<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dr. Zebiniso KAMALOVA, Author at Bilimdili.com</title>
	<atom:link href="https://bilimdili.com/author/zebinisokamalova/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://bilimdili.com/author/zebinisokamalova/</link>
	<description>Türkçe Bilim</description>
	<lastBuildDate>Tue, 11 May 2021 07:04:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2018/09/cropped-turuncu-favicon-32x32.png</url>
	<title>Dr. Zebiniso KAMALOVA, Author at Bilimdili.com</title>
	<link>https://bilimdili.com/author/zebinisokamalova/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Çıkmazın Kıyısında: Fergana Vadisinde Neler Oluyor?</title>
		<link>https://bilimdili.com/dusunce/cikmazin-kiyisinda-fergana-vadisinde-neler-oluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Zebiniso KAMALOVA]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 09:42:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜŞÜNCE]]></category>
		<category><![CDATA[FERGANA VADİSİ]]></category>
		<category><![CDATA[Kırgızistan]]></category>
		<category><![CDATA[Özbekistan]]></category>
		<category><![CDATA[Tacikistan]]></category>
		<category><![CDATA[Türkistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bilimdili.com/?p=19736</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan sınırlarının kesiştiği Fergana Vadisi, Sovyetler Döneminde bitmek bilmeyen sorunların yuvasına dönüştürülmüştü. Etnik çeşitliliğe sahip olan Vadideki demografik dağılım, demografik yapının ulusal sınırlara göre uyumsuzluğu ve uzlaşmaya tıkalı çok çetrefilli çıkmaza giren sınır anlaşmazlıklarının yanı sıra kronik hâle gelen su sorunu, zaman zaman bölgede tansiyonu yükseltip duruyor. 28-29 Nisan günleri Tacikistan ve [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/dusunce/cikmazin-kiyisinda-fergana-vadisinde-neler-oluyor/">Çıkmazın Kıyısında: Fergana Vadisinde Neler Oluyor?</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan sınırlarının kesiştiği Fergana Vadisi, Sovyetler Döneminde bitmek bilmeyen sorunların yuvasına dönüştürülmüştü. Etnik çeşitliliğe sahip olan Vadideki demografik dağılım, demografik yapının ulusal sınırlara göre uyumsuzluğu ve uzlaşmaya tıkalı çok çetrefilli çıkmaza giren sınır anlaşmazlıklarının yanı sıra kronik hâle gelen su sorunu, zaman zaman bölgede tansiyonu yükseltip duruyor.</p>
<p>28-29 Nisan günleri Tacikistan ve Kırgızistan sınırlarında silahlar patladı. “Baş” diye anılan Su Paylaşımı Merkezinde gözetim kamerası yerleştirilmesi istenmesi üzerinde çıkan tartışma Kırgız ve Tacikler arasında taşlamalı bir kargaşaya dönüşürken ardından silahlar doğrultuldu. Elli küsur can kaybı ve üç yüz civarı yaralanmalara neden olan bu tartışma bölgede bir savaş tehlikesini yarattı. Tranzit yollar kapandı, iki ülke sınırlara ordu yolladı.</p>
<p>Bu yeni bir olay değildir. Fakat Kırgızistan ile Tacikistan arasındaki sınır anlaşmazlığında ve su paylaşımı konusunda son yılların en büyük çatışması yaşandı diyebiliriz. 30 yıldır ki kesişen sınırlara sahip Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan arasında sık sık yaşanan hadisedir. Geçen sene bahar aylarında da Kırgızistan ve Tacikistan hem de Kırgızistan ve Özbekistan sınırları arasında gerilim çıkmıştı ve hatta yine silahlar patlamıştı.</p>
<p>1968’de Tacikistan, Kırgızistan ve Özbekistan topraklarını sulamak amacıyla İsfara Nehri’nin başlangıç noktasında Su Dağılım Merkezi kurulur. Sovyetler Birliği dağıldıktan beri Tacikler burası benim diyor, Kırgızlar ise bunu kabul etmiyor, burayı tartışmalı bir bölge olarak görüyor. Aynı şekilde bu su dağıtım noktasında Tacikistan tarafı gözetim kamerası yerleştirmek istemesi üzerine Kırgızistan tarafı tepki gösterdi ve bu olay yeni bir çatışmanın fitilini ateşledi.<br />
Avrasya’nın en temiz ve en zengin su kaynakları Türkistan’da bulunmaktadır. Ciddi manada çevre sorunlarının yaşandığı Aral Denizi’ne dökülen iki büyük nehir vardır; Amuderya ve Sırderya. Amuderya (Ceyhun), taşıdığı suyun %80’ini Tacikistan’dan alır. Sırderya (Seyhun) Kırgızistan’dan doğmaktadır. Amuderya: Afganistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan’ın, Sırderya ise sadece Özbekistan ile Kazakistan’ın tarım arazilerini sulamaktadır.</p>
<p>Malum Türkistan’ın çoğunluk toprağı yapay sulama sistemine bağlı tarım arazilerine sahiptir. Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan enerji kaynakları bakımından zenginken, Tacikistan ve Kırgızistan da su kaynakları bakımından zengindir. İlkbahar ve yaz aylarında özellikle Kazakistan ve Özbekistan tarım ürünlerinin yetişmesi için suya ihtiyaç duyarken, Kırgızistan ve Tacikistan ise kış için elektrik ve doğal gaza muhtaç durumdadır.</p>
<p>Sovyetler Döneminde bölgedeki enerji ve tarım sistemi ortaktı. Ancak birliğin dağılmasının ardından ulusal sınırların ortaya çıkması ve ekonomik çıkarlarıyla geçmişteki dağılım ve iş bölümlerine neredeyse son verildi. Buna rağmen beş Türkistan cumhuriyeti, Sovyet dönemi su paylaşım sistemini devam ettirmek amacıyla 1992 yılında Almatı Anlaşması’nı imzalamışlardı. Buna rağmen her cumhuriyet sulama ve enerji ihtiyacını kendi imkânlarıyla güvence altına almaya çalıştı. Fakat Tacikistan ve Kırgızistan ülkeleri bu anlaşmanın adil olmadığını dile getirip dururlar, esasında su paylaşımından bir kazanç peşindedirler. Türkmenistan, Kazakistan ve Özbekistan ise yanı başlarındaki komşularındansa enerjiyi bölge dışı ülkelere satmayı daha kârlı buluyorlar.</p>
<p>Bölge devletleri su kaynaklarının tüm bölgeye ait olduğunu ve kullanımlarının diğer ülkelere zarar vermeden sağlanması gerektiği yönünde ortak yol bulmaları gerekir. Uluslararası kuruluşların yahut Rusya’nın hakemliğine bırakılmadan, bölgesel bir yapılanmaya gidilerek, diyalog yoluyla su sorununu bölge ülkeleri kendi aralarında çözmeleri lazım.<br />
Kırgızistan ve Tacikistan sınırlarında yaşanan gerilimin ardından Putin’den açıklama geldi: “Araboluculuk yapmaya hazırız!”<br />
Aristo’nun tahakküm altındaki halkları yönetmek için Büyük Iskender’e verdiği öğüt aklıma gelir: “Önce nifak tohumlarını ek, böl, ayırt, aralarında çatışmayı sağla, uzlaşmaya giden tüm yolları tıka, hakem olarak kendine kabul ettir”.</p>
<p>Rusya Savunma Bakanı General Sergey Şoygu, Tacikistan-Kırgızıstan sınırlarında çıkan çatışmadan bir gün önce bölgesel güvenlik, askeri yönde ortak işbirliği meselesini konuşmak için bölgeye yani Özbekistan’a gelmişti. Nedense ertesi günü Su Dağıtım Merkezi&#8217;nde bir gözetim kamerası bahane edilerek,  Tacik birlikleri Kırgız birliklerine ateş etmeye başladı. Bu tür olaylar yeni değil. Fergana Vadisi ve sorunları Rusya’nın Türkistan’a yönelik etkisini korumak için kullandığı bir kozu olduğu iyi bilinir. Rusya’nın Ukrayna’da yaşandığı gibi Türkistan’daki cumhuriyetler için de zaman zaman toprak bütünlüğüyle tehdit savurduğunu biliyoruz.</p>
<p>Türkistan devletleri bölgesel problem ve çıkarları konusunda dış faktörlerden bağımsız karar almalılar dedik, umut ettik. Kırgız-Tacik geriliminde de bölgede etkisini korumak isteyen güçlerin müdahale etmeye çalışıldığını gördük. Fakat hükümete geldiğinden beri bölgeselcilik faaliyetleri ile sık sık anılan Özbek lider Şevket Mirziyoyev iki gün boyunca ülke başkanlarıyla ayrı ayrı ve sık görüşmeler yaptı. Barışı sağlamak için sağduyulu olmaya çağırdı, nihayetinde ara buldu. Bu Türkistan halkları hayatındaki çok önemli bir hadise.</p>
<p>Türkistan cumhuriyetleri müşterek tarih ve bir bütün olan medeniyetin birer parçalarıdır. Kırgızların bir Türk boyu olduklarını öne sürerek milliyetçilik aşılanan ve Taciklerin Fars kökenli olduklarını söyleyerek arada ihtilaf ve etnik çatışma yaratmaya çalışılan söylemler sürdürülmekte. Tacikistan ve Kırgızistan devletleri aralarında uzlaşmış olmalarına rağmen Rus medyası “Tacikistan Kırgızistan’ın topraklarını işgal etmeye kalktı” şeklinde abartılı ve kışkırtıcı provokatif haberler yapmakta. Bu durumda devletler de halklar da soğukkanlılıkla hareket etmeli, oyunlara gelmemeli. Ne kadar çıkmazın kıyısında olsak ta Türkistan’ın birlik ruhunu korumalıyız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/dusunce/cikmazin-kiyisinda-fergana-vadisinde-neler-oluyor/">Çıkmazın Kıyısında: Fergana Vadisinde Neler Oluyor?</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkistan&#8217;ın Kadim El Sanatı: Suzane</title>
		<link>https://bilimdili.com/toplum/yasam/turkistanin-kadim-el-sanati-suzane/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Zebiniso KAMALOVA]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2020 07:20:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[dokuma]]></category>
		<category><![CDATA[El İşlemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Suzane]]></category>
		<category><![CDATA[Türkistan sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Türkistan'ın Kadim El Sanatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bilimdili.com/?p=17348</guid>

