanıtlar ileri sürmeyi, zihin yormayı, benzetmelere girişmeyi -ki bunlar kanıtlama ve mantık bakımından güçsüzlüğün dilidir- gerektiren felsefe ve dinlerin tersine bunların yerine bu düşünsel, felsefi ya da dini, hatta edebi ve sanatsal öğreti için anlatım dili olarak matematikten yararlanılabilirse, o zaman bir öğreti hem anlatım bakımından başarılı, hem mantıksal kanıtlama ve mantıklı olma açısından başarılı olacaktır. Böylelikle o öğreti, bilimsel temellerinin bulunduğunu gösterir. Ayrıca; bir öğretinin anlatıldığı geometrik şekil, kendisinin doğal bir şekil olup olmadığını, normal ya da anormal bir şey olduğunu, uyumlu ve sağlıklı ya da birbirine girmiş uyumsuz bir yapıda olduğunu gösterir. Bir öğretinin bu geometrik yapısından, o öğretinin doğallık ve sağlık ölçüsü belirlenebilir.”

Dini, bilimi reddeden bir olgu yerine bilimle özleşen ve ilerleyen bir olgu olarak kabul etmek belki de şu an yaşanan tüm anlaşmazlıkları giderecek en geçerli yoldur. Din ile bilimi birbiriyle çatıştırdık hep, inançlı birinin bilimadamı/kadını olamayacağını, bir dine inanmanın bilimi ve bilimin kanıtladıklarını reddetmek olduğunu savunduk. Oysa bize “Oku”mamızı emreden bir din mutlaka bilimi kucaklayan bir dindir, bizlere matbaayı şeytan icadı olarak gösterip, bizlere kitaplar yaktıran bir din değil.

“Eleştirinin olmadığı yerde, putçuluk başlar.”
“Müslüman olamıyorsanız Marksist olunuz.”
“Düşünme, itaat et diyenlere değil; düşün, sor, sorgula diyenlere kulak ver.”
“Camide olup ayakkabılarımı düşünmektense, yolda yürüyüp Allah’ı düşünmeyi tercih ederim.”
“Sonradan ilahi adalet diye adaleti göklere çıkardılar ki, yeryüzünde ondan söz edilmesin.”
“Sadece devletin konuşma hakkına sahip olduğu bir memlekette hiçbir söze inanmayın.”

Fikirleri yüzünden ölmek zorunda kalmayan, fikirleri yüzünden susturulmayan, fikirleri yüzünden yargılanmayan ya da yaftalanmayan kaç insan vardır acaba? Kaç insan hiç anlaşılmaya çalışılmadan menfi çıkarlar doğrultusunda harcanmıştır? Kulaklarımızı kapatıp, at gözlüklerimizi takarak dünyaya bakmak yerine kendimizi etraflarını aydınlatan fenerlerden yapalım. Daha iyisini bulabilmek için daha çok okuyalım, daha çok araştıralım, daha çok sorgulayalım. Hem aklımıza hem kalbimize hem de ruhumuza hitap eden hayatlar seçelim kendimize. Bizden olmayanları, bize benzemeyenleri ayrıştırmayalım ve unutmayalım:

Fikir fikirden üstündür

ve
Şeriati Şeriati’dir.

Not: Tırnak içerisinde gösterilen tüm sözler Ali Şeriati’ye aittir.

Ali Şeriati’nin Mezarı

Kaynakça
http://www.aliseriati.com/

https://tr.wikiquote.org/wiki/Ali_%C5%9Eeriati