Arkeoloji Tarih

Sorularla Şamanizm ve Arkeoloji: Din Mi? Büyücülük Mü?

Bu makale, Ayarsız Dergisi’nin Şubat sayısında yayınlanmıştır.

Yazar: Arkeolog Sergen ÇİRKİN

Şaman sözcüğü, anlamı ve kökeni?

Kelime geçmişinin en azından Ortaçağ’a kadar uzandığını biliyoruz. Ünlü İslam bilgini Biruni, miladi 1000 yılında kaleme aldığı El Asar’il Bâkiye adlı eserinde, şaman sözcüğüne şöyle yer veriyor: “Şeriatlar meydana gelmeden ve Budasif ortaya çıkmadan evvel, yeryüzünün doğusunda yaşayanlar şamaniyyun idiler. Bunlar putperesttiler… Horasan halkı bunlara şamanan derler. Bunlar zamanın sonsuzluğuna, ruhların göçüne, dünyanın sonsuz bir boşlukta düşmekte olduğuna inanırlar.”

Şaman sözü, Rusya’nın Sibirya’ya gönderdiği memurlar sayesinde Avrupa’da ancak 17. yüzyılda duyulur hale geldi. Sözcüğün kökeni ise o günden beri tartışma konusu… Kelime, yıllarca Hint-Avrupa veya Çin dilleri ile açıklanmaya çalışıldı. Ancak J. Nemeth ve B. Laufer gibi şarkiyatçılar, 1910’lu yıllarda bu tip önerilere kesinlikle karşı çıktılar ve sözcüğün Altay asıllı olduğunu, farklı Altay dillerinde değişerek korunduğunu belirttiler (Altay Türkçesi  Kam, Çuvaşça Yum, Nivihçe Çam ve Tunguzca Şaman).

Şamanizm ne zaman doğmuştur?

Şamanizm’in kökleri, Üst Paleolitik dönemin animist inançlarına dayanır. Bu nedenle, Şamanizm aslında modern insan Sapiens kadar eskidir, denilebilir. Ancak burada ruh tapıcılığının ne zaman komplike bir inanç sistemine dönüştüğü sorgulanmalır. Animist basit ruh tapıcılığı; Neolitik – Kalkolitik Çağ’da yeni bir yola girmiş, Eski Tunç Çağı’nda ise (yaklaşık 5 bin yıl önce) klasik Şamanizm halini almıştır.

Afrika da şaman değil mi? Coğrafi sınırlar nedir?

Şaman her ne kadar Asyalı bir kelime olsa ve Asya halklarının inançlarını ifade etse de; modern antropolojide bugün Afrika ve Avustralya yerli inançları da bu başlıkta toplanıyor. İnanç kuşkusuz ki nörolojik evrimin bir sonucu, bu nedenle de “ilksel” insanın farklı coğrafyalarda benzer çıkarımlar ve benzer inanışlar geliştirme ihtimali her zaman mevcut… Ancak bununla birlikte “Klasik Şamanizm” olarak tanımladığımız Sibirya Şamanizm’i, kendine özgüdür ve diğer örneklerden bağımsızdır. Yalnızca Alaksa-Amerika Şamanizm’i Sibirya’nın bir uzantısı olarak kabul edilebilir.

Şamanizm’de tapınak anlayışı var mıdır?

Şamanizm’in çoğu kez bir din olarak görülmemesinin temel sebebi, bu inancın diğer büyük dinler gibi kurumsallaşmış bir tapınak anlayışına sahip olmayışıdır. Fakat bu, Şamanizm’de tapınak kavramının hiç var olmadığı anlamına gelmez.

Ural Dağları’ndan Büyük Okyanus’a uzanan Sibirya coğrafyası, yüz binlerce kaya resmiyle doludur. Yüksek yamaçlara, derin mağaralara veya nehir vadilerine yapılan bu resimler, insanların günlük yaşam alanlarından uzakta yer alır. Resimlerin bu marjinal alanlara basit estetik kaygılarla yapılmadıkları ise açıktır.

Resimlerde dinsel içerikli av sahneleri, kutsal hayvanlar, göksel semboller, bazen de ayin yapan şamanların doğrudan kendileri gösterilmiştir. Animist kökenlere dayalı bir din olan Şamanizm’de, dağlar tanrısal özellikler taşıyordu. Zira, resimlerin bulunduğu kayalıklarda yapılan kazılar, bu alanlarda at ve geyik gibi hayvanların kurban edildiklerini açığa çıkardı. Böylelikle söz edilen kayalıkların, birer açık hava tapınağı olduğu anlaşıldı. Ayrıca daha geç dönemde, şamanların sadece dini törenler için kullandıkları “çadır tapınakların” var olduğunu da belirtelim.

