Sosyoloji

Toplumsal Algının Dışında Feminizm

Siyaset kuramlarının her biri feminizmin içinde ayrı ayrı temsil edilir. Yani liberal feminizm, Marksist feminizm, liberter feminizm, post-yapısalcı feminizm olarak ayrılmıştır. Bunların birleştiği nokta kadınların ezilmesine son verme amacıdır. Siyaset felsefesinin büyük çoğunluğu yakın zamana kadar cinsiyet ayrımcılığını savunmuş ya da kabul etmiştir. Cinsiyet ayrımcılığına ilişkin üç tane tez vardır. Bunlardan ilki cinsiyetlere duyarsız değerlendirmeye odaklanır, ikincisi ise kamusal-özel ayrımına odaklanır. İkisi de adalete ilişkin liberal kavrayışın erkek egemen eğilimli olduğunu savunur. Üçüncü tez ise adalete yapılan vurgunun kendisinin erkek egemen bir eğilimi yansıttığını ve kadınların çıkarına olacak bir kuramın adalet yerine özeni vurgulaması gerektiğini savunur.

Cinsiyet eşitliği ve Cinsiyet Ayrımcılığı

Yakın zamana kadar siyaset kuramcılarının çoğunluğu, kadınların aileyle sınırlanmasını ve kocalarına bağlı olmalarının “doğal bir yasa” ile belirlendiğini savunuyordu. Çağdaş kuramcılar, kadınlara yönelik bu varsayımı bırakıp onların da erkekler gibi kendi kaderlerini belirleyebilen ve adalet duygusuna sahip özgür ve eşit varlıklar olarak görmeye başlamışlardır. Böylece kamusal alana adım atmakta özgür olduklarını kabul etmişlerdir. Liberal demokrasiler de kadınlara eğitim, istihdam, siyasi görevlerden eşit düzeyde yararlanmasını öngören yasaları kabul etmişlerdir.

Fakat bu ayrımcılık karşıtı yasalar cinsiyet eşitliğini sağlayamamıştır. Cinsiyet ayrımcılığı faydaların ve konumların dağıtılmasında cinsiyetin keyfi kullanımı anlamına gelir. Örnek olarak, cinsiyetin yapılacak işle akılcı hiçbir ilişkisi bulunmamasına rağmen, bir kadının işe alınmamasıdır. Catharine MacKinnon, bunu cinsiyet farklılığına gönderme yoluyla haklı gösterilemeyecek ayrımcı bir durum olarak gördüğü için cinsiyet ayrımcılığına ilişkin “farklılık yaklaşımı” olarak adlandırır. Cinsiyet ayrımcılığı yasaları, ırk ayrımcılığı yasalarına benzer ve cinsiyete kör bir toplum yaratmayı amaçlar. Bir toplum, yararların dağıtılması sürecinde ırk ya da cinsiyet karıştırılmadığında ayrımcı olmayacaktır. Fakat toplumun tümüyle cinsiyet körü olması çok zordur. Çünkü hamilelik döneminde kadınlara sosyal yardım sağlayan veya sporları cinsiyetlere göre ayıran bir toplum cinsiyete kör olamaz. Bu cinsiyete göre farklılık adaletsiz değildir. Tuvaletlerin ırklara göre ayrılması ayrımcılıktır fakat aynı şey cinsiyete göre ayrılmış tuvaletler için düşünülmez. Farklılık yaklaşımı, cinsiyetlere farklılıkları gözetir biçimde davranmanın bazı meşru örnekleri olduğunu kabul eder, fakat bu farklılıkları gözeten meşru davranışların çok az, keyfi davranışların çok yaygın olduğunu söylerler.

Farklılık yaklaşımının ahlaki temeli, kadınların da erkeklerin ulaşabildiği şeylere ulaşmasını sağlamaktır. Ayrıca farklılık yaklaşımı var olan toplumsal yardımlar ve konumlardan yararlanma ya da bunlar için rekabete görmenin cinsiyete duyarsız ilkelere bağlı olmasını da getirmiştir. Bunun sonucunda kadınların çalışma ve eğitim hayatına girmesi sağlanmıştır.

Farklılık yaklaşımı cinsiyet eşitliğini; kadınların, erkeklerin tanımladığı roller için cinsiyetlere duyarsız kurallar çerçevesinde rekabet edebilir olmasıyla açıklar. Fakat böyle bir durumda eşitlik sağlanamaz. Cinsiyeti dikkate almayan bir rekabet söz konusu olsa bile bu rollerin erkekler tarafından erkeklere uygun şekilde tanımlanmıştır. Örnek olarak, itfaiye veya polislik gibi işlere giriş boy ve kilo gibi kurallarla ilgilidir. Bu kurallar görünüşte cinsiyeti dikkate almaz, fakat genelde erkekler kadınlardan daha uzun ve ağır olduğu için bu kurallar birçok kadının bu görevler için başvuru yapamamasını sağlar. Bu kuralların meşruiyeti kullanılan teçhizatın belli bir uzunluğu ya da gücü gerektirdiği şeklinde savunulur. Bu noktada bu teçhizatın neden 1,60’lık insanlar için değil de 1,75’lik insanlar için tasarlandığını sorulur. Bu teçhizatı tasarlayan kişiler de bunların erkekler tarafından kullanılacağını düşünüp ona göre tasarlamıştır. Fakat bu zorunluluk değildir, aynı teçhizat daha kısa insanlara göre de tasarlanabilir. Bu sorun, yapılacak işin gereklerinin, bu işin erkeklerce yapılacağı düşünülerek en başta erkeklere göre tasarlanmasıdır. Bu yüzden cinsiyet eşitliğini sağlamak için bu işler kadınların da bu işi alabileceği düşünülerek yeniden tasarlanmalıdır.