					<description><![CDATA[<p>SUZANE, el işlemeli bir kumaş dikişi sanatıdır. Farsça “iğne” manasına veren ”سوزن” (Suzan) kelimesinden ortaya çıkmıştır. Büyük kumaş üzerinde çizilmiş nakışlara iğne ile dikilerek bezek verilir ve bu iş için çok zaman ayrılır ve gözün nuru sarf edilir. Suzaneler, tabiat güzelliğinin insan eliyle kumaş üzerinde nakşedilmesi, duyguların desenlerde, renklerde yansımasıdır. Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan ve Türkistan’ın diğer ülkelerinde [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/toplum/yasam/turkistanin-kadim-el-sanati-suzane/">Türkistan&#8217;ın Kadim El Sanatı: Suzane</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>SUZANE, el işlemeli bir kumaş dikişi sanatıdır. Farsça “iğne” manasına veren ”سوزن<em>”</em> (<em>Suzan)</em> kelimesinden ortaya çıkmıştır. Büyük kumaş üzerinde çizilmiş nakışlara iğne ile dikilerek bezek verilir ve bu iş için çok zaman ayrılır ve gözün nuru sarf edilir. Suzaneler, tabiat güzelliğinin insan eliyle kumaş üzerinde nakşedilmesi, duyguların desenlerde, renklerde yansımasıdır. Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan ve Türkistan’ın diğer ülkelerinde el işi sanatları kapsamında yaygın olan suzane sanatı, güzel dekorasyonları ve ince işçiliği ile son derece değerli hale gelmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Suzane tarihi çok eski devirlere kadar dayanır. 15. yüzyılın başlarında, Timur devletinde bulunan Kastilya kıralı elçisi Rui Gonsales de Clavijo, muhtemelen suzanenin çeşidi olanbu tür işlemeli kumaşlardan bahsetmiştir. Günümüzde en eski suzane örnekleri 18. yüzyılın sonlarına ve 19. yüzyılın başlarına aittir.</p>
<p><a class="herald-popup-img" href="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/06/3-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-17350 aligncenter" src="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/06/3-1.jpg" alt="" width="244" height="324" /></a></p>
<p>Suzaneler sembolik bir ehemmiyete sahiptir. Türkistan’da geleneksel olarak gelin çeyizlerinin önemli bir parçası sayılır. Gelin adayları veya gelin anneleri bizzat damat için suzaneler işlemiş ve düğün gününde sahibine hediye edilmiştir. Bu şekilde suzaneler, gönüllerin bağlanmasını temsil eder ve şans, mutluluk, sağlık, uzun ömür ve nesillerin bereketinin sembolleri olarak evlerin yanı sıra hayalleri de süsler.</p>
<p><a class="herald-popup-img" href="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/06/1-1.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-17351 aligncenter" src="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/06/1-1.jpg" alt="" width="239" height="320" srcset="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/06/1-1.jpg 715w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/06/1-1-223x300.jpg 223w" sizes="(max-width: 239px) 100vw, 239px" /></a></p>
<p>Suzaneler pamuk bazen ise ipek kumaşlardan yapılır. Desen ilk olarak dar portatif tezgâhlarda işlenmeden önce kumaş üzerine çekilir. Genellikle iki veya daha fazla parça halinde işlenir, bu şekilde birleştirilmeden önce birden fazla kişi tarafından üzerinde çalışılabilirler. Suzanele, eski zamanlardan beri safran, ceviz, fıstık, fındık, ağaç mantarı gibi bitkilerden elde edilen boyalarla renklendirilmiş, ancak son zamanlarda suzaneler için geleneksel renklerden farklı olduğu düşünülen sentetik boyalar kullanılmaktadır.</p>
<p>Suzanelerde tambur, basma, zincir gibi geleneksel dikiş desenleriyle Türkistan tabiatı güzelliği aksettirilir. Cennet yurdun güneşi, ayı, çiçekleri, ağaç ve çiçek yaprakları, meyvelerden özellikle üzüm ve nar desenleri, bazen balık ve kuşlar ve yine daha çok çeşitli desenler kumaşlar üzerinde canlandırılmıştır. Türkistan halkı suzanelerdeki motiflerin ruhsal güçlerle eşleştiğine, sahiplerini koruduğuna veya güç sağladığına hatta mutluluklarına sebep olduğuna inanıyorlardı.</p>
<p><a class="herald-popup-img" href="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/06/2-1.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-17352 aligncenter" src="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/06/2-1.jpg" alt="" width="242" height="323" srcset="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/06/2-1.jpg 380w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/06/2-1-225x300.jpg 225w" sizes="(max-width: 242px) 100vw, 242px" /></a></p>
<p>Suzane sanatının coğrafi kökenlerini belirlemek zordur. Göçebe kültürünün bir parçası olsa da Özbekistan, suzane sanatının geliştirilmiş merkezi olarak kabul edilir. Suzane, çok çeşitli motiflere sahiptir, ancak esas desenlerini yansıtan özel motifler Türkistan’daki bazı bölgelere özgüdür. Buhara suzaneleri tırtıklı yaprakların sarmaşıklarını ve kırmızı renkli çiçekleri tasvir eder. Fergana suzanesi oldukça <em>stilize</em> edilmiş <em>çiçek</em> motiflerine sahiptir. Taşkentliler kırmızı yıldız madalyonlarla tanımlanırken, Semerkant’daki suzaneler doğal çiçeklere sahiptir. Uratepe desenlerinde tırtıklı yapraklar ve yıldız benzeri madalyonlar daha baskın bulunurken, Şehrisabz suzaneleri ise çok çeşitli renklerde çiçek ve sebzelerle kaplıdır.</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/toplum/yasam/turkistanin-kadim-el-sanati-suzane/">Türkistan&#8217;ın Kadim El Sanatı: Suzane</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orta Asya’nın “Bin Şehir Ülkesi”: Baktria</title>
		<link>https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/orta-asyanin-bin-sehir-ulkesi-baktria/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Zebiniso KAMALOVA]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 May 2020 08:30:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bakrialılar]]></category>
		<category><![CDATA[Baktria Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Grek-Baktriya Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bilimdili.com/?p=17067</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar: Dr. Zebiniso KAMALOVA Bu makale, &#8220;Journal of Old Turkic Studies&#8221; adlı uluslararası hakemli bir derginin cilt 4 sayı 1 yayımlanmıştır. Giriş Zaman geçtikçe varlığı genişleyen Türk tarihinin kökleri Asya’da şekillenmiştir. Tarihçiler Türk tarihini genellikle Hunlar (MÖ. 220-MS. 470) ile başlatırlar (Kafesoğlu 2013: 57-83). Bazı araştırmacılara göre Sakalar/İskitler (MÖ. VIII-II. yüzyıllar) Türk insanıyla özdeştirilmiştir (Ahmetbeyoğlu [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/orta-asyanin-bin-sehir-ulkesi-baktria/">Orta Asya’nın “Bin Şehir Ülkesi”: Baktria</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazar: Dr. Zebiniso KAMALOVA</strong></p>
<p><strong>Bu makale, &#8220;Journal of Old Turkic Studies&#8221; adlı uluslararası hakemli bir derginin cilt 4 sayı 1 yayımlanmıştır.</strong></p>
<p>Giriş</p>
<p>Zaman geçtikçe varlığı genişleyen Türk tarihinin kökleri Asya’da şekillenmiştir. Tarihçiler Türk tarihini genellikle Hunlar (MÖ. 220-MS. 470) ile başlatırlar (Kafesoğlu 2013: 57-83). Bazı araştırmacılara göre Sakalar/İskitler (MÖ. VIII-II. yüzyıllar) Türk insanıyla özdeştirilmiştir (Ahmetbeyoğlu 2017: 17-82) fakat bu mesele tartışılmıştır. Orta Asya halkı özellikle Özbekistan’daki tarih algısı iki nehir aralığında şekillenen devletçilik evrimi MÖ. II. bin yıl ve MS. IV. yüzyıl arasını ihtiva ettiği yönündedir. Bugün Özbekistan sınırları içerisinde kalan topraklar Mısır, Mezopotamya, İran, Hindistan, Çin, Rum gibi ilk medeniyet beşiklerinden sayılır. Ancak onun en eski dönemleri hakkında çok az sayıda bilgi bize ulaşmış durumdadır. Orta Asya antik devir ilk teşkilatlanma sürecinin gelişimi burada inşa edilen devletlerden etkileşme suretiyle devam etmiştir. Milattan önceki devirlerde Orta Asya siyasî haritasında Harezm, Baktria, Parfiya, Fergana, Sogdiana gibi siyasî teşkilatlanma özelliğine sahip olan ilk devlet örnekleri yer almaktadır (Ahmedov 2001: 21).</p>
<p>Orta Asya’daki devletçiliğin şekillenmesi bir kaç devirle sıralanmaktadır:</p>
<ol>
<li>MÖ. II. bin yıl ikinci yarısı, Güney Özbekistan’da embriyonal şekilde teşkilatlanmış karakterine sahip kuruluşların ortaya çıkması ile tanımlanmıştır. Carkuton arkeoloji kalıntıları bu döneme ait ana kaynak konumundadır.</li>
<li>MÖ. I. bin başı-MÖ. 539’de Baktria, Sogdiana ve Harezm gibi tarihî şehirlerin teşkil olma süreci, siyasi hâkimiyetin oluşumu.</li>
<li>MÖ. 539 –MÖ. 330 arası, Ahamenişler istilası sebep Orta Asya Ahamenişler hükümranlığı altına girdiği için yerel devletçilik gelişiminde duraklama.</li>
<li>MÖ. IV.-MÖ. II. yüzyıl, Makedonyalı Büyük İskender’in istilalarıyla Helenistik siyasetin hükümranlık dönemi. Bu devirde yerel devletçilik yeniden canlanmaya başlar. MÖ. IV. yüz-yıl son çeyreğinde Harezm Padişahlığı meydana gelmiş, MÖ. III yüzyılın sonu MÖ. II. yüz-yılda Buhara’da, Davan’da (Fergane), Soğd’da ayrı ayrı mülkler şekillenmiştir. Sonradan bu mülkleri birleştiren Kanglılar Devleti kurulmuştur.</li>
<li>MÖ. II. yüzyılın ikinci yarısı MS. I. yüzyıl başlarında Kanlı, Harezm Padişahlığı, Buhara, Soğd, Davan’ın güçlenmesi ve gelişimi gerçekleşmiş, Yueçiler Devletinin kurulmuş ve hâkimiyetini Gandhar’a kadar yaymıştır. Bu mülklerde gümüş ve bakırdan paralar basılmış, yerel Soğd, Harezm yazılarının ortaya çıkması gelişmiş devletçiliğin esas belgileri olmuştur.</li>
<li>MS. I. yüzyıl başı-III. yüzyıl ilk yarısı: ilk çağda yerli devletçiliğin teşkil olması dönemidir. Özbekistan’ın güney kısmı birleşik Yueçi devleti temelinde kurulan Kuşan Devletine dahil olmuştur; Çaç’ta (Taşkent) yeni mülk şekilleri oluşmuş; Harezm’de Afrigîler Sülalesi’nin hâkimiyet tepesine gelmesi ve burada sülale yönetimin gelenekselleşmesi ile nitelendirilir (Rtveladze 2005: 17-19; Saidov 2001: 22; Murtazayeva 2011: 43-60).</li>
</ol>
<p>Orta Asya’daki ilk devletler ile ilgili bilgi aktaran esas ana kaynaklar, Zerdüştlüğün kutsal kitabı olan (MÖ. VI.-MS. VI. yüzyıllar) Avesto Kitabi (Bertels 1960: 52-53), Pers İmparatoru Kral Dara’nın (MÖ. 522-486), MÖ. 519 yılında üç dilde (Ariyâca, Aramca [Babil Aramcası] ve Elamca) yazdırdığı kendi döneminde olan siyasî olayları anlatan ilk yazıtı Behistun Kitabesi (Madraimov-Fuzailova 2007: 32-33), Çin yıllıkları ve antik Yunan tarihçileri, özellikle, GERODOT, GEKATEY, KTESEY, STRABON, ARRİAN’ın eserlerinde (Madraimov-Fuzailova 2007: 29-43) Orta Asya halkları ve devletleri konusunda önemli bilgiler yer almıştır. Arkeologlar-dan Y. GULOMOV, S. TOLSTOV, V. MASSON, A. ASKAROV, E. RTVALADZE, A. SAGDULLAYEV, arkeolojik kazı ve tetkikleriyle Orta Asya’daki ilk devlet teşkilatları hakkında önemli bilgiler sunmuştur (Usmonov-Sodikov 2005: 43).</p>