Şamanizm’de kutsal kitap anlayışı var mıdır?

Sibirya şamanlarında kutsal metinler oldukça güçlüdür ve halk arasında yaygındır; fakat bu metinler sözlü geleneğin bir parçası olarak korunmuştur, yazıya geçirilerek klasik bir kutsal kitap halini almamıştır. Ancak unutmamak gerekir ki en köklü yazılı geleneğe sahip din olan Yahudilik’te dahi, kutsal metnin bir bölümü sözlü olarak korunmuştu. En başından beri yazılı olan Tevrat’ın yanı sıra, bir de Talmud metinleri vardır. Bunlar tamamıyla sözlü gelenek üstüne kurulmuş, yüzyıllar boyu sözlü olarak aktarılmış ve çok geç bir dönemde kaybolmamaları için yazıya geçirilmiştir.

Şamanizm’de peygamberlik anlayışı var mıdır?

Aslında her şaman bir peygamberdir. Semavi dinlerde peygamber, tanrıdan aldığı sözü insanoğluna açıklar. Şamanların yaptığı da budur, kutsal ruhlardan, tanrılardan gelen emirleri, insanlara iletirler… Tapınak ve kutsal kitap sorunlarında olduğu gibi, peygamberlik kavramı da göçer yaşam tarzından dolayı kurumsallık kazanamamıştır. Ancak büyük imparatorlukların kurulmasıyla durum değişir.

Ortaçağ kaynakları şaman peygamberliği hakkında ayrıntılı bilgi sunar. Cengiz Han döneminde Moğollar arasında “Teb-Tengri” unvanına sahip bir şaman vardı. Teb-Tengri, Türkçe bir pekiştirme olup “En Göksel” veya “En Tanrısal” anlamlarına gelir. Teb-Tengri unvanını kullanan Kökötçü, Cengiz Han döneminde yaşamış güçlü bir şamandı. Kökötçü, Gök’ten aldığı emirleri, Cengiz Han’a iletmekte ve devletin kaderini tayin etmekteydi.

Cengiz Han’ın mirasçısı Hülagü, 1260 yılında Fransa kralına yazdığı bir mektupta şöyle diyor: “Tanrı bugün, Teb-Tengri’nin sesiyle atamız Cengiz Han’a hitap etmiş… ve kendisine, Teb-Tengri aracılığıyla seslenerek şunları söylemiş; Seni, halkların ve krallıkların başına geçirdim ve seni dünyanın tamamının hükümdarı yaptım.” Mektupta Teb-Tengri kelimesi Latince karşılığı ile birebir açıklamıştır: “Tanrı’nın peygamberi”.

Şamanizm büyücülük müdür; yoksa bir din mi?

Şamanizm; kurucuları ya da tanrı tarafından gönderilmiş “kurucu peygamberleri” olan bir din değildir. Şamanizm, doğal yollardan, doğa güçlerinin tanrısallaştırılmasıyla zaman içinde oluşmuş ve kuralları yazısız olarak halk içinde gelişmiş bir dindir. Bu yüzden bazı oryantalist gezginler, Şamanizm’i bir din olarak görmemiş, onu bir çeşit büyücülük ve şifacılık mesleği olarak tanıtmışlar… Ancak büyü ve şifacılık, Şamanizm’in yalnızca bir uygulamasıdır; zaten içinde bu uygulamanın var olmadığı bir din de yoktur.

Sibirya Şamanizm’i; pantheonu, açık hava tapınakları, şamanlar ve yardımcılarından oluşan din adamları, çeşitli mitolojik öyküleri, mevsimsel kutlama törenleri, kurban gelenekleri, evrenin yaradılışı ve gökcisimleri hakkındaki görüşleriyle “ilkel bir büyücülük” olmaktan ziyade gelişimini büyük oranda tamamlamış bir dindir.

Şamanzim’i klasik Ortadoğu dinleri veya Asya’nın diğer felsefi dinlerinden ayıran en önemli nokta, yazılı bir literatürden yoksun olmasıdır. Fakat Sibirya Şamanları, güçlü sözlü gelenekleri sayesinde, kendi dini öğretilerini nesiller boyunca aktarmayı başarmışlardır. Arkeolojik malzeme ile  yerel halka dair etnografik malzemenin mukayesesi ve uyumu, bu aktarımın ne denli güçlü olduğunun en açık ispatıdır.