Bir diğer örnek ise cinsiyetlere duyarsız bir yaklaşımla, aranan kişinin okul öncesi çağdaki bir çocuğun bakımından sorumlu olmamasını gerektirmesi ile ilgilidir. Toplumda çocuklara kadınların bakması gerektiği düşüncesi olduğu için erkekler işi alma konusunda bu açıdan daha avantajlıdır. İşveren birini işe alırken cinsiyete duyarsız olsa bile, iş hanımları evde çocuklara bakan erkekler tarafından üstlenileceği düşünülerek tasarlandığı için cinsiyet eşitliği yoktur. Janet Radcliffe-Richard; bir grup bir şeyden yeterince uzun süre uzak tutulursa, bu tür eylemlerin, dışarıda bırakılan gruba ters düşecek biçimde gelişmesi ihtimali çoktur, demiştir ve ‘eğer kadınlar toplumda işlerin yürütülmesine en başta tümüyle katılmış olsalardı, iş ve çocuk bakımını birbirine uygun düşecek şekilde düzenlenmenin yolunu bulmuş olurlardı.’ diye eklemiştir.

Bir toplum, konumları ne kadar cinsiyetçi şekilde tanımlarsa farklılık yaklaşımı eşitsizlikleri belirlemekte o kadar yetersiz kalır. Doğum kontrolü ve kürtajın yasaklandığı ve ücretli işlerin çocuk doğurup yetiştirmekle uyumsuz olduğu bir toplumda, kadınlar çocuk sahibi olmamalarını sağlayacak yasal araçlardan yoksun olarak hem çocuk büyütüp hem çalışamayacaklardır. Bu yüzden düzenli gelire sahip bir erkeğe bağımlı duruma geleceklerdir. Kadınlar bu desteği kazanabilmek için erkekler için çekici olmaya çalışacaklar ve iş becerisi kazanmak için erkekler kadar sıkı çalışmayacaktır. Erkekler de kişisel güvenliklerini iş becerilerini arttırarak sağlayacaktır. Sonuçta erkekliğin para kazanmak ve kadınlığın da erkeklere cinsel ve ev içi hizmet ve çocukların bakımıyla tanımlanan kültürel kimlikler sistemi ortaya çıkar. Bu durum erkeğin evlilikte daha çok denetim sahibi olmasına yol açar.

Kadınların bastırılması, cinsiyet temelinde akıl dışı bir farklılık gütme sorunu değil, kadınların sistematik olarak dezavantajlı konumda bırakıldığı bir erkek egemenliği sorunudur. MacKinnon, cinsiyet eşitliğine ilişkin olarak cinsiyet farklılıklarının dezavantaj olmamasını sağlamayı amaçlayan egemenlik yaklaşımını önermiştir. Farklılık yaklaşımı, cinsiyet eşitsizliğinin sadece erkekler ve kadınlar arasında gerçek farklılıklar varsa haklı olabileceğini söyler, egemenlik yaklaşımı ise cinsiyet farklılıklarının asla bir eşitsizlik ya da erkek egemenliğinin kaynağı olarak kullanılamayacağını söyler.

Sorun egemenlik olduğu için, çözüm sadece ayrımcılığın olmaması değil, iktidarın var olmasıdır. Yani eşitlik yalnızca erkeklerin tanımladığı rolleri alabilmek için fırsat eşitliğine sahip olabilmek değil, kadınların tanımladığı roller veya hem erkeklerin hem de kadınların üstlenmekte çıkar görebileceği cinsiyetçi olmayan roller oluşturmak için eşit iktidara sahip olmak gerekir. İktidar eşitliğinin sağlandığı bir durumda erkek işlerini kadın işlerinden daha üstün olarak tanımlayan bir toplumsal roller sistemi oluşmayacaktır. Birçok feminist, sorunun ilkelerde olduğu görüşünü savunur. Eşitlik ilkesi kadınların bastırılmışlığını göremeyecek biçimde yorumlandığını söylerler ve bu bastırılmışlığa karşı savaşımın, adaleti eşitlik terimiyle yorumlama düşüncesinden vazgeçmemizi gerektirdiğini öne sürerler. Elizabeth Grosz, kadınların toplumsal rolleri yeniden tanımlamakta özgür olabilmeleri için amaçların en iyi şekilde eşitlik siyasetiyle değil, özerklik siyasetiyle tanımlanabileceğini söylemiştir. Özerkliği ise kişinin kendini, kendi seçtiği terimler çerçevesinde görmesi olarak tanımlamıştır.