<p><a class="herald-popup-img" href="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/05/1200px-Greco-BactrianKingdomMap.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-17068 aligncenter" src="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/05/1200px-Greco-BactrianKingdomMap.jpg" alt="" width="382" height="261" srcset="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/05/1200px-Greco-BactrianKingdomMap.jpg 1199w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/05/1200px-Greco-BactrianKingdomMap-300x205.jpg 300w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/05/1200px-Greco-BactrianKingdomMap-1024x699.jpg 1024w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/05/1200px-Greco-BactrianKingdomMap-768x525.jpg 768w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/05/1200px-Greco-BactrianKingdomMap-990x676.jpg 990w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/05/1200px-Greco-BactrianKingdomMap-379x259.jpg 379w" sizes="auto, (max-width: 382px) 100vw, 382px" /></a></p>
<p><strong>Baktria Devleti </strong></p>
<p>Baktria ya da Taharistan, Hindikuş Dağları ve Ceyhun Irmağı arasında yer alan, merkezi Baktr (bugünkü Afganistan’ın Mezar-i Şerif vilayetine yakın mesafedeki mevzi) şehri olan o dönemki adı ile <em>Baktra/Balhika/Bahdi </em>olarak anılan gü-nümüzde Türkmenistan, kuzey Afganistan, güney Özbekistan (şimdiki Kaşka-darya, Surhandarya, Zarafşan bölgeleri), batı Tacikistan ve Sirderya ırmağının üst kısımlarını ihtiva eden antik bir ülkedir. Baktria adı ile ilişkin Yunan tarihçisi Kurtsiy RUF, “<em>Onun (Baktr Irmağı) adı ile şehir ve vilayet de adlandırılıyor</em>”, “<em>Zariastra şehri sonradan nehir adı ile Bakrtia denilmiştir</em>” şeklinde bilgiler aktarmıştır (Usmonov-Sodikov 2005: 45-46). Avesto’da, <em>Baktria </em>(Bahdi) “Bayrakları (her zaman) yüksek dalgalanan”, yani şevketli bir ülke olarak geçiyor (Ziyo 2001: 368). Bu husus, devletin döneminde büyük ve kudretli olduğunu belirtir. Devletin başkenti Baktra şehri dönemin önemli ve meşhur merkezlerinden olmuştur, şehir yüksek ve sağlam duvarlar ile çevrilmiştir. Burada hükümdar kalesi yer almıştır. Halkına nispeten “Bakrtialılar”, “Bakrtria halkı” ifadeleri kullanılmıştır. Kadim Baktria’yı yöneten sülaleler hakkında şimdilik belli bir neticeye va-rılmamıştır. KTESEY, Assuriyeli hükümdar Nin Belid’in Bakrtia’ya karşı harbî yü-rüyüşü hakkında söylerken, Nin, Baktrialı kadın Semiramida’ya evlendiğini ak-tarmıştır. Semiramida, MÖ. IX-VIII. yüzyılda Assuriya prensesi olmuştur. Nin’in Baktria ile yaptığı savaşta Semiramida da katılmıştır ve Baktria hükümdarı Aksi-art ile savaşmışlardır (Madraimov-Fuzailova 2007: 32). Pompey Trog (MS. I. yüz-yıl) Nin’in Baktria seferi hakkında bilgi verirken, Baktria hükümdarı olarak Zarduşt dile getirmiştir (Usmonov-Sodikov 2005: 55). Baktria devletinin ilk kuruluş ve yükseliş dönemlerini anlatan net bilgiler azdır, rivayetler daha ziyadedir. Dö-nemin güçlü Pers krallığı Ahamenişler ile Baktria devleti münasebetini aydınlatan kaynaklar da yeterli değildir.</p>
<p>Bakrialılar, Ahamenişlerin hükümranlığını kabullenmiş, I. Dara zamanında Baktria’da vassal olarak Pers kökenli Dadarşih hâkimiyeti vardı. Herodot’un verdiği bilgilere göre, Kuruş ve oğlu Kambiz hükümranlık yılları (MÖ. 530-522) kendilerine tâbi memleketlerden vergi almamıştır. Ama Ahamenişlere tâbi ülkeler sürekli merkeze hediyeler yollamıştır. Dara’yı Persler tüccar demelerinin nedeni, o ilk kez vergi düzenini oluşturmuştur. Ahamenişlerin 12. satraplıklarına (bölge) bağlı Bakrialılar yıllık olarak 360 talant vergi ödemişlerdir. Bunun haricinde de farklı yollar ile memleketlerin zenginliklerini merkeze getirtmiştir (Usmonov-Sodikov 2005: 57).</p>
<p>Yerli ahali bağımsızlıklarını elde etmek için sürekli isyanda bulunmuştur. MÖ. VI. yüzyıl ortalarında çabaları boşa gitmeyen Harezmliler bağımsızlığına kavuşmuştur. Saka ve Massaget kabileleri de hürlük için devamlı olarak isyancılarla savaşmışlardır. Bu gibi hareketlerden biri fars hükümdarı I. Artakserks (MÖ. 462-424) döneminde gerçekleşmiştir. Bu hareket neticesinde yerli kabileler az müd-det bile olsa bağımsızlığı elde etmişler, ancak çok sürmeden tekrar Ahamenişler işgaline maruz kalmışlar. Kvint Kursi Ruf’un aktardığı bu bilgiler, Baktrialılar hakkında önemli hususlar içerir: “<em>Baktrialılar, çok çevik, fıtraten sert, Pers’lerin şata-fat ve şımarıklığını hoş görmezlerdi</em>”. Bu gibi savaşlar Ahamenişleri güçlerini etkile-miştir, İran’ı Büyük İskender (MÖ. 336-MÖ. 323) tarafından işgal olmasını kolay-laştırmıştır. Yenilgiye yüz tutan Perslerin hükmü altındaki Girkaniya (Güneybatı Türkmenistan), ardından Parfiye ve sonra Baktria hudutları Büyük İskender’in istilasına uğramıştır. Başlarına gelen diğer bir yabancı istilacı olan Büyük İskender’e karşı savaşan halk kahramanlarından Spitamen adı tarihî kaynaklarda çok dile getirilmiştir. Aslında yurdu, bağımsızlığı, şerefi için canını feda eden Asyalı önderler çoktur. Yunan tarihçisi ARRİAN’ın verdiği haberde Baktria kuzey bölgesinde bağımsızlık hareketinde başkaldıran Paratikan önderliğindeki isyan, Spitamen ayaklanması bastırıldıktan sonra da yatıştırılamamıştır. Bunun yanı sıra yine halk kahramanları sıfatıyla tarihe not düşen Katan, Avstan isimli savaşçı yiğitler de istilacılara boyun eğmemiş, MÖ. 327 senede hürriyet için başkaldırmış-lardır. İskender onlara karşı kendinin en güvendiği komutanı Krater’i gönderi-yor. ARRİAN’a göre bu cenk şefkatsiz şekilde gerçekleşmiştir. Bu savaşta Katan helak olmuş, Avstan ise düşman eline esir düşmüştür. (Madraimov-Fuzailova 2007: 34).</p>
<p>MÖ. 329 yılında Persler’den aldığı hudutlarda Büyük İskender, kendisine karşı ayaklanmaları bahane ederek şehirleri yıkıp yakmıştır. Büyük İskender dönemi (MÖ. 334-MÖ.324) Orta Asya halklarının sosyal ve siyasi açıdan gelişimini etkilemiştir, yerli asilzadelerin mevkii yine de güçlenmiştir. İskender’in Pers İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratmasından sonra Güneybatı Asya’da Makedonya Krallığı’na bağlı yeni krallıklar oluşmaya başlanmıştır. Bu yeni krallıklar, klasik Yunan kültürünü ve dilini söz konusu topraklara taşımıştır. Helenistik Dönem Antik Dünya’da Grek etkisinin değer halklar tarafından benimsemiş olduğunu sergilemektedir (Welles 1934: 108). MÖ. 550-MÖ. 330 yıllarda Perslerin ve Yunanların etkisiyle Baktria’da yaşa-yan halklar hayatında ciddi sosyal-siyasi değişim gerçekleşmiştir. Boylar arasında sınıflaşma başlamış, yeni oluşan boy asilzadeleri verimli toprakları kendi tasarruflarına aldılar, köle cemiyeti ortaya çıkmıştır. Helenistik dönem, Baktria ve Soğd ülkesine sadece gelişmiş bir Helen kültürü değil, kültürel bir düşüş de getirmiştir. MÖ. 329-327 yıllarda Makedon yenilgisinden sonra birçok şehir ve kırsal yerleşimler harabeye dönüşmüştür. 327-325 yıllık devrimler ülkenin eko-nomisine de zarar vermiştir (Piçiyan 1992: 200). İskender’in vefatından sonra onun saltanatı parçalanmıştır. Önce Babil’i (MÖ. 312), sonra Baktria ve Soğd ülkesini ele geçiren İskender’in komutanlarından sayılan Selevkos, yeni bir sülale, Selevkiler devletini kurmuştur. Selevkiler imparatorluğu, Makedonya İmparatorluğu parçalanmasından sonra ortaya çıkan dört Helenistik devletlerden biridir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Grek-Baktriya Devleti </strong></p>
<p>Doğu Selevkos İmparatorluğu’nun hâkim olduğu toprakların genişliği, bölgesel yöneticiler olan satrapların imparatorluk merkezinden önemli ölçüde bağımsız olmasına yol açmıştır. Sonunda MÖ. 250 yıllarda Baktria, Sogdiana ve Margiana (Margu) valisi I. Diodot, Selevkos hâkimiyetine başkaldırarak bölgesi-nin bağımsızlığını kazandı ve kendisini kral olarak ilan etti. Bu sıralarda I. Arşak’la yerli Pers hanedanlığının yeniden ortaya çıkışı, Grek Baktriya Krallığı ile Selevkos İmparatorluğu arasındaki münasebetlerin durgunluğuna yol açmıştır. Bu durum krallığın belli bir müddette bağımsız kalmasını sağladı, fakat uzun vadeli zayıflamasına ve çökmesinde katkısı oldu. Çünkü diğer Helenistik bölgelerden yeteri kadar insan gücü ve diğer şekillerde destek sağlanamamıştır. MÖ. 190 yılında Magnesiye (Türkiye’nin Manisa şehri yerinde) yanındaki savaşta Rum ordusu Büyük Antioh (MÖ. 242-MÖ. 187) ordusunu yenilgiye uğratmasıyla Selevkoslar hükümranlığına büyük ölçüde zarar vermiş oldu. Bu durum, Grek-Baktria Devletinin güçlenmesine neden oldu. O sırada Grek-Baktria Devleti’nin sınırları genişledi. Euthydem, Demetri ve Eakradit döneminde Sogdiana, Baktria, Arahosiya ve Araya, bugünkü siyasî coğrafî sınırlarla belirtirsek, Özbekistan, Tacikistan, Doğu İran ve Afganistan’ın büyük bir kısmı Grek-Baktria devletini oluşturuyordu. Fakat bu devletin iç politikasında istikrarsızlık mevcuttu. Bu durum siyasî ve iktisadî açıdan devletin zayıflamasına esas öge olmuştur. Yerli halk ile yabancılar: Grek-Makedon yöneticiler arasında zıtlıklar gittikçe derinleşmekteydi. Ayaklanmalar kuvvetle artmaya başladı ve somut sonuç olarak Sogdiana MÖ. II. yüzyıl sonu, I. yüzyıl başlarında kendi bağımsızlığına kavuşmuş-tur. Grek-Baktria devletinin başka bölgelerinde de buna benzer hareketler etkiliydi. Eskiden Kuzey Çin’de varlıklarını sürdüren Hunlar MÖ. II. yüzyıl sonlarında Çinlilerin gittikçe artan baskısı ile batıya doğru ilerlediler. Doğu Türkistan ve Yedisu vahalarında göçebe hayat sürdüren Yueçiler (Toharlar) ve Vusunları daha batıya ittiler. Neticede Vusun ve Yueçiler Sogdiana ve Baktria topraklarına akın-larda bulundular. Buradaki Saka ve başka yerli kavimler ile karışarak, önce Sogd, MS. 128 yılında Grek-Bakrtia devletine tabi olan başka bölgeleri de Hint nehrine kadar istila etmişlerdir. Böylece Grek-Baktria devleti yerine Yueçiler (Toharlar) devleti teşkil edildi (Ögel 1981: 33). Bu devlet tarihte Kuşanlar devleti (MS. I-IV. yüzyıl) adıyla meşhurdur (Cumaboyev 1992: 8). Antik Baktria toprakları Kuşanlar’dan sonra Sasanîler (MS. IV-VIII. yüzyıl) hükümranlığına tabi kalmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Baktria Medeniyeti </strong></p>
