Sosyoloji

Sarıkeçili Yörükleri: Anadolu’da Konar Göçer Son Üç Aile

Sarıkeçili Yörükleri Anadolu’da konar-göçer üretim ve yaşama biçimini sürdüren son topluluk. Keçileri, develeri ve çoban köpekleriyle kış aylarını Mersin sahillerinde, yaz aylarını ise Konya ve Karaman’ın yaylalarında sürekli hareket halinde geçiren Sarıkeçililerin yaşam alanları giderek daralıyor.

Göç yollarındaki baskılara kırsaldaki yıkım projeleri de eklenince yıllardır var olma savaşımı veren Sarıkeçililer için göç artık bir zulüm haline dönüştü.

Ot peşinde gidilen göç yollarına otoyollar, barajlar ve taş ocakları yapıldı. Keçilerini suladıkları dereler ‘ıslah’ gerekçesiyle betona hapsedilip demirden çitlerle çevrildi, yaylalardaki pınarlar ya kurudu ya da maden şirketlerine tahsis edildi.

Çok değil, bundan yalnızca 5-6 yıl öncesine kadar hiç bir taşıt kullanmadan yayla-sahil keçileri ve develeriyle göç eden ve yüzlerce yıllık bu köklü yaşam kültürünü sürdüren 20’den fazla Sarıkeçili ailesi vardı. Kültürlerinin ve yaşama biçimlerinin korunması ve geleceğe aktarılabilmesi için devletten yardım istediler.

Kültür Bakanlığı’ndan Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na çalmadıkları kapı kalmadı. Raporlar, projeler hazırlandı, konferanslar, toplantılar yapıldı; Cumhurbaşkanından Başbakanı’na devletin en tepesinden en alt kademedeki memuruna kadar sözler verildi, umutlar dağıtıldı ama atılan adımlar hep yarım kaldı.

Sonuç: Geleneksel göçü sürdüren yalnızca üç Sarıkeçili ailesi kaldı. Onlar da susuzluk, mera sorunları ve bürokratik karmaşalarla tarihten silinmek üzere…

YÜRÜYEN BİR UYGARLIK ÇÖKERKEN

Sarıkeçili Yörükleri Oğuz Boyu’nun kollarından biri. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Anadolu’nun çeşitli kentlerine yerleştirilen Sarıkeçililerin konar-göçer yaşamı sürdüren son topluluğu Mersin’in Aydıncık, Mut ve Gülnar ilçeleri ile Konya ve Karaman bölgesindeki yaylalarda, bir kısmı atalarından kalma yöntem olan develeriyle, bir kısmı da motorlu taşıtlar yardımıyla göç ederek varolma mücadelesi veriyor. Sarıkeçililer için yaşamsal önemde olan keçiler düşman olarak görülmeye başlanınca 1990’lı yıllarda Karaman’a yerleştirilen bir grup Sarıkeçili, yerleşik yaşama ve tarım kültürüne alışık olmadığı için büyük zorluklar yaşadı. Konar-göçer yaşamı sürdüren yaklaşık 180 ailelik bir gruba, kendisi de çoban olan bir kadın önderlik ediyor: Pervin Çoban Savran…

BAKAN, ‘SİZİN ERKEKLERİNİZ YOK MU?’, PERVİN ANA: ‘BİZDE AYRIM YOKTUR’

Sarıkeçili Yörüklerinin kültürlerini yaşatabilmek ve sorunların çözülmesi için yıllardır uğraş veren Sarıkeçililer Derneği Başkanı Pervin Çoban Savran, bir yandan göçün sorunsuz sürmesi için uğraşırken diğer yandan da devlet bürokrasisi ile göçerler arasında köprü işlevi görüyor. Yörüklerin kadın erkek ayrımı yapmaksızın iş bölümü yaparak yaşamın tüm zorluklarına birlikte göğüs gerdiğini söyleyen Savran, üç yıl önce Konya’da bir dosya sunduğu dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, “Sizin erkekleriniz yok mu?” sorusuyla karşılaşınca şaşırmış ve eski bakana “Bizim kültürümüzde kadın erkek ayrımı yoktur” yanıtını vermişti.