Cemaatçilik de liberterlik de egemenlik yaklaşımını reddedebilir. Çünkü bu yaklaşım insanların toplumsal rollerini bazı cemaatçilerin karşı çıkacağı biçimde sorgulayabileceğini öne sürer ve liberterler farklılık yaklaşımının gerisindeki biçimsel ayrımcılığa karşı olma ilkesine dahi karşı çıkarlar. Liberterlere göre işverenlerin, işleri uygun gördükleri biçimde tasarlamakta özgür olması gereklidir. Bir işveren kadınları işe almak istemiyorsa, mülkiyet hakkını meşru biçimde kullanmış olacaktır. Liberal ilkeler ve farklılık yaklaşımı arasındaki farklar belirgindir. Liberalizmin özerkliğe ve fırsat eşitliğine, isteklere duyarlı ve yeteneklere duyarsız bir kaynak dağılımına verdiği önem, geleneksel cinsiyet ayrımını görünürde dışlar. Mevcut toplumsal rollerin cinsiyete dayalı olarak belirlenmiş olmasının, Rawls’un başlangıç durumundaki sözleşmeciler tarafından neden bir adaletsizlik olarak görülmediğinin gerekçesi yoktur. Rawls bu konu hakkında hiçbir şey söylemez. Başkaları, Rawls’un tezinin mantığının radikal bir reformu gerektirdiğini savunur. Karen Green, sözleşmecilerin eşit özgürlükteki çıkarlarının ev içi işlerin yeniden dağılımını gerektirdiğini savunmaktadır. Susan Okin ise sözleşmecilerin cinsiyet farklılıklarını gözeten sisteme karşı hem ev işindeki eşitsiz iş bölümünü hem de cinsel nesneleştirmeyi ortadan kaldıran bir karşı çıkışta diretmesi gerektiğini söyler.

Kamusal ve Özel

Cinsiyet eşitsizliğine ilişkin olarak egemenlik yaklaşımını benimsersek temel sorunlardan biri, ev içi iş bölümünün eşitsiz dağılımı ile ilgili olacaktır. Siyaset felsefesindeki temel kuramcılar aile ilişkilerini adalet ilkesiyle değerlendirmemişlerdir. Klasik liberaller, ailenin biyolojik olarak belirlenmiş birim olduğunu, adaletin ise sadece aileler arasında bulunduğunu varsaymıştır. Bu yüzden doğal eşitlik, ailenin temsilcisi olarak babanın eşitliğidir ve toplum sözleşmesi ise aileler arasındaki ilişkileri yönlendirir. Adalet, erkeklerin kendi arasında uzlaştığı toplumsal kurallara göre karşı karşıya geldiği kamusal alana ilişkindir. Aile ilişkileri ise mahremdir.

Çağdaş kuramcılar, kamusal alanda sadece erkeklerin etkin olması görüşünü kabul etmezler. Fakat bu şekilde bir cinsiyet eşitliği onaylasa bile, bu eşitlik aile dışındaki ilişkilerle ilgili olacaktır. Aile içindeki ilişkiler görmezden gelinir. Örneğin John Stuart Mill, kadınların da bütün işlerde erkekler kadar başarılı olabileceğini söylerken, onların ev işleriyle uğraşmaları gerektiğini varsaymıştır. Ailede içindeki cinsiyete dayalı iş bölümünün, hukukla değil genel geleneklerle oluştuğunu ve bunun iki kişi arasındaki en uygun iş bölümü olduğunu söyler. Diğer çağdaş kuramcılar da Mill ile benzer görüşlere sahiptir.

Kadınların ev işlerini yapmak zorunda olması onların düşük ücretli, yarım gün işlere yönelmesine neden olmuştur. Bu olumsuz durum ortadan kaldırılsa bile kadınlar için eşitsiz durum devam edecektir. Çünkü kadınlar aile ve kariyer arasında erkeklerin karşılaşmadığı bir seçim yapmak zorundadır. Eğer evlilik kariyer açısından kaçınılmaz bazı sonuçlar doğuruyorsa, bu sonuçları erkekler ve kadınlar eşit derecede üstlenmelidir. Erkekler ve kadınlar ev işlerini paylaşsalar bile, ev içi işlerin değersiz görülmesi kültürde bulunan kadın işi veya kadınca iş şeklinde bir düşünceye dayanıyorsa gerçek bir cinsiyet eşitliği sayılmaz. Ev işlerinin değersiz görülmesi kadınların yaptığı işlerin değersiz görülmesine bağlı olduğundan onların aileye katkısına daha çok saygı gösterilmesi savaşımını içerecektir. Bu yüzden aile, cinsiyet eşitsizliği yönündeki savaşımın önemli bir merkezidir. Feministler arasında cinsiyet eşitliği savaşımı kamusal ayrımcılıktan kadınların özel alanda değersiz görülmesine uzanması yönünde görüş birliği vardır.

Liberalizmde kamusal-özel ayrımına ilişkin iki farklı kavrayış vardır. Birincisi kökeni Locke’a kadar uzanan siyasi ve toplumsal olan arasındaki ayrımdır. Diğeri ise toplumsal ve kişisel olan arasındaki farklılıktır.

Devlet ve Sivil Toplum

Liberalizmin kamusal-özel ayrımının ilki olan sivil toplum ve devlet arasındaki ilişkilerle ilgilidir. Liberaller özgürlük ve iyi hayatın, kişisel uğraşlarımızda ve sivil toplumla ilişkilerimizde yattığını ve siyasetin temel görevinin sivil toplumdaki özgürlüklerimizi korumak olduğunu savunurlar. Kamusalı devletle, özeli de sivil toplumla bir tuttuğu için buna devlet-toplum ayrımı denebilir. Aile bu devlet-toplum ayrımında doğal olarak sivil toplumun alanına girer, çünkü ailenin insanların özgürce oluşturduğu birliklerden biridir. Fakat feministlere göre toplumsal alana ilişkin liberal tanım, toplumsal alanın sadece erkekleri içerdiğini söyler. Bu tanımda kadınlar görmezden gelinir. Bu ayrım sadece erkeklerin dünyasındaki bir ayrım olarak sunulur.