<p>Sıklıkla meydana gelen savaşlar, egemen devletlere tâbilik Baktria’nın gelişiminde o kadar etkileyici olmamıştır. Yunan tarihçileri Baktria’yı “<em>Bin şehir ül-kesi</em>” diye sıfatlandırmışlardır (Sagdullayev 1996: 47). Bu ise Baktria’da bir yerleşim hayatının var olması, şehir medeniyetin daha üstün derecede bulunmasını ifade ediyor. Hüner, ticaret kalkınması Baktrialiların altın, gömüş, bakır, bronz, kurşun, kalay gibi madenlerden çeşitli eşyalar, güzellik ziynetleri işlemelerinde, dokumacılık, madencilik, silah teknolojisi gibi sahalarda önde olmalarında teza-hür etmiştir. Baktrialiların altın, gümüş, bronz, taştan yaptıkları eşyalar Çin, Fars, Avrupa memleketlerinde meşhur olmuştur. Baktrialilar, madenlere işlem yapmakta mahir usta olduklarını kaynaklar belirtiyor. Para darbında çelik de burada ortaya çıktığı ihtimal dâhilindedir. Eğer gelecekte bunu tasdik edecek bilgilere ulaşılırsa, çelik XIX. yüzyılda Avrupa’da değil, en eski çağlarda Türkistan halkları tarafından kullanıldığı ve işlem yapıldığı iddia edilebilir. Elam Devleti başkenti olan, sonradan Ahamenişler saltanatı karargâhı ola-rak hizmet eden Suza şehrindeki sarayın kuruluşunda altınlar Baktria’dan getirilmiştir (Madraimov-Fuzailova 2007: 32). Baktria’da, altın, yakut gibi değerli taşlar çok bulunmuş, işlenerek devlet ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla kullanılmış, bunun yanı sıra yabancı ülkelere de ihraç edilmiştir (Popov 2008: 162). Bakt-ria altınları ve yakutlarına uzak Çin, Mısır, Hindistan gibi memleketleri de müşteri olmuştur. Baktria’da değerli taşlar, yer altı madenlerini kazımak ve hazır ürün şeklinde işlemek yaygın olmuştur. Nitekim bunun neticesinde bu devlette zanaatkârlık, zar işlemeler gibi sanat türleri gelişmiştir. 1877 senesinde Vahş ve Panc nehirlerinin Amuderya ile birleştiği yerde “Amuderya hazinesi” buluntuları biraz önce bahsettiğimiz hususlar açısından önemlidir. Arkeologlara göre, buluntular arasında mevcut olan 179 altın ve 7 gümüşten işlenen eşyalar eski Baktria devleti medeniyeti kalıntılarıdır. Söz konusu hazine, Baktria hududuna dâhil olan Tahtı-Sangin şehrindeki tapınağına aittir (Murtazayeva 2011: 54). Şu anda bu eşyalar Londra’daki British Müzesinde saklanmaktadır.  Baktria’da para münasebetleri ciddi bir şekilde uygulanmıştır. Baktria hükümdarları darb etmiş olan altın, gümüş, bakır, çelik tengelerin örnekleri Harezm, Sogdiana, Fergane bölgelerinde arkeoloji kazılar neticesinde bulunmuştur ve bu paralar Baktria Devletinin sosyal siyası tarihinden ipucular aktarmaktadır. Belh ve Harezm’de Zerdüşt inancının yayılması bu dönemin özelliği olmu-tur. Avesto’da bahsi geçen coğrafî hudutlar, yurt isimleri, insanların gelenekleri, çeşitli merasimleri Orta Asya halklarını ifade etmesi ve kitapta dile getirilen on altı büyük hududun çoğu Orta Asya’da yer alması, Zerdüşt inancının şekillendiği yerin de Orta Asya olması ihtimallerini arttırır. Avesto’da iyilik tanrısı olan Ahura Mazda dilinden ifadesi geçen Baktria yerleri dördüncü ve beşinci ülke ola-rak geçmektedir. “<em>Ben, Ahura Mazda’nın yarattığı dördüncü ser zemin (baş/büyük ülke) ve güzel yurt hoş ve temiz Belh diyarı idi. Ben, Ahura Mazda’nın yarattığı beşinci ser zemin ve güzel ülke Belh ve Merv arasındaki Nisaya’dir</em>.” (Avesto 2001: 107) Burada Belh yani Baktria devletinin merkezi dile getirilerek, “ser zemin” olarak yani büyük şehirler sırasında anmıştır. Abu Rayhan Berini’yin aktardığı rivayete göre, Zerdüşt inancına esas salan şahıs Zardüşt (“Altın develi” veya “Altın deveyi tu-tan” anlamını verir) Baktria hükümdarı Guştasp ve prenses yanına gelerek, Zer-düşt inancına teşvik ettiği bilgileri mevcuttur (Beruniy 1968: 51).</p>
<p>Ziraat ve tarım, hayvancılık bu ülke halkının vazgeçilmez mesleklerinden olmuş. Yunan (Madraimov-Fuzailova 2007: 37) ve Çin (Ögel 1981: 9) kaynakla-rında itiraf edildiği gibi, Baktria’da buğday, pirinç, sebzecilik, meyvecilik iyi gelişmiştir. Kvint Kursi RUF şöyle bilgi vermektedir: “<em>Baktria tabiatı zengin ve rengârenktir. Bazı yerlerinde çok sayıda bağ-bahçeler ve üzüm bağları bulunur ve tatlı meyvelerle doludur. Verimli topraklarda buğday yetiştirilir, kalan yerler otlaklardan oluşmaktadır</em>”. Bakrtia, Farslara, Makedonlara tâbi kaldıklarından dolayı bu halkların bir-kaç açıdan etkileşimde olmaktan kaçamamışlar (Kostyuhin 1972: 163). Zerduşti-lik veya Yunanların çok Tanrılık dinlerine merek duymuşlardır. Bu yüzden farklı itikatlara ait tapınakların kurulmuş olması arkeolojik kazıların elde ettiği sonuçlarla örtüşmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuç </strong></p>
<p>Orta Asya coğrafyasında meydana gelen köklü medeniyetin bir kısmı sayı-lan Baktria devleti, MÖ. I. binyılın ikinci çeyreğinde varlığını süren antik dünya medeniyetinin değerli örneklerinden biridir. Baktria devleti hakkında bilgiler sunan yazılı ve arkeolojik veriler son derece önem arz eder. Bu bilgiler ışığında Baktria ve çağdaş devletler Sogdiana, Parfiya, gibi Orta Asya devletlerinin büyüklüğü, gücü, medeniyeti konusundaki hülasalar esaslı olarak bilimsel ifadesini bul-maktadır. Yazılı kaynakların eksikliğini arkeologlar tarafından arkeolojik kazıla-rın verdiği sonuçlar ile doldurmaya çalışılmaktadır. Söz konusu Baktria devleti Türk tarihinin önemli bir parçasıdır, nitekim Türk tarihi çerçevesinde bütünlük içinde değerlendirmek yerinde olacaktır. Coğrafî özelliği, verimli toprakları ve zengin kaynaklarıyla yabancı istilacıların hedefi olmuş ve mahkûmiyetine maruz kalmış olsa da Orta Asya’da mevcut devlet gelenekleri ve toplum kültüründe ciddi hasar görmemiştir. Sonraki kurulacak müstakbel siyasî teşkilatların temel unsurlarını inşa etmekte mühim öge olarak hizmet etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça </strong></p>
<p>Abu Rayhon Beruni (1968). Kadim Halklardan Kolgan Yodgorliklar, Tanlangan Asarlar, Taşkent: Fan.</p>
<p>AHMEDOV, B. (1994). Tarihtan Sabaklar, Taşkent: Öqituvçi.</p>
<p>AHMEDOV, B. (2001). Özbekistan Tarihi Manbaları, Taşkent: Öqituvçi.</p>
<p>AHMETBEYOĞLU, A. (2009). Türkistan Hakkında Coğrafi, Siyasi, Tarihi ve İstatistiki Malumat, Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 22: 17-18.</p>
<p>AHMETBEYOĞLU, A. (2017). Türk Devletleri, İstanbul: Yeditepe Yayınları.</p>
<p>Avesto (2001). [Haz.] A. MAHKAM, Taşkent: Şarq.</p>
<p>BERTELS, Y. E. (1960). İstoriya Persidsko-Tadcikskoy Literaturı I, Moskva: İzda-telstvo Vostoçnoy Literaturı.</p>
<p>BOBOBEKOV, H. et al. (2000). Özbekiston Tarihi: Kıskaça Ma’lumotnoma, Taşkent: Şarq.</p>
<p>CUMABOYEV, F. (1992). Özbekistan Halklari Tarihi, Taşkent: Öqituvçi.</p>
<p>DANDAMAYEV, M. A. &amp; V. G. LUKONİN (1980). Kultura i Ekonomika Drevnego İrana, Moskova: İzdatelstvo Nauka.</p>
<p>DYAKONOV, M. M. (1954). Sloceniye Klassovogo Obşestvo V Severnoy Baktrii, V Sbornike: Sovetskaya Arheologiya, 19: 121-140.</p>
<p>EŞOV, B. (2009). Özbek Davlatçiligi Tarihi, Taşkent: Ma’rifat.</p>
<p>GROUSSET, R. (2011). Stepler İmparatorluğu: Atilla Cengiz Han, Timur, Çev. H. İnal-cık, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.</p>
<p>KOSTYUHİN, E. A. (1972). Aleksandr Makedonskiy v Literaturnoy i Folklornoy Tra-ditsii, Moskva: İzdatelstvo Nauka.</p>
<p>KUDRATOV, S. (1998). Markaziy Osiyo Hududida İlk Davlatlarning Paydo Bölişi, Gu-liston: Guliston.</p>
<p>MADRAİMOV, A. &amp; G. Fuzailova (2007). Manbaşunaslık, Taşkent: Fan.</p>
<p>MURTAZAYEVA, R. et al. (2011). Özbekistan Tarihi, Özbekistan Cumhuriyeti Cumhur-başkanı Huzurundaki Devlet ve Cemiyet Kuruluş Akademisi, Taşkent: Akademi.</p>
<p>NİYAZİ, M. (2012). Türk Tarih Felsefesi, İstanbul: Ötüken Yayınevi.</p>
<p>ÖGEL, B. (1981). Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi I-II, Ankara: Kültür Bakanlığı Ya-yınları.</p>
<p>PİÇİYAN, İ. R. (1992). Kultura Baktrii (Ahemenidskiy i Elliniçeskiy Periodı), Avtorefirat, Moskva. (Yayımlanmamış Doktora Tezi)</p>
<p>POPOV, A. A. (2008). Greko-Baktriyskoye Sarstvo, St. Petersburg: St. Petersburg Universiteti.</p>
<p>RACABOV, K. et al. (2011). Jahon Tarihining Mühim Sanalari, Toşkent: Özbekiston.</p>
<p>RTVELADZE, E. V. (2005). Sivilizatsii, Gosudarstva, Kulturı Sentralnoy Azii, Taşkent: İzd. Universitet Mirovoy Ekonomiki i Diplomattii.</p>
<p>RTVELADZE, E. V. et al. (2001). Kadımgi Özbekiston Sivilizatsiyasi: Davlatçilik ve Hu-kuk Tarihidan Lavhalar, Taşkent: Adolat.</p>
<p>TARN, W. W. (1951). The Greeks in Bactria and India, 2nd Ed., Cambridge: Cambridge University Press.</p>
<p>USMONOV, K. et al. (2005). Özbekiston Tarihi, Derslik, Taşkent: Özbekistan Oliy ve Orta Mahsus Talim Vezirliği.</p>
<p>WELLES, C. B. (1934). Royal Correspondence in the Hellenistic Period: A Study in Greek Epigraphy, New Haven: Yale University.</p>
<p>YAKUBOVSKİY, A. Yu. (1940). Kultura i İskusstvo Sredney Azii, Leningrad: Gosudarst-vennıy Ermitaj.</p>
<p>ZİYO, A. (2001). Özbek Davlatçilik Tarihi (Eng Kadim Tarihtan Rosssiya Boskınıga Kadar), Taşkent: Şarq.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/orta-asyanin-bin-sehir-ulkesi-baktria/">Orta Asya’nın “Bin Şehir Ülkesi”: Baktria</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğu Siyaseti (Abdurauf FITRAT)</title>
		<link>https://bilimdili.com/toplum/dogu-siyaseti-abdurauf-fitrat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Zebiniso KAMALOVA]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 May 2020 12:12:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[DÜŞÜNCE]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[TOPLUM]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurauf Fitrat]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Siyaseti]]></category>