 ‘DİRİLİŞ DİZİSİNDEN GELDİLER VE GÖÇÜMÜZÜ FİLM ÇEKMEK İSTEDİLER’

Modern yaşamın tüm baskılarına yaşam alanlarının yıkım projeleriyle birer birer yok olması da eklenince tükeniş çığlığı atan Sarıkeçili Yörüklerinin sorunları hakkında konuştuğumuz Pervin Ana, köklü bir kültür yok olurken ekranlardan Yörük güzellemeleri yapılmasına tepkili. TRT’de yayımlanan ve her hafta devasa bütçelerle çekilen ‘Diriliş: Ertuğrul’ dizisi ekibinden bir yetkilinin kendilerini ziyaret ederek develerle ve keçilerle yaptıkları göçte bir deneme çekimi yapmak istediklerini dile getiren Pervin Ana, dizi ekibiyle aralarında geçen diyaloğu şöyle anlattı:

 ‘KUSURA BAKMAYIN, BİZİM İÇİN KİMSENİN DİRİLİŞİ ÖNEMLİ DEĞİL’

Diriliş Ertuğrul dizisini çeken ekipten bir yetkili geldi. ‘Boylar ve Oymaklar’ adıyla bir film çekmek istediklerini ve bunu bizim yaşam alanımızda yapmayı amaçladıklarını söyledi. Kusura bakmayın, bizim için kimsenin dirilişi önemli değil. Bizim geleceğimiz önemli. Böyle bir şeye asla müsaade etmeyiz dedim. Bunun üzerine birilerini araya koydular ve bana ‘sizin tarihe karşı bir tepkiniz var’ dediler. Ben de ‘evet var, zamanında oraya buraya yerleştirilmek için kılıçtan geçirildik. Bir de bugün birilerini diriltmenin önemi yok. Burada önemli olan benim kültürümün yaşaması. Bir de bugüne kadar sizler Sarıkeçililer için ne yaptınız?’ dedim. Bu gibi şeylerle sürekli karşılaşıyoruz. Reklamın dışında her şeye varız. Ama bizim kültürümüzü reklama alet edecek hiçbir şeyde yokuz.”

 ‘MUHTARLARA HARAÇ VERMEDEN MERALARI KULLANAMIYORUZ’

Pervin Ana yaylalarda yaşadıkları en büyük sorunlardan birinin mera anlaşmazlıkları olduğu söylüyor. Özellikle Alanya ve Hadim-Taşkent arasında bulunan yaylalarda yıllardır hukuki anlaşmazlıklar olduğu için bu alanlardan mera kiralayamadıklarını belirtiyor: “Geçtiğimiz günlerde Hadim’de kaymakamlık bünyesinde bu sorunların çözümü için bir toplantı yapıldı ancak henüz somut bir adım atılmadı. Biz yaylada para ödemeden duramıyoruz, buna mecburuz. Bize ‘önce yerel halktan izin alın’ diyorlar. Yani muhtarlardan. Bunun yolu da haraçtan geçiyor. Bu, çok ağır bir durum. Muhtarın gönlü olursa hayvanlarımızı otlatabiliyoruz. Gönlü de nasıl oluyor; duygusal! Nereye gidersek gidelim, ‘önce yerel halkı, ihtiyar heyetini görün, orada bir sorun yoksa otlatma planınızı verelim’ diyorlar. Geçen yıl böyle bir sorunumuz oldu, bir muhtar üyelerimizden birinden 20 bin lira almış otlatma yeri için. Yeri mi satıyorsunuz? Çobanlar şikâyet etse, bir daha buraya gelemeyecek. Ya da sürekli hakkında şikâyetler olacak ve bunlarla boğuşacak. Örneğin Karaman’daki Hacıbaba Dağı’ndan bu yıl geri çekildik. Sadece bir iki ailemiz kaldı orada. Bir orman memuru var orada, haraç alıyor. Şikâyet etseniz başka biri geliyor yine aynı şey oluyor. Orman memurları kurbanlığını istiyor, haraç olarak küçük şeylerin peşine düşüyorlar.”