Her türlü dayatmacı hiyerarşiye karşı çıkan liberallerin, aile içindeki bu hiyerarşik yapıya karşı çıkmamasının nedeni kendilerinin de yararlandığı cinsiyetçi bir iş bölümünü sorgulamakta herhangi bir çıkarının olmamasıdır. Adam Smith, Hegel, Kant, Mill, Rousseau ve Nietzsche’nin kuramları hemen her yönden birbirinden ayrılır fakat kadınlara davranışları açısından şaşırtıcı bir birlik sergilerler. Erkek kuramcılar, hangi siyasi görüşten olursa olsun, kadınların eve kapatılmasının, kadınların özel, duygusal ve evrensel olmayan doğalarına göndermede bulunarak haklı çıkarılmasını kabul etmiştir.

Liberallerin devlet-toplum ayrımı, geleneksel ev içi-kamusal ayrımından farklıdır. Devlet-toplum ayrımını reddeden Aristocu cumhuriyetçi kuramcılar, geleneksel ev içi-kamusal ayrımını desteklerler. Liberallerin sivil toplumu değerlendirirken kullandığı gerekçeler, aileyi dayatıcı hiyerarşiler değil, kişisel özerklik temelinde kavramsallaştırmanın ve ailenin toplumsal hayata katılımına izin vermesini sağlamanın da gerekçeleridir. Aristocu cumhuriyetçilere göre siyasetin toplumdan önce gelmesi, kendisine yüklenen evrensellik veya ortaklığa dayandığı için, bu evrenselliğin korunması, siyaseti özel olanın alanından ayırmayı gerektirir ve bu da siyasetin ev içi kaygılardan ayrılması anlamına gelir. Siyaseti doğa ve özelliği aştığı gerekçesiyle değerli gören Aristocu cumhuriyetçilerin tersine, liberaller ve feministler kamusal iktidarı belli çıkarların, gereksinimlerin ve toplumsal ilişkilerin korunmasının bir aracı olarak görme konusundan işbirliği içindedirler. Fakat feministler hükümetin, ailevi ilişkiler de dahil bazı toplumsal bağları korumayı ve bu bağlardan kopmanın zorlaştırılmasını desteklemesini isteyebilirler. Örneğin, feministler, liberallerin tersine, kadınları aşağılayıcı kültürel imgelerle savaşıma yönelik daha güçlü hükümet politikalarını destekleyebilirler.

İnsanlar tercihlerini, toplumsal ve kültürel ölçülerin normal kabul ettiği tanımlara uyacak şekilde değiştirebilir. Yaygın kültürel imgeler, kadının rolünü erkeklere hizmet olarak tanımlıyorsa, kadınlar tercihlerini buna uyacak şekilde değiştirebilir. Bu yüzden, gönüllü ev kadınlarının varlığı, bu durumun adaletsiz olmadığına kanıt olarak gösterilemez. Liberaller ve feministler, insanların tercihlerini baskıcı olmayan koşullarda, korku, bilgisizlik ve önyargıdan arınmış bir şekilde belirlemelerinin önemli olduğu düşüncesinde birleşirler. Fakat liberaller, bireysel haklar ve dağılım adaletinin daha sıkı bir şekilde korunmasının baskıcı olmayan koşullar yaratabileceği; feministler ise kadınların okulda, basında ve reklamlarda olumsuz bir şekilde klişeleştirilmesine karşı çıkmak ve bunu aşmak için etkin bir devlet politikasına ihtiyaç olduğu görüşündedirler.

Kişisel Olan ve Toplumsal Olan: Mahremiyet Hakkı

Liberalizmin kamusal-özel ayrımı, kişisel ve mahrem olanla kamusal olan arasına çizgi çeken ikinci bir ayrımla tamamlanmıştır. Klasik liberaller, toplumu kişisel özgürlüklerin temel alanı olarak görürken, romantikler toplumsal uyumun bireysellik üzerindeki etkilerini vurgularlar. Bireysellik sadece siyasi zorlama ile değil, toplumsal beklentilerin baskısıyla da tehdit edilir. Romantikler, toplumsal hayatı kamusal alana dahil etmişlerdir. Çünkü sivil toplumdaki bağlar, bireyleri başkalarının yargılarına ve sansürlerine maruz bırakır. Bireylerin kendilerine zaman ayırmaya, kamusal hayattan çekilip düşünmeye, yeniden güç kazanmaya ve yakın ilişkileri beslemeye ihtiyacı vardır. Sonuç olarak, çağdaş liberalizm sadece toplumsal hayatta özel alanı korumak ile ilgili değil, özel alanda bireylerin mahremiyete sahip olacakları bir yer açmakla da ilgilidir.

Liberallerin bu ikinci kamusal-özel ayrımı, mahremiyet hakkı altında tartışılır. ABD’de mahremiyet hakkına anayasal statü tanıyan Conneticut’taki Griswold davası kararı, evli kadınların doğum kontrol yöntemlerinden yararlanması yasaklayan yasaların mahremiyet hakkını çiğnediği hükmüne varması kadınlar için zafer olarak görülmüş; fakat mahremiyet hakkı, dışarıdan aileye yönelik herhangi bir müdahaleyi mahremiyet hakkının çiğnenmesi olarak gören bir yorum kazanmıştır. Yani bu karar, ailenin kadınların çıkarlarını korumaya yönelik reformlardan muaf tutulmasına hizmet etmiştir. Mahkeme, bireysel mahremiyeti, ailenin kolektif mahremiyeti çerçevesinde tanımlamıştır. Mahremiyet hakkı ailenin üyelerine değil, aileye yüklenecek şekilde yorumlanmıştır. Sonuç olarak, bireylerin aile içinde mahremiyet hakkı yoktur. İki kişi evlendiği zaman devletin onların ev içi kararlarına karışmaması sağlar ama kadının evlilikte kararların alınmasında hiçbir güce sahip olmaması karşısında devletin onu korumak için bir şeyler yapmasını engelleyecektir.