		<category><![CDATA[Şarq Siyosati]]></category>
		<category><![CDATA[Türkistan]]></category>
		<category><![CDATA[Абдуррауф Фитрат]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bilimdili.com/?p=17022</guid>

					<description><![CDATA[<p>Abdurauf FITRAT* *Özbek Cedit Edebiyatının önde gelen aydınlarından Abdurauf Fitrat’ın “Doğu Siyaseti” (Şarq Siyosati) başlıklı 12 sayfalık yazısı Özbek Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktarılmıştır. Yazı, İstiklal Kahramanları serisi altında neşredilen Abdurauf Fitrat’ın “Seçilmiş Eserler”i kitabında yer almaktadır. Türkiye Türkçesine Aktaran: Dr. Zebiniso KAMALOVA (Kıdemli Uluslararası Araştırmacı, İstanbul Ticaret Üniversitesi RPYK (Rektörlük Proje Yönetim Koordinatörlüğü) DOĞU SİYASETİ [1] Bugün [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/toplum/dogu-siyaseti-abdurauf-fitrat/">Doğu Siyaseti (Abdurauf FITRAT)</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Abdurauf FITRAT*</strong></p>
<p>*Özbek Cedit Edebiyatının önde gelen aydınlarından Abdurauf Fitrat’ın “Doğu Siyaseti” (Şarq Siyosati) başlıklı 12 sayfalık yazısı Özbek Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktarılmıştır. Yazı, İstiklal Kahramanları serisi altında neşredilen Abdurauf Fitrat’ın “Seçilmiş Eserler”i kitabında yer almaktadır.</p>
<p><strong><em>Türkiye Türkçesine Aktaran: Dr. Zebiniso KAMALOVA</em></strong><em> (Kıdemli Uluslararası Araştırmacı, İstanbul Ticaret Üniversitesi RPYK (Rektörlük Proje Yönetim Koordinatörlüğü)</em></p>
<p><a class="herald-popup-img" href="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/05/200px-Uzbek_Abdurauf_Fitrat_stamp.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-17023 aligncenter" src="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/05/200px-Uzbek_Abdurauf_Fitrat_stamp.jpg" alt="" width="200" height="284" /></a></p>
<p><strong>DOĞU SİYASETİ <a href="https://mamer.biz/3548-2/?fbclid=IwAR1Pfifaci67W65VbFE_cAJs6jtq5k0al4d-rfzG2o6DFdJDA-rplmKRF7U#_ftn1">[1]</a></strong></p>
<p>Bugün kan denizlerine batan, cehennem ateşlerinde yanan Doğu bir zamanlar barış ve temeddüne beşikti. Bugün ayaklar altında ezilen Doğu bir zamanlar medeniyetin önderi, bilim ve sanatın ocağıydı. Avrupa dünyası yabanilik ve cehalet çöllerinde sersem sersem gezinirken, gürültüyle dolaşırken, Doğu Dünyası tüm insanlık âlemini saadet ve selametliğin zirvesine taşımak çabası içindeydi. Avrupa’da bir mahalle muhtarlığı bile yokken Doğu’nun <em>Konfüçyüs</em>, Brahman, İsa, Zerdüşt ve Muhammed’leri tüm ademoğullarını bir noktada birleştirerek, onları doğru ve marifet yolunda yürümeleri için gayret gösterirdiler. Çinliler yazmak için kağıt ürettiklerinde Avrupalılar sağ ve sol ellerini bir birinden ayırt edemezlerdi. Çin medeniyetinin izlerini üzerinde taşıyan zaman yıkımlarından kurtularak günümüze kadar ulaşan tarihî kalıntılar bugün bile Avrupalıları şaşırtmaktadır. Bugün yaşam ve mutluluk standartlarında gelişmişliğin son aşamasını yaşamakta olan Avrupalıların arasında Hindistan’daki uygarlık dönemlerini göremediği için üzülenler vardır.  Avrupalılar din ve kiliseye köktendincilik yaparken, cehaletin en derin kuyularına düştükleri çağda Araplar, Müslümanlar, Yunan, İran ve Hindistan’da çökmüş medeniyeti yeniden ihya ettiler. Hint ve Yunan’da unutulmuş bilim, sanat, hikmet ve felsefeni bir araya toplamışlardır. Endülüs, Mısır’ı birer medeniyet ekolu, uygarlığın ocağı, bilim beşiği yaptılar. Bağdat’ta Arap sanatçıları saat yaparak Avrupa’ya gönderdiklerinde Paris’in o zamandaki angelleri (melekleri) “bu kutu içinde şeytan”lar var diye saati bırakıp kaçmışlardı. Bugünkü medenî ve mağrur Avrupa’nın şehirlerinde barış ve asayiş yokken, Bağdat’tan Türkistan’a tehlikesiz ve huzurlu bir şekilde ulaşmak mümkündü. Müslüman medeniyetinin sahipleri sadece kendilerini değil tüm insanlık dünyasında barışı, huzuru ve gelişimi temin etmek için çabalamaktaydı. Onlar şimdiki medenî yırtıcılar gibi kendilerinden olmayan milletleri hayvan sanmazdılar. Doğrudur, Müslümanlar da diğer milletlere karşı savaştılar, doğrudur Müslümanlar da başkalarının yurtlarını almaya çalıştılar ve aldılar. Fakat onların işgalciliği bugünkü medenîr Avrupalıların işgalci huyları gibi aldıkları memleketlerin halklarını yağmalamak, ezmek, düşürmek için değil, onları yenilemek, saptıkları yoldan doğru yola getirmek, onların arasında dolaşarak “hak” olarak bilinen fikirlerinin kabul ettirmek, tüm dünya halkını “hak” ve “hakikat” etrafında birleştirmek içindi. Beytü’l-Mukaddes’i, Mısır’ı Endülüs’ü, İstanbul’u fetheden Müslüman hükümdarlar orada yaşayan halklara verdikleri hukuklar, bıraktıkları hikâyeler tarih sayfalarından silinmektedir. Arap komutanları bir ülkeyi ele geçirdiklerinde o ülke halkının emniyetini korumak için ordu tayın eder ve o ordunun giderleri için bir miktar halktan vergi toplardı.  Ama düşmanın saldırılarına dayanamayıp o ülkeyi bırakmak zorunda kaldıklarında halkın aksakallarını davet ederek “Biz bu vergi parasını emniyetinizi saklamak için sizlerden toplamıştık. Bundan sonra barışı temin edemeyiz, bu yüzden paralarınız bizim için haramdır” diye aldıkları vergileri geri verip dönerlerdi. Afrika’ya giren Müslümanlar Amerika ve Afrika’yı işgal eden Avrupalılar gibi yerli halkı yok etmek için harekette bulunmamışlardır. Onlara medeniyet götürdüler. Amerika’ya misafir olarak giren Avrupa’nın medenî insanları Amerika’nın mahalli halkını neredeyse katliam yaptı, bunu bilmeyen yoktur. Afrika’yı kuşatan Avrupalı işgalciler oradaki halkı salgın hastalığı gibi katliam yapıp durdular. Halbuki, Müslümanlar Afrika’nın Cezayir, Tunus, Fas gibi hudutlarını ele geçirdikten sonra oraları geliştirdiler, halkına asayiş getirdiler, onlardan büyük insanlar yetiştirdiler. Doğu kendi tarihi, siyaseti, sanatı, insafı, adaleti, ahlaki, yaptığı hizmeti ve itibarıyla o kadar yükselmiş, öyle temeddüne ulaşmıştı ki tasavvuru için bile beynimiz dar gelir. Doğu medeniyeti vahşilikten uzaktı. Doğu, başkaların halklarını almazdı. Doğu, beşeriyetin gelişmesi için çaba harcardı. Doğu, medeniyet ocağı, insaf beşiği, ahlak mektebi, bilim medresesiydi. Biz doğulular beşeriyete yaptığımız hizmetlerimiz için bugünkü kanlı Avrupa karşısında yeterince övünebiliriz. Biz doğulular medeniyet yolunda yaptığımız hizmetlerde devam ettiğimizde bugün beşeriyet dünyasını çok daha yüksek makamlarda görmek mümkündü. Nitekim, Doğu bilim, sanat uğurunda Avrupa işgalcileri gibi ortak kanı içmek ve arkadaş evini yağmalamak için değil, insanlık dünyasını yüksek seviyelere taşımak için ellerinden gelenini yapardı. Yazıklar olsun ki, Doğu kendi istikametinde devam edemedi, medeniyet tarihinin en büyük ve en nihai kurallarından biri şu: bir toplum sosyal hayatının her alanında yükselmişse, gelişerek refaha ulaşırsa, karşısında rakip bulunmazsa, hududu genişleyerek geliri de çoğaldığında git gide o toplumun ahlakı bozulur, ulaştığı makamından sapmaya başlar. Biz doğulular barış ve huzur arkasından bozguna uğradık, yolumuzdan saptık, iyi niyetlerimizi unutmaya başladık. Bilim ve sanattan yüz çevirdik, birlik ve ahlaktan ayrıldık, paraya düşkün olduk, paraya satıldık, neticede Çin Türk, Fars, Arap ve Hint memleketlerinden her biri kendi konuğuyla, sırasıyla barış ve temeddünden kölelik, yoksulluk çukurlarına yuvarlanmaya başladılar. Doğunun tüm işleri şuursuz beyler, düşüncesiz hanlar, beyinsiz mollalar, bilimsiz işanlar (seyit soyundan geldiğini iddia eden kişiler) eline geçti. Onlar Doğu’nun tüm yasaları ve kurallarını tahrip ettiler. Hanlar kendi midelerini doyurmak için halkı bir birine düşürdüler, memleketin verimli ve önemli hudutlarını sattılar, mollalar kendi nefsanî isteklerine “din” adını koyup pazara çıkardılar, din, Allah, peygamber, cennet ve cehennem üzerinden Doğu halkını yağmalamaya başladılar. Doğu’nun temeddüne giden yolu gömüldü. Saadet ve barış kapıları kapandı, saadetin en yüksek zirvesine çıkan Doğu yoksulluğun en derin çukurluğuna düştü. Doğunun Çin’i, İran’ı, Turan’ı, Arabistan’ı ile Hindistan’ı hepsi bir kıvılcımla cehalet ve gaflet ateşinde yandı bitti. Doğu gaflet ve cehalet cehenneminde yuvarlanıp yattığı zamanda Avrupa’nın gözü uykusundan açıldı. Avrupalılar uzun ve zararlı gaflet uykusundan, aç kalmış yabanılar gibi Doğu’nun üzerine saldırdılar. Dünya’nın en yağlı parçası olan Doğu, yırtıcı hayvanlar arasında kalan etli butlu fakat güçsüz bir koyun gibiydi. Avrupa vahşileri Doğu’nun her tarafından saldırmaya başladı. Diş, tırnaklarına ilişen yerlerini kopartıp, yüzüp almaya başladılar. Zavallı Doğu canını kurtarmaya çok uğraştı, sallandı, haykırdı, çığlıklar attı, koştu, geri hamleler yaptı, kaçtı, korkuttu, yalvardı, aklına gelen her yolu denedi. Hiçbir sonuç, hiçbir netice, hiçbir fayda elde edemedi, nitekim ona düşman olan yırtıcılar çok güçlüydü, diş, tırnakları çok keskindi. İngilizler Hindistan’ı yuttular, Mısır’ı bastılar. Adan’a gelip Arabistan’a el uzattılar. Rus imperialistleri Kafkasları yağmaladılar, Türkistan’a ayak basıp, Çin, Afgan, İran’a göz diktiler. Fransızlar Tunus ile Cezayir’i gasp ettiler, Filistin’e yüklendiler. Kendi ilkelliğiyle sessiz sakin yaşamını sürdüren Afrika kıtası Avrupa işgalcileri arasında paylaşıldı. Bu alışverişin hiç biri savaşsız olmadı. Avrupa’nın aç şahinleri kendilerinin cahil çiftçilerinin başlarına gemler takarak Doğu’ya sürüklediler. Onlar hiçbir şeyi anlamadan Doğu’daki işçi ve çiftçilerin üzerine saldırdılar. Onların hiçbir günahı olmayan sessiz sakin oturan arkadaşlarını dövdüler, öldürdüler, yağmaladılar, yağmalattılar. Doğu’nun günahsız kişilerini kendi zengin adamlarına köle olarak verdiler. Avrupa’nın işçi ve çiftçileri bu alışverişten ne tür kazanç