 ‘DEVELERİYLE GÖÇ EDEN 3 AİLE KALDI, İNSANIN AĞLAYASI GELİYOR’

Sarıkeçililer kültürlerini yaşatabilmesi için yıllardır çalmadık kapı bırakmayan Pervin Ana, ‘Somut Olmayan Kültürel Miras’ kapsamında destek almak için 2013 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurdukları sırada hiçbir motorlu taşıt kullanmadan develeri ve keçileriyle göç eden 20 Sarıkeçili ailesi olduğunu anımsatıyor ve ekliyor: “Şimdi ise yalnızca üç aile kaldı. İnsanın ağlayası geliyor…”

 ‘BİZİ OYALAYARAK BU KÜLTÜRÜ YOK ETMEK İSTİYORLAR’

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Somut Olmayan Kültürel Miras kapsamında UNESCO’ya sunduğu dosyalar arasına Mesir Macunu bile girdi ancak Sarıkeçililerin dosyası halen raflarda bekletiliyor. Pervin Ana bu konuda bir hayli kırgın. “Bunun nedeni bize göre oyalayarak bu kültürü yok etmek. Bir insan doğaya değer veriyorsa, doğa değerliyse bu insanın burada yeri yok. Biz bunu anladık” sözleriyle tepkisini dile getiriyor ve bu süreçte yaşananları şöyle anlatıyor:

 ‘ORMAN BAKANLIĞI BİR ADIM ATTI AMA SONU GELMEDİ’

Sarıkeçililerin kültürünün yaşatılması için 2015’in Aralık ayında bir çalışma yürütüldü. Bu kapsamda bir rapor hazırlandı. Ancak bu rapor onaylanmadı. Gerekçe ise orman bölge müdürlüklerinin hazır olmamasıymış. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu bizzat kendisi söz vermişti, Çölleşmeyle Mücadele Konferansı’na Ankara’da birlikte ev sahipliği yapmıştık. Dünyanın pek çok ülkesinden yetkililer gelmişti. Burada hem kültürümüzü anlattık, hem sorunlarımızı. Bu konferansta sözler verildi, samimi olmak gerekirse bir çalışma da yapıldı. Ama sonu getirilmedi.

 ‘ANKARA’DA BAKANLIĞIN ÇATISINDA YÖRÜK ÇADIRIMIZI KURUP ANLATTIK’

Ankara’da Bakanlığın çatısında Yörük çadırımızı kurduk ve orada doğanın diliyle herkesle konuştuk. O gün doğal yaşamın sürdürülmesiyle çölleşmenin durdurulabileceğini anlattık. Doğanın da bir dilinin olduğunu söyledik. Ben iki kez konuşma yaptım ve ‘biz doğada yaşıyoruz, doğaya zerre kadar zarar vermiyoruz. Dünyanın çölleşmemesi için yaşam biçimlerimizi yeniden gözden geçirelim’ dedim.

 ‘BAKAN EROĞLU KEÇİLERİMİZİN ISLAH EDİLMESİNİ İSTEDİ’

Bakan Eroğlu bize keçilerimizin ıslah edilmesi gerektiğini söyledi. Biz de etkinlik için oraya götürdüğümüz 6 tane keçimizi göstererek ‘Sayın Bakanım, bu keçilere bir bakın, ıslahı gerekiyor mu?’ diye sorduk. Orada bize bazı sözler verildi ama hiç biri tutulmadı… UNESCO dosyası bir yandan, Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın oyalayıcı tavrı bir yandan, bu şekilde beklerken bir yandan da doğa yok oluyor. Mermer ocaklarıyla, taş ocaklarıyla, HES’lerle, ormanlardaki diğer çalışmalarla… Bunlara hiçbir şekilde ara verilmiyor. Hiçbir şekilde bekletilmiyor, hiç sekteye uğramıyor.”