Bu mahremiyet kavrayışı kadınlar açısından iki yönden başarısızdır. Birincisi, istismarcı kocanın tehdidi altındaki kadının mahremiyeti gözetmez. Diğeri ise kadınların kamusal hayata katılmak isteyen kadınların istemedikleri yalıtılmışlığına, dışlanmasına ve zorunlu boyun eğmesine göz yumar. Bu yüzden kadınların doğru mahremiyeti elde edebilmeleri için, aile gibi kolektif birimlerin değil, bireysel mahremiyet hakkına ihtiyaçları vardır.

Mahkemenin mahremiyeti aile temelinde tanımlamasının nedeni kadınların evlilik ile birlikte kocanın mülkü haline gelmesi ve böylece hukuken kişi olmaktan çıkması kavrayışı vardır. Çünkü kadının çıkarı aile tarafından tanımlanır ve bu onların doğal konumu olarak kabul edilirdi. Geleneksel aile yapısı yargı reformlarından muaf tutuldu. Bunun nedeni ailenin uygarlığın temel çekirdeği ve toplumsal istikrarın ön koşulu olarak görülmesidir.

Aile, cinsiyet eşitliği açısından, merkez olduğu için adalet kuramlarının aile örgütlenmesinin kadınların hayatı üzerindeki etkilerine dikkat etmesi gereklidir. Siyaset felsefesinde temel kuramların bu alan girmemesinin nedeni ailenin özel alanla ilişki olduğu düşüncesidir.

Bir Özen Ahlakı

Geleneksel kamusal-ailevi ayrımının sonucunda erkekler ve kadınlara ilişkin farklı duyguların yüklenmesi oluşmuştur. Batı felsefe tarihinde, siyaset kuramcılarının kadınların ev hayatı için gerekli olduğu söylenen sezgisel, duygusal ve ayrıntıcı düşünce biçimiyle erkeklerin kamusal hayatı için gerekli olduğu söylenen akılcı, tarafsız ve serinkanlı düşünme biçimi arasında bir ayrım görülür. Cinsiyetler ayrı ahlaki projeler olarak görülmüştür. Örneğin, kadınların ayrıntıcı karakterleri aile hayatı için işlevsel olsa bile, kamusal hayat için gerekli olan adalet açısından yıkıcı olduğu düşünülür. Bu yüzden kamusal alanın sağlığı için kadınların dışlanması gerektiği söylenir.

Mary Wollstonecraft, kadınların ayrıntıcı doğasının, akılcı becerilerini geliştirme becerisinden yoksun bırakılmalarının bir sonucu olduğunu söylemiştir. Kadınlar, kamunun gereksinimlerini görmezden gelip sadece çevresindekilerin gereksinimleri üzerine düşünüyorlarsa, bunun nedeni kamusal sorumluluk kabul etmelerinin engellenmiş olmasıdır.

Feminizm, kadınların ahlaki akıl yürütme biçimleriyle yeniden ilgilenmeye başlamıştır ve bunun kökeninde Carol Gilligan’ın kadınların ahlaki gelişimi üzerine yaptığı araştırmalar vardır. Gilligan’a göre kadınların ve erkeklerin ahlaki duyarlılıkları farklı gelişim göstermektedir. Bu bakış açısına göre ahlaki sorun, hakların birbiriyle çatışmasından çok, sorumlulukların birbiriyle çatışmasından kaynaklanır ve çözüm için biçimsel ve soyut düşünme biçimini benimsemeyi gerektirir. Özen göstermeye ilişkin ahlaki kavrayış, ahlaki gelişimi sorumluluklara ve ilişkilere dair anlayışın çevresine yerleştirir. Gilligan’a göre bu iki farklı ahlaki akıl yürütme, özen ahlakı ve adalet ahlakı çerçevesinde tanımlanabilir.

Bu farklılığın cinsiyetle ilişkili olup olmadığı tartışılmıştır. Bazı kuramcılar, korunma ve adalete ilişkin iki farklı ahlaki akıl yürütme olduğunu fakat kadınların da erkeklerin de bu iki farklı akıl yürütmeye eşit derecede başvurduğunu savunurlar. Diğer kuramcılar ise erkekler ve kadınların farklı akıl yürütme biçimine sahip olmalarının nedeni onlar farklı düşündüğü için değil, erkeklerin hak ve adaletle, kadınların da toplumsal ilişkileri korumakla ilgilenmesi gerektiğini düşündükleri içindir.

Özen ahlakı, kamusal alanın üyeleri olarak birbirimize karşı yükümlülüklerimizden çok, belli özel ilişkilere katılmak adına üstlendiğimiz sorumluluklarla ilgili görülür. Feministler özel ilişkiler bağlamında geliştirilen özen ahlakının kamusal bir önemi olduğunu ve kamusal ilişkilere yayılması gerektiğini savunurlar. Özen ahlakındaki farklılıklar üç başlık altında incelenebilir:

  • Ahlaki beceriler: Ahlaki bir mizaç (özen) geliştirmeye karşı ahlaki ilkeleri (adalet) öğrenmek

  • Ahlaki akıl yürütme: Sorunların çözümünde belli bir duruma uygun düşecek yanıtları aramak (özen) yerine, evrensel olarak uygulanabilir ilkeler (adalet) aramak.