elde ettiler? Bitmeyen yaralar, sonu yok kederler, başka da bir şey yoktu..! Avrupa işgalcilerinin Doğu üzerine doğru yürüyüşleri başkalarının kanını dökerek, kendi midelerini doyurmak, başkaların evini yakarak, kendi kazanını kaynatmak içindi. Ama onlar bu maksatlarını halkına belli etmezdiler. “Doğu halkı vahşidir, onları ehlileştirmek için gideriz”, “Doğu halkı bilgisizdir, onlara bilim yaymak için gideriz”, “Doğu halkını Haç emirlerine boyun eğdirmek (Hıristiyan yapmak) için gideriz” diye kendi halkından olan işçi ve çiftçilere yalan söyleyerek bizim üzerimize gönderirlerdi. Onlar bu tür yalanlarını, mazeretlerini, hedeflerini sadece kendi askerleri arasında değil, biz doğululara da utanmadan söylerdiler: “Siz doğululara medeniyet yoktur, sizler ilkel ve vahşi insanlarsınız, sizleri ıslah etmek, intizama getirmek, eğitim vermek, kültürleştirmek lazımdır, bu iş bizim (yani Avrupalıların) vazifesidir. Yeryüzünün en geniş parçası olan Doğu’yu kullanmak, insanlık dünyasının en büyük kısmı olan doğuluları vahşetten kurtarmak bizlere farzdır. Bu yüzden bizler (Avrupalılar) Doğu’ya geldik. Doğu hükümetlerini bir parçasını ele geçirdik ve kalan kısmını da ele geçirmek niyetindeyiz”, derler. Bu sözlerin Doğu hakkındaki bir kısmı doğrudur. Doğrudur, Doğu bilimsiz kaldı, Doğu Avrupa’ya nazaran çok daha arkadaydı. Fakat Avrupa’nın Doğu’ya medeniyet vermesi yalandır. Avrupa işgalcileri Doğu’dan aldıkları memleketlerde gelişim ve kültür denilen şeyi kesinlikle göstermediler, göstermeye çabalamadılar da. Avrupa’nın bize verecek şeyleri bellidir: sefahet yani eğlence, ahlaksızlık, kumar ve içkilik. Doğu’nun din ve adetlerine kesinlikle uymayan genelevleri memleketimizde Avrupa işgalcileri açtılar. Bütün insanlık hayatına, yaşam tarzına, işine huzursuzluk getiren içki satan marketleri memleketimizde şu Avrupalıların “himmeti” ile kurulmuş oldu. “Faranga” denilen korkunç hastalık (cinsi hastalık) Doğu’ya Avrupa işgalcilerinin baskıncılık faaliyetleriyle geldi. Sonuç: Avrupa işgalcileri Doğu’ya bugüne kadar ahlaksızlık ve yozlaşmaktan başka bir şey vermediler.</p>
<p>Doğu’da medeniyet okulları, insanlık medreseleri açarız diye gelen Avrupa işgalcileri genelevleri ve meyhanelerden başka bir şey açmadılar. Avrupa bu işleri bilerek mi yapıyor veya bilmeyerek mi? Elbette bilerek ve özellikle kasıtlı olarak yapıyorlar. Onların arzuları bize medeniyet getirerek, bize eğitim yaymak, bizi geliştirmek değil, çeşitli genelevler, meyhaneler açarak bizim ahlakımızı bozmak, bizim sağlığımızı harap etmek ve neslimizi bitirmek, işe yaramaz kılmak, kendilerine muhtaç etmektir. Onlar Doğu toplumunu tamamen yok ederek Doğu’yu kendilerine sermaye kaynağı yapmak istediler: Avrupa işgalcilerinin bir “gülünç” ve “yok edici” siyasetleri Doğu Müslüman dünyasının her tarafında bir türlü mevcuttu. İngiliz zenginleri Hindistan halkının sonunu getirmek için nasıl işler yaptıysalar, hangi yollardan gittiyseler, Fransızlar da Cezayir ve Tunus halkını bitirmek için böyle politikaları izleyerek, o yolları takip ederler.</p>
<p>Avrupa işgalcilerinin Doğu için izledikleri siyaset şu şekildedir: Doğu’nun ahlakini bozmak, kalbini dini ve milli kutsallardan soğutmak, doğulular arasında bölünmüşlük ve düşmanlık tohumlarını ekerek bir birlerine kılıç çektirmek, doğuluları işsiz, tembel, aç ve çıplak bırakarak kendilerine köle yapmak, yavaş-yavaş doğuluğun elindeki toprak ve değerli şeylerini yüz türlü entrikalarla çekip almak, Doğu halkını çeşitli yollarla yavaş-yavaş yok etmektir…! İngiliz ve Fransız işgalcileri tarafından Çin, Hint, Mısır’da açılan genelevler ve meyhaneler, gönderilmiş papazlar ve misyonerler, kurulan okullar hepsi bu amaca hizmet etmek içindir. Rusya’nın Nikolay hükümeti de bizim Türkistan’ımızda bu işleri uyguladığını görmediniz mi?</p>
<p>Avrupa işgalcileri dünyanın en kötü zulmünü yaparken, kendilerini adil ve insana değer veren olduklarından bahsettiler. Bakalım bunlar bizim Müslümanlar ve Doğu Dünya’sına nasıl adalet kanunlarını uygularlar, nasıl insancıl işleri yaparlar? Avrupa işgalcilerinin kuralları, büyük mideye sahip olanları, Doğu’dan çok yer aldıkları İngiliz hükümetidir. Doğu’nun altın hazineleri olan Hindistan toprakları İngiliz işgalcilerinin elindedirler. Fakat bu hükümet adalet kurallarına uygun eşitlik temelinde inşa edilmemiştir. Bu görüş kanlı hükümetin esası zulüm ve insafsızlıktır. Hindistan’ın sahipleri olan yerli halk ile misafir olarak gelen iki-üç kıymetsiz İngiliz arasında eşitlik yoktur. Hindistan’da yerli halk için başka, İngilizler için başka mahkemeler vardır. Yerli halk için ayrı hapisler, İngilizler için ayrı hapisler mevcuttur. İngilizler için kurulan mahkeme ve hapislerde kanun geçerli, adaletli, hijyenik ve sakin yapıtlıdır. Yerliler için kurulan mahkeme ve hapisler ise düzensiz, harap, zulümlerle dolu, karanlık ve korkunç bir şekilde inşa edilmiştir. Yerliler için tayin edilecek ceza kanunları İngilizler için geliştirilmiş kanunlardan çok farklıdır. Bir bıçak taşıyan, İngilizlerin köpeğine taş atan, tavuk soyan Hintli ele geçirildiğinde onu birkaç ay karanlık ve kirli hapis odasında bırakılır. Bir Hindi öldüren, bir bankayı soyan İngiliz’e ise çok kolay, en az ceza verilir yahut af edilir.  Hindistan’da bir İngiliz’in köpeğine taş atarak altı ay yatmasına ceza kesilen yerli çoktur fakat yüz Hintliyi öldürerek kanun karşısında sorumlu tutulan bir İngiliz bulunmaz. İngiliz işgalcilerinin Hindistan’daki planları Hint halkını parasız, çırılçıplak bırakarak helak etmektir. İngiliz hükümeti Hindistan’dan senede dört yüz elli milyon som (Türkistan’da geçerli para birliği) alıyorlar. Avrupa’nın siyaset kanunlarına bakıldığında her ülkeden hükümet hazinesine giren paradan kaynak aktaran ülkenin gelişimi ve imarına harcanması gerekirdi. İngiliz hükümeti bu paradan milyonlarca miktarını Hindistan maarifi yolunda harcar. O da Hindistan’daki İngiliz çocuklarını eğitimi içindir. İki yüz milyon somunu Hint-İngiliz tahakkümü altında tutulan Hint askerlerine sarf edilir, kalanını kendi cebine koyar. O kadar paradan Hindistan halkı için bir kuruşluk bile yarar yoktur. Her sene Hindistan halkının yüzde üçü açlıktan ölürler. Kendilerinin insanlık aşığı olarak tanımlayan İngiliz işgalcileri buna gülerek bakmaktan başka iş yapamadılar. Onların Hindistan’daki günlük kazancı yirmi som, Hintlininse günlük kazancı bir som olmuştur. Bunun sebebi nedir? İngilizlerin elini bu kadar rahatlatarak Hintlilerin ellerini birbirine bağlayan kimdir? Bir Hintlinin bir İngiliz kadar çalışmaktan alıkoyan kuvvet hangi güçtür? Kuşkusuz İngiliz hükümetidir. İngiliz işgalcileri Mısır’da yürüttüğü siyasetleri Hint Dağ’ı siyasetlerinden daha iyi değildir.</p>
<p>Kendilerini dünyanın en medeni, en insaflı ve insanları seven diye tanımlanan Fransa işgalcilerinin zulümlerini gören kişi İngilizlere teşekkür söylemeden duramazlar. Kırk elli yıldan beri Osmanlı hükümetinden çekip aldıkları Tunus ve Cezayir Müslümanlarına bakalım, onların durumlarını göz önümüzde canlandıralım. Fransa’nın işgalci hükümeti kendisinin tüm devlet adamlarıyla Tunus, Cezayir Müslümanlarını yok etmek için ant içmiş gibiler. Hürriyet, eşitlik ve hukuk bağlamındaki başarının beşiği olan Fransa’nın kanunları Cezayir ile Tunus için geçmezdi. Tunus ve Cezayir’de geçim kaygısındaki Müslümanlar hürriyet ve insanlık hamisi olan Fransızların bağlanmış elleri ve kesilmiş tutsaklarıdırlar. Fransa’nın en yakın bir köyünde kurulmuş okulun izi bile Tunus’un en büyük bir şehrinde bulunmaz. Fransa’nın en ahmak bir çocuğuna verilen söz hakkı (söz söyleme hürriyeti) Cezayir’in en büyük filozofuna bile verilmez.</p>
<p>Tunus, Cezayir Müslümanlarına “hürriyet”, “hukuk”, “adalet” denilen Anka kuşları uğramaz. Fransa’nın devlet adamları ve yüzbaşıları Tunus ve Cezayir’e gelen yılan gibi zehirli, şeytan gibi kötü, saman gibi hafif,  “Kârûn”<a name="_ftnref2"></a><a href="https://mamer.biz/3548-2/?fbclid=IwAR1Pfifaci67W65VbFE_cAJs6jtq5k0al4d-rfzG2o6DFdJDA-rplmKRF7U#_ftn2"><strong>[2]</strong></a>a benzer zengin oluverirler. Tunus ve Cezayir halkının namuslarıyla oynayarak, canlarıyla pazarlık yapar dururlar. Tunus’un ekin tarlaları Müslümanlardan tamamıyla alınarak Fransız zenginlerine verilmiştir. Yerli halkın elinde hiçbir şekilde ekin tarlası kalmamıştı, hepsini Fransız zenginleri aldatarak, korkutarak ve döverek almışlardır.</p>
<p>Bugün tüm Tunus çiftçileri Fransızların en kıymetsiz hizmetçileri olarak çalışıyorlar. Fransızların bütün fikirleri Tunus ve Cezayir Müslümanlarını bir şekilde yok ederek, onların yerlerine sahip çıkmaktır. Avrupa işgalcileri bir milleti yok etmek için herkesten önce o milleti milli ve dini ahlakını bozarlar. Ondan sonra ana dilini çürütürler. Fransızlar Cezayir ülkesinde bu alçakça fikirlerini biraz gerçekleştirmeye muvaffak olmuşlardır. Bundan altı sene önce Tunus ve Cezayir’e seyahat için giden mısırlı yazar seyahatname eserinde şunları yazmıştır: “Fransa ahlaksızlığı Cezayir’in şehirlerini o kadar etkilememiş olsa da şehrin kişilerine çok kötü etkilemiştir. Milli ahlaklarında eser kalmamış ana dillerinin kaybetmek üzeredirler, Cezayir halkının bir kısmı kendi dillerini tamamen unutmuş durumda. Fransızca konuşurlar bir kısmı bilse de mükemmel bilmezler. Konuştuklarında sözlerinin yarısı Arapça, yarısı Fransızca olarak çıkar.” Yine şu mısırlı seyyah derki: “Bir kulübe gittim. Kulüpte bulunan kişilerin hepsi Araplardı. Fakat konuştukları Fransızcaydı. Yanımdaki tanıdığıma dedim: Burada biraz konuşma yapabilir miyim?</p>
<p style="padding-left: 80px;">Tanıdığım: Hangi dilde konuşma yapmak istiyorsun?</p>
<p style="padding-left: 80px;">Ben: Arapça.</p>
<p style="padding-left: 80px;">Tanıdığım: Bunların hiç biri Arapçayı anlamazlar.</p>
<p style="padding-left: 80px;">Ben: Bunlar Arap değiller mi?”</p>