 ‘KEÇİLERİMİZİN SU İÇTİĞİ DERELERE BETON VE DEMİRDEN SETLER ÇEKİLDİ’

Son yıllarda bütün dereler ıslah edilerek betonlaştırıldığını ve dere olmaktan çıkarılarak derin birer kanala dönüştürüldüğünü anlatan Pervin Ana, doğanın ihtiyaçları göz önüne alınmadan, yalnızca insan odaklı bir ‘ıslah’ mantığıyla uygulanan bu dere katliamlarının yarattığı sorunları bakın nasıl anlatıyor: “Göç sırasında daha önce sürülerimizi suladığımız doğal dere, göl ve diğer su kaynaklarında şimdi sulayamıyoruz. Keçiler ıslah edilmiş bir dereden su içemiyor. Keçilerimizle doğadaki su kaynağı arasında beton ve demirlerden birer set çekildi. Doğadaki tüm canlılar için de geçerli bu. Ayrıca patlatılan dinamitler yüzünden doğadaki su kaynaklarının yerleri sürekli değişiyor, sular kayboluyor. Biz yüzlerce yıldır su ve besin amacıyla göçüyoruz. Su gözelerimiz yol yapımları ve başka projeler için sürekli patlatılan dinamitler yüzünden kayboluyor. Göç yıllarımız üzerinde bulunan ve bize yetecek kadar akan sular şimdi kayboldu.

 ‘ESKİDEN SU PARLAYARAK AKARDI, ŞİMDİ DENİZİ BİLE ÇAMURA BULUYOR’

Akarsularımız kaynağından denize ulaşıncaya kadar kirletiliyor. Örneğin bizim kışı geçirdiğimiz Aydıncık’ta eskiden masmavi olan deniz şimdi adeta kahverengine dönüşüyor. Dere yataklarının önlerine müdahaleler yapıldı, farklı alanlardan gelen seller dağlarda ne varsa denize indiriyor. Toprak, ağaç, kum ne varsa denize akıyor. Bunu da bırakın kayalar yerinden oynamaya başladı. Koca koca kayalar yer değiştiriyor. Çünkü suyun doğal yataklarına sürekli müdahale ediliyor. Hayvanlarımızın ve insanımızın can güvenliği bu yüzden tehlike altına sokuluyor. Eskiden su yere indikten sonra dinlenip, parlayarak akardı. Ama şimdi denizi bile birkaç kilometre çamura bulayacak şekilde akıyor…”

 ‘YOKOLUŞUMUZU MU KUTLUYORUZ, BU NEYİN ŞENLİĞİ?’

Son yıllarda adeta patlama yaşanan ve siyasilerin akınına uğrayan Yörük şenliklerine de tepkili olan Pervin Çoban Savran, Mehter marşları, cirit yarışları ve karikatürize Osmanlı kıyafetleriyle yapılan okçuluk gösterilerine yönelik eleştirilerini de dile getiriyor: “Ben yıllardır tepkiliyim buna. Yokoluşumuzun şenliği mi kutlanıyor? Bu neyin şenliği? Ne yaptık, neyi kazandık? Peynirimizi mi markalaştırıp koruma altına aldık? Dokumalarımızı mı geleceğe aktardık? Mesela Ermenistan yufka ekmeğinin patentini aldı. Oysa bu bizim atalarımızdan kalan bir mirasımız. Kültürümüzün bir parçası. Ekmeğimizi bile koruyamadık, bunu mu kutluyoruz o şenliklerde? Ormanlarımızı mı kurtardık? Yaşam biçimlerimiz mi güzelleşti, doğamız gerçekten son yıllarda yüzümüze gülümsüyor mu? Şenlik cümlesine 15 yıldır tepkiliyim.

 ‘YÖRÜK DEVEYE BİNMEZ’

Bir de şunu söyleyeyim, Yörük deveye binmez, çalıp oynamaz. Onun oyunu Heng’tir. O da bir şeyi başardıktan sonra, ağır başlı şekilde yapılır. Örneğin keçiyi kırkınca, ekmeği pişirince kadınlar Heng yapar. Ama son yıllarda şenlik adıyla yapılan içi boş etkinlikler bir tükenişin göstergesidir. Bunu bütün toplantılarda dernek yöneticilerine söylüyorum. Son yıllarda beni artık davet etmiyorlar…

 ‘TÜRKLÜK DE, İSLAM DA, YÖRÜKLÜK DE BU DEĞİL’

Bizim ecdadımızın kanıyla canıyla kurduğu Cumhuriyet bize öyle bir değer vermiş ki ama çoğu insan bunun içine girerek Cumhuriyeti yok etmek için uğraşıyor. Bu durum Yörüklük için de böyle. Yörüklüğün içine girip, Türklüğün içine girip, İslam’ın içine girip onu yok etmek için uğraşıyorlar. Türklük de, İslam da Yörüklük de bu değil. Bizim diğer dernekler gibi iş adamlarımız yok ama bir bilincimiz var. Bir şeyi duyduğumuz zaman acısını da sevincini de derinden hissediyoruz.”