  • Ahlaki kavramlar: Sorumluluklar ve ilişkilere göndermede bulunmak (özen) yerine haklar ve adalete göndermede bulunmak (adalet).

Ahlaki Beceriler

Ahlaklı bir insan olmak doğru ilkeleri bilmekten çok, doğru niteliklere sahip olma sorunudur. Çağdaş adalet kuramcılarının çoğu bireylerin ahlaklı davranmak için nasıl donanacaklarını açıklamaktan çok doğru ilkeleri belirlemeye çalışmışlardır. Fakat doğru ilkeleri belirlemek, doğal olarak, ahlaklı davranma donanımını doğuracaktır. Çünkü adalet ahlakı bu ahlaki nitelikleri gerektirir. Adalet ilkelerinin belli bir durumla ilgili olup olmadığını görebilmek ve bu ilkelerin neyi gerektirdiğini belirleyebilmek ahlaki duyarlılıklara sahip olmayı gerektirir.

Adalet kuramcıları adalet duygusunun gerisindeki duygusal becerilerin gelişimini görmezden gelmişlerdir. Bunun nedeni adalet duygusunun önce ailede öğrenilen bir özen duygusundan gelmesidir. Çocuklar ailelerinden başkalarının amaçlarına ve çıkarlarına karşı duyarlılıkla yaklaşma konusunda bir şey öğrenememişse onlara adalete ilişkin bir şey öğretilemez. Adalet kuramcıları, ailenin adalet duygusunun gelişimdeki rolünü kabul ederler. Fakat bu konuda bir şey yapmazlar.

Ahlaki Akıl Yürütme

Joan Tronto’ya göre özen ahlakı, kişinin ahlaki düşüncesini, kişiliğini, eylemlerini, ahlaki ilkelerini değerlendirmekten çok, belli bir durumun karmaşıklığına yanıt vermesi gerektiğini düşünür. Ahlakı evrensel ilkeleri uygulayarak değil, belli bir durumu dikkate alarak kurmamız gerekir. Ahlaki kararlara varırken sadece durumun farklı yönlerini dikkate almaz, aynı zamanda bunların önemi üzerine de düşünürüz. İnsanların durumun karmaşıklığını dikkate almakta iyi olmalarının yanı sıra, durumun hangi yönlerinin ahlak bakımından önemli olduğunu belirlemekte iyi olmalarını isteriz.

Özen ahlakını savunan bazı kuramcılar, çatışmalarda bir hükme varmak için ilkelere başvurma eğiliminin, çatışmaların aşılacağı çözümler geliştirme eğilimini engellediğini ileri sürerler. Gilligan, öznelerinin adalet ya da özen çerçevesinde ahlaki sorunlar oluştururken, ya durumun dışına çıkıp çatışan istemler arasında bir hükme varan bir kural ya da ilkeye başvurduklarını veya bütün gereksinimlerini karşılamanın bir yolunu bulmak çabasıyla durumun içine girdiklerini söyler. Hatta kızların belli bir durumda herkesin gereksinimlerini karşılayan bir çözüm bulurken, erkeklerin çatışmanın ilkeli bir biçimde karara bağlanması telaşı içinde bu çözümü gözden kaçırdığını gösteren olayları örnek verir.

Çatışan istemleri uzlaştırmak her zaman mümkün değildir. Irkçı ya da cinsiyetçi namus yasalarını ele alırsak, bunların açık istemler olduğunu görürüz ama aynı zamanda gayrimeşrudurlar. Beyaz erkeklerin bu istemlerinin gerçekleşmesini istedikleri gerçeği, bu tür beklentileri karşılamak için bir gerekçe değildir. Bu beklentileri karşılayabilecek olsak bile onaylamadığımızı belirtmek için itirazda bulunabiliriz.

Ahlaki Kavramlar

Sorun ilkelere gereksinim olup olmadığı değil, ne tür ilkelere gereksinim olduğudur. Bazı yazarlar haklar ve adalet ilkeleriyle(adalet yaklaşımı) sorumluluklar ve ilişkiler ilkeleri(özen yaklaşımı) arasında temel bir seçimle karşı karşıya olduğumuzu söylerler. Bu ayrım üç farklı şekilde ortaya konmuştur.

  • İlişkileri Korumaya Karşılık Evrensellik: Özen ve adaleti ayırt etmenin yolu adaletin evrenselliği ve tarafsızlığı, özeninse süre giden ilişkiler ağını korumayı amaçladığını söylemektir. Süre giden ilişkiler ağı kavramı belirsizdir. Bu kavram, bizim için önemli ve başkalarıyla aramızdaki köklü bir tarihi olan ilişkilere göndermede bulunur. Bu kavramı bu şekilde yorumlarsak, özen ahlakı en gereksinimi olanları dışlama tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Çünkü onlar ilişkiler ağının dışında kalacaktır. Tronto, özeni öne çıkaran bakış açısı mevcut ilişkileri korumaya çalışırken muhafazakâr nitelik sergiler ve bazı ilişkilerin bu ağın dışında kalması önemli bir sorundur der ve Kantçı evrenselliğin zaafları ne olursa olsun, bütün insanlara eşit ahlaki değere ve onura sahip olduğu düşüncesi nedeniyle söz konusu sorunu ortadan kaldırır diye ekler.