<p style="padding-left: 80px;">Tanıdığım: Araplar fakat kendi dillerini unutmuşlar…!</p>
<p style="padding-left: 80px;">Bahsettiğimiz bu sözlerin tümü Fransızların yapmak istediklerini yansıtmaktadır.</p>
<p>Avrupalılar, özellikle Fransız ve İngilizlerin maksatları bizi bitirmektir. Biz onlara karşı ne kadar dost olursak, ne kadar iyilik yaparsak, kendi canımızı onlar için kurban bile edersek yine de olmaz, onlar bize iyi niyetle bakmazlar. Bizleri bitirmek fikrinden vazgeçmezler. Nitekim Birinci Dünya Savaşının ilk yıllarında Tunus Müslümanları Fransa hükümetine müracaat ederek: “Ne kadar asker isterseniz veririz, hepimiz savaş meydanlarına giderek düşmanlarınızla beraber savaşırız, canımız ve malımız ile size yardımcı oluruz. Siz de bize kendi Fransızlarınıza verdiğiniz hukuku veriniz! Bizlere üvey gözüyle bakmayınız, Fransa’da yürüttüğünüz adalet kanunlarını bizim ülkede de yürütünüz”, derler. Fransa hükümeti bunu kabul etmedi.</p>
<p>Hindistanlılar da bu savaş sürecinde İngilizlere ne kadar hizmet ettiler, kanlarını İngilizlerin yararı uğuruna su gibi döktüler. Hint Müslümanları kendi halifeleri olan Türkiye’ye karşı saldırdılar. Dardanel Boğazı yanında ne kadar dindaşlarımız şehit edildi. İngiliz hükümeti sadece şu Hindistanlıların parasıyla şu Hint ordusuyla Almanya ve Türkiye’yi yenebilmişti. Savaş bittikten sonra İngiliz hükümeti şu fedakâr Hintlilere bakarak; “Sizin yardımınızla bu kadarını elde ettik, bu sizin hakkınızdır buyurun, sizler benim dostumsunuz” der miydi? Elbette, yok..! Bugün Hindistan halkının evini yine şu İngiliz toplarıyla yıkılıyor, bugün Hint ulusunun başı yine şu İngiliz kılıcıyla kesilip duruyor.</p>
<p>Şu beş yıllık savaşta İran hükümeti İngiliz yoldaşlarına çok iyilik yaptı. Dindaşları olan Türklere katılmadı, katılan kabilelere düşman olarak baktı, hasım muamelesi yaptı. İngiliz ordusunun geçmesi için toprağı üzerinden yol verdi. Savaş bittikten sonra bilindiği üzere İngilizler ona hiçbir şey vermediler. İran vekilini sulh meclisinde içeriye almadılar, İran bağımsızlığını kabul etmediklerinin ifadesiydi bu. İran şahını Londra’ya çağırdılar. Şah Londra’ya giderek muhtemelen İngiliz kuvveti altında İran bağımsızlığının ölüm fermanına imza çekerek döner.</p>
<p>Rusya imparatorluk hükümetinin bize yaptığı zulümleri İngiliz’in Hindistan’da yaptığı zulümlerden eksik kalmamıştı.</p>
<p>Avrupa işgalcilerinin tüm haksızlıkları bu gibi kötülükleri sadece Müslüman dünyasına değil, tüm Doğu’ya karşı olmuştur. Yüz yıllardan beri köşeye çekilmiş “aç karnım sessiz kulağım” diye oturan siyaset dünyasının hiçbir işine karışmayan Çin halkının bile huzuru Avrupa işgalcileri tarafından bozuldu. Bundan kırk-elli sene önce Japonya halkı da şu Avrupa işgalcileri tarafından ezilirdi.</p>
<p>Avrupa işgalcileri Doğu’daki sadece kendi ellerine geçirdikleri ülkelere bu zulmü ve bu insafsızlığı yapmamışlardır. Bugüne kadar ellerine geçiremedikleri kendi kendine hükmeden bağımsız Doğu devletlerini de ezdiler, yağmaladılar. İngiliz, Fransız işgalcilerinin Türkiye memleketinde yaptıkları işleri uluslar arası hukuka, insaf ve adalet kanunlarına tamamen aykırıdır. Günümüzde her bir İranlının yüreğine ayna tutulursa İngiliz hançeriyle açılan yaraları görürler. Türkiye’deki taşlar ve tuğlaların her birinin altını kaldırıp bakıldığında Avrupa kılıcıyla dökülen kandamlaları karşınıza çıkar. Türkiye’nin iç işlerine el uzatmak, gelişmesine engel koymak, Türkiye hükümetini itibarını yok etmek Avrupalılara oyuncak olmuştu artık. Bağımsız, tarafsız ve sulh yanlısı olan zavallı İran memleketi İngiliz ve Rusya işgalcilerinin paralarıyla ihtilal hazırlandı. İsyanlar teşkil etmek hem de kendi başına buyruk olan bu hükümetinin iç işlerine el uzatmaya kimsenin özellikle “başka bir devletin” hakkı olamaz. Fakat bu kural Doğulu devletlere geçerli değil. Avrupa’nın en kıymetsiz ve en yararsız küçük bir hükümeti olan Karabağ hükümeti Doğu’nun değerli devleti olan Türkiye’nin iç işlerine karışır, el uzatırdı. Avrupa’nın insafı, medeni devletleri onun bu işine alaycasına karşılardılar. Tunus ve Cezayir’e Müslümanların sevgili ve saygın şeyhleri zaviyelerden çekip çıkartılarak darağacına asıldılar. Türkiye’nin emrinde olan Karip Adası ötesindeki Müslümanların günahsız çocukları ana karnından çıkartılarak ateşe atıldılar, bağımsız bir Doğu devleti olan İran’ın büyük müçtehitleri Rusya ve İngiliz konsoloslarının istekleri üzere darağacına dikildiler. Nikolay hükümeti döneminde Rus ordusu İmam Ali Reza’nın şerefine topa tuttular, İngilizler tüm Müslüman dünyasının kutsal imamı olan Hazreti Ali’nin revze-i şerifini topa tuttular. İnsaflı ve medeni Avrupa devletlerinden hiç biri ses çıkartmadı. Fakat Türkiye bir Ermeni’nin burnundan yalandan bir kan çıktığında İstanbul sahilini Avrupa savaş gemileri kuşatırdı. Bu medeni yırtıcılar İstanbul’u alır vahşi Müslümanlara oradan kovmak isterlerdi.  Bu kadar zulüm, bu denli insafsızlıklar, bu kadar yapılmış vahşilikten Avrupa işgalcilerinin arzuları ülkeleri daha kuşatılmamış Doğu devletlerini de bitirmek, tüm Doğu yerlerini ele geçirerek Doğu halkını köle yapmaktı. Bu iş Avrupa işgalcilerini biraz zorladı. Doğu hükümetlerini bitirmek, Doğu ülkelerini basmak kolaydı, fakat ele geçirilen ülkeleri aralarında bölüşmek zordu. Kimi daha yağlı parçasını alır, kimisine kemiksiz tatlı yeri denk gelirdi. Avrupa işgalcilerini çok düşündüren şey bunları elde etmekti.</p>
<p>Avrupa işgalcileri bu meseleyi hatırlayınca işleri zorlaştı. Yağlı bir parça et üzerinde toplanan aç köpekler gibi birbirine karşı fikirleri değişti, gözlerinin bakışları sertleşti, her biri başkasına saldırmak, karşısındakini ezmek düşüncesindeydi. Doğu’nun en yağlı parçası olan Mısır ve Hindistan İngiliz elindeydi. Bu sebepten dolayı başka işgalci devletler ona göz diktiler. Her biri şu yağlı parçayı İngilizlerin pençesi arasından çekip almaya çalıştılar. Rusya’nın Türkistan’ın alması, Fransa’nın Mısır’a bağımsızlık arzusu, Almanya’nın Türkiye’ye iyiliklerinin hepsi şu “Hint için savaş” denilen husustan çıkmıştı. Yoksa Fransa’nın Mısır Müslümanlarına dostluğu Almanya’nın Türkiye’ye dostluğu gibi yalan ve boştu. “Hint için savaş” denilen mesele git gide büyüdü, “Doğu için savaş” şeklini aldı. Avrupa işgalcilerinin her biri tüm Doğu’ya hâkim olmak için başkasının gözünü çıkarmak istedi. “Doğu” denilen bu güzel sevgili hanımı tamamen kendinin olması arzusuyla çabalayan devlet Rusya İmparatorluğu idi. Rusya işgalcileri Kafkas ve Türkistan’ı aldıktan sonra Hindistan üzerine iki yol hazırlamışlardı: “İstanbul ve Mısır üzerinden Hindistan”,  “Afganistan veya İran üzerinden Hindistan”. İngilizler Rusya işgalcilerini bu hedeflerini farkına varmışlardı, bu yüzden dolayı tüm gayretleriyle Afgan, İran, Buhara, Türkiye hükümetlerinin bağımsızlığını saklamaya çalıştılar. Fakat Rusya’nın gücü gün geçtikçe artmaya başladı. Rusya öyle bir dereceye yükseldi ki bugün ya da yarın Hindistan’a saldıracağını herkes hisseti. Hindistan’ı İngilizlerin elinden alacağına herkes inandı. Bu “bela”dan kurtulmak için İngilizlerde sadece bir yol kalmıştı: ne yapıp edip Rusya’nın başına bir dayak vurmaktı. İngiltere’nin şeytan siyaseti için bu iş zorluk çektirmedi. İngilizler Japonya’yla müttefiktiler. Japonya’yı Rusya üzerine saldılar. Rusya işgalcileri Japonya2dan o dayağı yediler, sulh yaptıktan sonra Ruslar İngilizleri dikkate almak ve onlarla anlaşmak gerektiği sonucuna vardılar. İngilizler ile konuşarak anlaştılar, görüşmelerde bulundular.</p>
<p>Avrupa işgalcileri birbirleriyle düşmanlaşarak, aralarında savaşmaya devam ederlerse sonucu kendilerine iyilik getirmezdi. Bu yüzden bazıları aralarında karşılıklı konuşarak mutabakata vardılar, aralarında birlikler kurdular.  Rusya, İngiltere, Fransa devletleri bir araya gelerek “Birleşmiş üç Devlet” (“Etilafi Müselles” Devletleri) oldular. Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan Devletleri birleşerek “Birleşmiş Tek Devlet” (“İttifaki Müselles” Devletleri) oluşturdular. Bu devletler sadece sözde genel sulhu saklamak, genel savaşın yolunu bağlamak için oluşturulan olsalar da aslında büyük ve sankarsız bu savaş için hazırlık görmekteydiler. Bu iki “Devletler yığını” (“Hey’eti Duvaliye”)den elde ettikleri zenginliklerinden çoğunu savaş teçhizatı hazırlamak yoluna usanmadan durmadan harcardılar. Bilim ve sanatın yardımıyla şehir gemileri, cehennemi andıran toplar, dağ heybetindeki uçaklar yapmaya devam ederlerdi. Bunların hepsi dünyanın gelişimi için değil güçsüzleri ezmek için, Doğu’yu yutmak içindi. Zavallı Doğu’nun daha yem olmamış devletleri kendileri için en isabetli yol olarak şunu biriktirdiler, Avrupa’da birbirine karşı oluşan şu iki birleşmelerin arasındaki düşmanlıktan istifade ederek, varlıklarını korumaktı. Bir gün İngilizlere ve yandaşlarına yalvardılar, diğer günü Almanya ve taraftarlarına yakardılar. Böylece hürlüğü, karanlıklar arasından kendi mevcudiyetlerini sakladılar. Doğu ve Batı işleri böyle bir güzergâhta ilerlerken 1914’te saray ortamlarının birinde “Sırp”ın tabancasından bir kıvılcım çıkarak tüm Dünya’yı ateş almasına neden oldu. Tüm Avrupa işgalcileri arasında açılan bu kanlı savaş Doğu’nun mazlumlarına iyi fırsat verir, Doğu’nun kurtuluş zamanı gelmişti. Doğu’nun buradaki vazifesi büyük-küçük, Müslüman Mecüsi demeden birleşmek: birbirinin kanını içip duran Avrupa yırtıcıları karşısına bir güç ve bir el olup çıkmaktı. Bilgisiz kalan Doğu bu doğru yolu göremezdi. Bu fırsatı da kaçırmaz. Doğulu iyiliği unutmaz. Doğulu sizden bir iyilik gördükten sonra size el kaldırmaz. Doğu’da servete itibar etmek, Avrupa derecesindeki kapitalizmcilik yoktur. Doğu Ulusları çoğunluk itibarıyla çiftçi ve işçidirler. Doğu’nun çiftçileri arasında Rus mülk sahibi gibileri bulunmaz. Bundan dolayı Doğu uykudan gözünü açtığında Sosyalizm esaslarına yüzünü çevirmez. Doğruyu söylenirse Rusya hükümeti Doğu ile anlaşmaya ve müttefik olmaya mecburdur.</p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="https://mamer.biz/3548-2/?fbclid=IwAR1Pfifaci67W65VbFE_cAJs6jtq5k0al4d-rfzG2o6DFdJDA-rplmKRF7U#_ftnref1"><strong>[1]</strong></a>Abdurauf Fitrat’in “Doğu Siyaseti” risalesi I.Dünya Savaşından sonra devam etmekte olan ve savaşa katılan Avrupa memleketlerinin Doğu’yu aralarında paylaşım politikasına karşı milli ruhta yazılmış olması ayrı bir öneme sahiptir. Fitrat’in bu isimdeki risalesi önce “İştirakiyun” Gazetesinde (23,25,26 Ekim 1919 yıl) sonra Taşkent’te ayrıca bir risale şeklinde yayınlanmıştır. 1991 yılında Buhara’daki “Navkıran Buhara” ilmi merkez tarafından tekrar yayınlanmıştır. Bu metin eserin ilk neşri esasında hazırlanmış ve sonraki neşirleriyle karşılaştırılmıştır.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="https://mamer.biz/3548-2/?fbclid=IwAR1Pfifaci67W65VbFE_cAJs6jtq5k0al4d-rfzG2o6DFdJDA-rplmKRF7U#_ftnref2"><strong>[2]</strong></a>Kârûn, efsaneler, Kuran ve halk edebiyatında bahsi geçen çok zengin kişi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/toplum/dogu-siyaseti-abdurauf-fitrat/">Doğu Siyaseti (Abdurauf FITRAT)</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstanbul&#8217;un Tarihi Özbek Tekkeleri</title>