 ‘HERKES TOPRAĞIN NE SÖYLEDİĞİNE KULAK VERSİN’

“Bizim geçmişimizde bir doğa ana vardı. Dereler, toprak ana vardı” diyen Pervin Ana, toprak anaya kulak vermeden yaşamın anlaşılamayacağını savunuyor. “Ben bilimsel bir şey bilmem ama üzerinde yaşadığımız toprağın sesine kulak vermeye çalışırım” diyen Pervin Ana, iki saniyeliğine kulak verildiğinde toprağın fısıldadıklarını ise şöyle özetliyor: “Tohumu verdik, bitki verdi karnımızı doyurdu. Tohum vermedik, öyle bir bitki verdi ki diğer canlıların karnını doyurdu, diğer canlılardan da biz karnımızı doyurduk. Ama anlamadık ki onun da bir canı var. Üzerine basarken incinecek mi yoksa canı yanacak mı diye düşünmedik. Celalli bastık toprağa. Toprak insana öyle şeyler verdi ki. Biz de bir gün bir avuç bir şey verip de ona senin de benden bir isteğin var mı diyemedik. Kendimizi toprak andan, dağdan ormandan ağaçtan dereden farklı gördük. Farkımız ne? Biri bunu bana anlatsın! Toprak insana öyle şeyler fısıldıyor ki ben burada tam anlatamayacağım. Herkes kulağını yaslasın ve onun ne söylediğine bir kulak versin. Belki benim anladığımdan daha fazlasını duyacaklardır.

 ‘BİR YIL GÖÇ ETTİĞİMİZ TOPRAĞA BİR DAHA KONMAYIZ’

Biz bir yıl göç ettiğimiz toprağa bir daha konmayız. Bizim yurt dediğimiz yerler mezar taşlarımız ve ocak başlarımızdır. Buraya bir kez gidince bir daha varmayız. Çünkü toprak yorgun düşmüştür. Oradaki canlıların da hakkı vardır onun üzerinde. Ertesi yıl başka yere konarız. Toprak canlı kalsın ve kendini yenilesin diye. Dönüşüme ve bölüşüme dikkat ederiz. Eğer biz burada kalacağım diye ısrar edersek bunun kendimiz için zararlı olacağını biliriz. Biz üzerine basmaya çekinirken bu alanların yok olmasına kahroluyoruz.

 ‘DİĞER CANLILARIN SESİ OLUN, KENDİNİZİ PARALARCASINA ANLATIN’

Büyük kentlerde her şeyi yok ederek bir şeyleri koruyabilmek mümkün değil. Önce canını koyacak bedenini koyacak neyi korumak istiyorsa onu öyle koruyacak. İnsanlar çok geç anlıyor. Doğanın zarar gördüğünü anlayan insanlar sayılı. Ama doğa bize zarar vermeden tüm insanlık bir kendine gelse diye düşünüyorum ben. Bir silkelenip de kendine gelse… Bir gün havasız yaşayabilirler mi? Bir gün beslenmeden, susuz, aç yaşayabilirler mi? Ancak doğada olunca onun dilini anlayabilirsiniz. Bir gün yüreğinizi koyun doğaya! Diğer canlıların sesi olun, dili olun; onların da hakkı olduğunu kendinizi paralarcasına anlatın. Onların belki dili yok ama onların yarattığı her şeyi biz tüketiyoruz. Ama bizim de sesimiz var ve biz de bunu yapabiliriz.”

Yusuf Yavuz

Odatv.com

bilimdili

Yorumla

Yorum yazmak için buraya tıklayın...