Özeni öne çıkaran başka kuramcılar, var olan ilişkiler ağına daha kapsamlı bir yorum getirirler. Gilligan, bu ağın kişinin yakın çevresini değil, tüm insanlığı kapsadığını söyler. İnsanları bu büyük ilişkiler ağına dahil eden şey, doğrudan bir etkileşim değil, paylaşılan insanlıktır. Bu yüzden, ilişkiler ağına korumaya verilen önem, ilişkiler ağının nasıl yorumlandığına göre evrenselliğe verilen önemle çatışabilir ya da çatışmaz. Diğer yandan mevcut ilişkileri evrenselliğin gereklerinden koruma yönünde bir yaklaşım vardır. Özene ağırlık veren kuramcılar, özeni öne çıkaran bakış açısının özündeki sorumluluk duygusunun süre giden bir bağın aleyhine tarafsızlığı dayatmaktan kaçınmaya çalıştığını vurgularlar.

Sonuç olarak, özene ağırlık veren kuramcılar evrensel ilişkiler ağına bağlılığını kabul ediyor, fakat bunun sınırlı ilişkiler ağıyla birlikte yürümesini istiyorlar. Fakat bunun bütün insanları kapsamasının nasıl sağlanacağı açıkça ortaya konmamıştır.

  • İnsanlığa Saygı ve Bireyselliğe Saygı: Özene ağırlık veren bazı kuramcılara göre adaletle ilgili sorun, evrensel olarak ortak insanlığımızı paylaşan herkese yanıt vermesi değil, insanların farklı bireyselliklerinden çok sadece paylaştığı insanlığa yanıt vermesidir. Ahlaki düşüncenin nesneleri olarak kişilere, ahlak bakımından önemli ama tümüyle genel ve tekrarlanabilir özelliklerin taşıyıcıları olarak ahlaki bir önem biçtiğini söylerler. Adalet genelleşmiş öteki ile ilgilidir ve somut ötekini reddeder. Özen ise soyut insanlığımızdan çok somut farklılıklarımıza yanıt verir.

Adalet kuramları, genelleştirilmiş ötekine saygıyla sınırlı değildir. Bir politikanın kişilerin farklı tercihlerini geliştirip geliştirmeyeceğini bilmek için özele inmek zorunda olan faydacılığa baktığımızda bu net bir şekilde görülür. Rawls’un kuramında bu o kadar açık değildir fakat feministler Rawls’un başlangıç durumunu adil düşünme paradigması olarak benimserler. Çünkü başlangıç noktası, bireylerin özel benliklerini soyutlamalarını gerektirir; başlangıç noktasının ahlaki benliğin yerleşmemiş ve bedensiz bir varlık olarak görüldüğü bir geleneği örneklediğini söylerler. Rawls’un adalet kuramı temelde kişilerin başkaları için kaygılanmalarının ve başkalarına özen gösterme becerilerine dayalıdır. Özene ağırlık veren kuramcılar, çatışmaların ötekinin yerine geçmeyi öngören tümevarımcı düşünme yöntemiyle çözümlenmesi gerektiğini söylerler. Seyla Benhabib, ötekilerin bakış açısını benimsemenin bilgisizlik peçesi ardından akıl yürütmekle tutarlı olup olmadığını sorgular. Çünkü adalet, yerleşik olmayan ve somutlaşmamış olan genelleştirilmiş ötekinin bakış açısıyla tanımlanır. Yani, ahlaki karşılıklılık, ötekinin duruşunu benimseme, kişinin kendisini hayalinde ötekinin yerine koyabilme becerisine sahip olmasını gerektirir. Fakat bilgisizlik peçesi koşullarında benlikten farklı olan öteki kaybolur. Bu yüzden Benhabib göre peçenin etkisi, başlangıç durumundaki sözleşmeci için kendisiyle birlikte, o konumu ele geçirenlerin çıkarlarının ne olduğunu fark etmemesidir. Onun için önemli olan toplumun her üyesinin istekleridir. Çünkü peçe, onu kendisini toplumun üyelerinden herhangi biriymiş gibi düşünmeye zorlar.

  • Sorumluluğu Üstlenmek ve Hak İddia Etmek: Her iki ahlak da evrensel olduğu ve hem ortaklığa hem de bireyselliğe saygı gösterdiğinden, aralarındaki fark başka bir yerdedir. Gilligan’ın önerdiği son ayrım ise adalete ağırlık vererek akıl yürütmenin başkalarını dikkate almayı, hak istemlerine saygı gösterme çerçevesinde değerlendirdiğini, özen ahlakının ise başkalarını dikkate almayı sorumluluklar üstlenme çerçevesinde ele aldığını söyler. Gilligan’a göre temel fark, başkaları için sorumluluk üstlenmenin onların iyiliği için olumlu düşüncelere sahip olmayı gerektirmesi, hakların ise sadece başkalarını yalnız bırakarak saygı gösterilebilecek öz koruma düzenekleri olmasıdır.

Adalet ahlakı ve özen ahlakının dayattığı sorumluluk farklıdır. Sandra Harding’e göre, Gilligan’ın araştırması, öznel bir incinmenin adil olsa da kadınlara gayri ahlaki göründüğünü, erkeklerin ise öznel bir incinme olup olmadığına bakmaksızın sadece nesnel adaletsizlikleri gayri ahlaki olarak değerlendirme eğilimi olduğunu göstermiştir.