Şamanizm Türkler arasında sonradan mı yayıldı?

Yazılı kaynaklardan yola çıkan ve arkeolojik malzemeyi kullanmayan tarihçi gelenek, Şamanizm’in Türkler arasında çok sonraları yayılan bir inanç olduğunu (biraz da ideolojik endişeler ile) kabul eder. Halbuki Altay Dağları’nda ve Türkistan’ın muhtelif yerlerinde yapılan kazılar ve kaya resimlerinden izlenen sahneler, Şamanizm’in Türk soylu halklar arasında binlerce yıldır var olduğunu teyit eder.

Şamanizm ve Tengricilik arasındaki ilişki nedir?

İnanç; nörolojik evrim ve kültürel birikimin sonucunda şekillenir. Nasıl ki Şamanizm, basit ruh tapıcılığı olan animizmden köklenerek doğmuştur; Şamanizm de zamanla Tengriciliği doğurmuştur. Doğa ile iç içe geçmiş, çok tanrılı dinler; küçük göçer kabileler için uygundur. Ancak devlet kavramının doğması ve takiben büyük imparatorlukların kurulması, bu durumu değiştirmiştir.

Hunlar ve Göktürkler, eski kabile geleneklerini devam ettirseler de, çok önemli yeni bir vasıf kazanmışlardı: “İmparatorluk”. Güçlü bir siyasi figür olarak ortaya çıkan imparator, tarihin diğer pek çok uygarlığında olduğu gibi, siyasal gücünü, göklerde hakim olan büyük bir güçten aldığını iddia etti. Bu durum, doğal olarak ulusal bir imparatorluk inancı doğurdu. Türk imparatorluğu, Gök Tengri’ye ulusal bir ilah olarak tapındı; onu yücelterek de kendi imparatorluğunu yüceltti.

Konunun üstadlarından Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, vaktiyle bize vermiş olduğu bir röportajda aynen şöyle diyor: “Türkler içinden bazı gruplar, zaman içinde yüce, her şeye hâkim bir tanrının varlığına ulaşmış olabilirler. Ama bu tip bir tek tanrı inancı, bütün Türk boyları tarafından kabul edilmiştir demek, kanaatimce yanlıştır. Şunu da unutmayalım:  Eski Türklerin tahayyülündeki tek tanrı, elbette Semavi inançlarda görülen şekilde bir tek tanrı değildi. Eğer varsa, ki var, böyle düşünen meslektaşların yanıldığını düşünüyorum. Rahmetli İbrahim Kafesoğlu, Osman Turan ve Hikmet Tanyu’nun ifade ettiği gibi, Türkler zaten İslam’ı kabul etmeselerdi de tek bir tanrı fikrine ulaşmışlardı, gibi bir görüşe katılmak bence o kadar kolay değildir.”

Sibirya’dan Anadolu’ya Şamanizm ve Bektaşilik

Hacı Bektaş, Yunus Emre, Geyikli Baba, Koyun Baba, Demir Baba, Abdal Musa, Ortaçağ’da Anadolu İslam’ını temsil eden büyük isimler… Hepsinin ortak noktası, kartal veya güvercin olup uçmaları, geyik olup ormanlarda gezmeleri, dağları ve taşları yürütüp harekete geçirmeleridir. Onlar temsil ettikleri tüm vasıflar ile Şamanizm’i adeta İslam’a taşımışlar ve yeni toprakları Anadolu’ya da bu İslam’ı anlatmışlardır…

Din, kendini en çok “Ölüm” karşısında belli eder. Bir toplumun dinsel algısının özeti, “Yaşayanlar ve Ölüler” arasındaki ilişkide saklıdır. Türklerin ölüsüne (atasına) olan bağlılığı, onu diğer tüm İslam toplumlarından farklı kılar. Türk; her ölünün başına mutlaka bir taş ve bir de ağaç diker, eğer o kişi bir şair, bir ermiş, bir beğ ise adına mutlaka bir türbe yapar, bazen tek türbe de yetmez, o kişi için her dağa, her taşa ayrı makamlar kurar, bu makamlara adaklar adar, kurbanlar keser… Özetle atasını defnettiği biçimde, bir gün oğlu da onu defneder, 7’sini, 40’ını unutmaz… Ve bunların hiç birini bir kitapta yazdığı için yapmaz..!