Birine özen göstermek, onun bütün isteklerine dikkat etmek, onu bütün öznel incinmeler ya da üzüntülerden koruma yönünde ahlaki bir yükümlülük duymak anlamına gelmez. Öznel incinmeler, her zaman ahlaki istemler doğurursa, ahlaki özenin sonucu olarak başkalarının bizim bütün çıkarlarımızı gözetmesini bekleyebiliriz. Fakat insanların bizim bütün çıkarlarımızı gözetmelerini bekleyemeyiz, çünkü bizim sorumluluğumuzda olan bazı çıkarlarımız vardır ve bizim sorumluluğumuzda olan şeyleri gözetmeleri için başkalarının kendi iyiliklerini bir yana bırakmalarını istemek yanlış olacaktır. Örnek olarak, arkadaşlarının gereksinimi olduğunda zaman ve para bakımından cömertçe davranan ama harcamalarında aşırı ölçüde savruk olan biri, sonunda yardıma muhtaç kalacak ve kendi akılsızlığının sonuçlarından kurtarmaları için başkalarına ihtiyaç duyacaktır. Öznel incinme yaklaşımına göre, onun acılarına duyarsız kalırsak sorumsuzluk göstermiş oluruz. Ama adalet ahlakı onun, acılarına ilgi göstermemizi bekleyerek sorumsuzluk gösterdiğini söyler. Eylemleri onun kendi sorumsuzluğudur ve kendi dikkatsizliğinin bedelini başkalarına ödetmek istemesi gayri ahlakidir.

Bu yüzden özen ve adalet arasındaki tartışma, sorumluluk ve haklar arasında bir tartışma değildir. Sorumluluk adalet ahlakı açısından önemli bir kavramdır. Başka insanlara karşı hak istemlerinin adaletle sınırlı olmasının nedeni, onların haklara sahip olması değil sorumluluklara sahip olmamızdır.

Öznel incinmeler beklentilerle bağlantılıdır, adaletsiz toplumlarda haksız beklentiler yaratırlar. Örneğin, erkekler, kadınlardan ihtiyaçlarına dikkat etmelerini bekler, bu yüzden ev hayatının yüklerini paylaşmaları gerektiğinde öznel bir incinme duyarlar. Baskıcılar herhangi bir ayrıcalık yitimini güçlü olarak hissederler, ezilenler ise genellikle bastırılmaları karşısında öznel incinme duymayacakları şekilde yetiştirildikleri için tercihlerini değiştirirler. Nesnel bir haksızlığın söz konusu olmadığı durumlarda öznel incinmeler ahlak bakımından önemsizdir, fakat öznel incinmenin söz konusu olmadığı durumlarda nesnel adaletsizlikler kesinlikle gayri ahlakidir.

Öznel incinme düşüncesi, hem adaleti hem de özerkliği tehdit eden ahlaki istemler doğurmaktadır. Kadınların, kocalarının ve çocuklarının çıkarları ve tasarıları için kendi çıkarlarından ve tasarılarından özveride bulunması gerektiği düşüncesi, onların sömürülmesini haklı çıkarmak için kullanılan erkek egemen ideolojisinin bir parçasıdır. Özen ahlakının feminist bir ahlak olabilmesi için kadınların özenlerine değer vermesi yeterli değildir, aynı zamanda bu özen göstermenin kadınların özgürlüğüne ve eşitliğine mal olmaması gereklidir.

Eğer yetişkinler şu anda olduğunu gibi dünyaya gelmiş olsaydı, o zaman amaçlarımızdan sorumlu olduğumuz, sadece nesnel adaletsizliklerle ilgilenmemiz gerektiği konusunda hiçbir sorun olmazdı. Ama adaletin kapsamına özeni dahil ettiğimizde durum karmaşıklaşır. Rawls’un öznel incinmelerin ahlaki hak istemlerinin gerekçesi olabileceğine itirazı, ancak kamusal hayatta sadece sağlam bedenli ve zihinsel olarak yetkin insanların iletişim içinde olduğu, hastaların, engellilerin ve çocukların gözden uzak tutulduğunu düşündüğümüzde akla yatkın olur. Öznel incinmelerin ahlaki hak istemlerine zemin oluşturduğu varsayımı çocuk büyütme ile alakalı olan özeni genelleştirdiğimizde akla yatkındır. Bir bebek gereksinimlerinden sorumlu değildir ve anne-babasının iyiliğini gözetmesini bekleyemeyiz. Çocuklar özene eşit düzeyde karşılık veremezler, kendilerine özel bir ilgiyi gereksinirler. Bu yüzden bebeklere özen göstermek, yetişkinler arasındaki iletişime örnek olamaz.

Sonuç olarak, adalet ve özen modelleri, farklı örneklerle geliştirilmiştir ve hiçbiri bir bütün olarak ahlaki sorumluluklarımıza tam anlamıyla uymaz. Özenin dağılımının kendisi de adalet sorunudur. Bazı insanlar özen göstermezken, diğerlerini özen göstermeye teşvik etmek özen gösterenlerin sömürüsüne yol açar. Özen ile ilgili belli eylemlerin ve pratiklerin kadınlar için olduğu kadar erkekler için de geçerli bir yurttaşlık yükümlülüğü olarak görülmelidir. Cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kaldırılması, sadece ev içi işlerin yeniden dağılımını gerekli kılmaz, aynı zamanda ev hayatı ve kamusal hayat arasında bir ayrıma gitmeyi de gerekli kılar.

Tolga Havva

Reklamlar