		<link>https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/istanbulun-ozbek-tekkeleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dr. Zebiniso KAMALOVA]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Apr 2020 09:27:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Buhara Özbekler Tekkesi]]></category>
		<category><![CDATA[Eyüp Özbekler Tekkesi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul’un Özbek Tekkeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tekkeler]]></category>
		<category><![CDATA[Üsküdar Özbekler Tekkesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bilimdili.com/?p=16867</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar: Zebiniso KAMALOVA Tarikat mensuplarının bir arada toplanıp zikir yaptıkları, sürekli olarak oturdukları orta büyüklükte yapılara tekke veya dergâh denilmektedir. Tekkeler, yüzyıllar boyunca dinî, siyasî, iktisadî, askerî, bediî, ilmî ve fikrî alanlardaki faaliyetleri ile devlet ve toplum üzerinde büyük tesirde bulunmuşlardır.[1] Tekke, esasında bir şeyhin yönetiminde tasavvuf eğitiminin verildiği mekandır. Tekkenin yönetim esaslarını tasavvuf gelenekleri [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/istanbulun-ozbek-tekkeleri/">İstanbul&#8217;un Tarihi Özbek Tekkeleri</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yazar: Zebiniso KAMALOVA</strong></p>
<p>Tarikat mensuplarının bir arada toplanıp zikir yaptıkları, sürekli olarak oturdukları orta büyüklükte yapılara tekke veya dergâh denilmektedir. Tekkeler, yüzyıllar boyunca dinî, siyasî, iktisadî, askerî, bediî, ilmî ve fikrî alanlardaki faaliyetleri ile devlet ve toplum üzerinde büyük tesirde bulunmuşlardır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Tekke, esasında bir şeyhin yönetiminde tasavvuf eğitiminin verildiği mekandır. Tekkenin yönetim esaslarını tasavvuf gelenekleri ve şeyhin tavrı belirler.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> <strong>Zaman ve mekâna göre değişiklik gösteren tekkeler zaviye hankah, ribat asitane, dergâh, buk’a, mihrap, tevhidhane, harabat, imaret, kalendarhane gibi isimler ile anılmıştır.</strong></p>
<p><strong>İslam medeniyetinin temel kültürel müesseselerinden biri olan tekkeler, İslam âleminde önderlik yapan </strong>Osmanlı Devleti ve erkânı tarafından bizzat desteklenmiştir. <strong>Osmanlının altı yüzyıllık döneminde devlet hududunda beş yüze yakın tekke faaliyet göstermiş ve onlar ilmî, fikrî ve siyasî yapılanmadan ziyade toplumun manevî ve ahlakî açıdan eğitici özelliğine sahip olmuştur.  </strong></p>
<p>Kökleri Türkistan içlerine yani Maveraünnehir’de şekillenen Nakşibendi tarikati esaslarına göre faaliyet gösteren <strong>Özbekler Tekkeleri, İslam dünyasındaki medeniyet merkezleri sayılan tüm meşhur şehirlerde mevcut idi. Mekkei Medine, Cidde, Kudüs, Bağdat, Halep, Bursa, İstanbul gibi şehirlerde bulunan söz konusu dergâhlar kendi döneminin ilim ve kültür merkezleri sayılmıştır. Tekkeler, </strong>Türkistan’ın doğusu, batısı, kuzeyi ve güneyinden Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen, Tacik, Türk gibi Mekke’ye doğru yol alan hacı adaylarının ve Mekke’den Türkistan’a dönen hacıların uğrak ve ihtiyaçlarını karşılayan bir kervansaray vazifesini de görmüştür.</p>
<p>Bir ismi “Darüssaadet” olan İstanbul şehri Osmanlı Devleti için hükümet merkezi olması nedeniyle “Asitane” (anlamı: kapı/dergâh) deyimi kullanılırdı. “Asitane-i Saadet”, “Asitane-i Aliyye” tabirleri bu şehrin dergâh bir şehir olduğunu, zikrullahın yükseldiği, her kapısına gelene kucak açtığı, maddî manevî ihtiyacını karşılayan bir mesken olduğunu anlatan bilgiler tarihî kaynaklarda yer alıyor. İnanç ve ahlak nizamı olan İslam Medeniyetinin önemli kültür parçası olarak karşımıza çıkan tekkelerin aslında İstanbul şehri ile aynı manevi makamı paylaştığına emin oluruz. İstanbul’da “Özbekler” ismiyle bilinen beş tekke olduğu kayıtlarda geçer ve İstanbul’un en merkezi yerlerinde inşa edilmesi devletin nezdinde ayrı bir öneme ve konuma sahip olduğunu da anlatıyor. Üsküdar’da Sultantepesi’nde, Susuzbağ’da, Eyüp’te, Aksaray’da ve Kadırga’da olmak üzere hizmet veren tekkelerin fakat üç tanesi belirgin olmuştur. Bu tekkeler aynı zamanda “Kalenderhane” ismiyle de anılır. Onlar Eyüp Özbekler Tekkesi, Üsküdar Özbekler Tekkesi, Sultanahmet Binbirdirek Mahallesi Şehit Mehmet Paşa Yokuşu’nda yer alan Buhara Özbekler Tekkesidir.</p>
<p>Özbekler Tekkelerinde Nekşibendilik tarikatine göre törenler yapılmış, esas olarak tarikatın “Hatm-i Hacegân” diye bilinen ibadet şekli yerine getirilmiştir. Ona göre Kuran-i Kerim’den sırayla İhlas, Fatiha ve Ali İmran sureleri okunur, ardından zikir törenleri teşkil edilmiştir. Tekke şeyhleri Türkistanlı tarikat önderlerinden tayin edilir, esasında Özbek asıllı olduklarından dolayı tekke ismi yanında bazen boy ismi de yan yana kullanılmıştır. Tekke şeyhleri Osmanlı Devleti’nden maaş alırlardı. Tekkelerin tüm giderleri de Devlet-i Âliye tarafından karşılanmıştır.</p>
<p>Özbekler Tekkeleri, isminden de anlaşılacağı üzere daha çok Özbek asıllı vatandaşların barındığı ve Türkistanlıların uğrak meskenleri olmakla beraber onlar için bir bakıma İstanbul’da elçilik görevinin üstlenildiği birimler olmuştur. O nedenle Rumeli veya Anadolu’da vefat eden Özbek ahalisinden geride mirasçısı olmayanların mallarının tekkeye bırakılması devlet tarafından kabul edilmiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Özbekler Tekkelerinde yetişen şahsiyetler buraların bir ilim ve kültür yuvası haline gelmesini sağlamışlardır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Bu tesisler, konaklama işlevinin yanı sıra Orta Asya tasavvuf kültürünün, tarikat folklorunun yaşatıldığı bir ocak olmuştur.</p>
<p><strong> <a class="herald-popup-img" href="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/997-ozbekler-tekkesi20170504-093411-eyup_500x300.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-16868 aligncenter" src="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/997-ozbekler-tekkesi20170504-093411-eyup_500x300.jpg" alt="" width="500" height="300" srcset="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/997-ozbekler-tekkesi20170504-093411-eyup_500x300.jpg 500w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/997-ozbekler-tekkesi20170504-093411-eyup_500x300-300x180.jpg 300w" sizes="auto, (max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></strong></p>
<p><strong>EYÜP ÖZBEKLER TEKKESI</strong></p>
<p>İlk Özbekler Tekkesi olan Eyüp Özbekler Tekkesinde kalan dervişlerin bekâr olması sebebiyle “Kalenderhane” ismini alan tekke, diğer Özbekler Tekkelerinin de bu ifade ile anılmasına sebep olmuştur. Özbekler Tekkelerinin kendi aralarında bekârlık şartının ortak bir değer olmadığı Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi şeyhlerinin evli olmasından anlaşılmaktadır. Bekârlık şartı sadece Eyüp’te bulunan Özbekler Tekkesine mahsus olarak kalmıştır. XIX. yüzyıl dönemi resmi kayıtlarında Özbekler Tekkeleri Nakşibendi tarikatine mensup olarak kayıtlıdır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Caddeye ismini de veren yapı, günümüzde Eyüp Sultan Camii’ne giden Kalenderhane caddesinde yer almaktadır. Tekkeye bağlı diğer bir yapı ise Afife Hatun Tekkesi’dir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Eyüp Özbekler Tekkesinden günümüze sadece tevhidhane ve tekkenin banisi Lalizade Abdülbaki Efendi’nin yaptırmış olduğu sıbyan mektebi, hemen yanında Lalizade Abdülbaki Efendi’nin de mezarı olduğu üstü açık türbe ve bu tekkenin kesme taş yuvarlak kemerli giriş kapısı kalmıştır. Eyüp Özbekler Tekkesi’nin işleyişi hakkında kaynaklarda yeterince aydınlatıcı bilgiye ulaşılamamaktadır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Eyüp Özbekler Tekkesi, hac için yola çıkan Türkistanlı hacı adaylarının misafir edilmesi işleyişiyle ayrıca ön plana çıkmış, ismi hacca giden Özbekler yurdundan gelen vatandaşlar ile beraber anılır olmuştur. Dönemin adetlerine göre, müslüman ahali halifeleri olan padişahtan, hacca gitmek için izin alır, Eyüp Sultan Camiine Cuma namazına gelen padişah ise sembolik olarak bu izni vermekteydi. Türkistan’dan gelerek hacca giden hacıların konakladıkları mekân olarak Eyüp Özbekler Tekkesinin daha çok ön plana çıkmasının asıl sebebi, burasının diğer Özbekler Tekkelerine göre hem daha çok merkezi olması, hem de padişahın katıldığı Cuma namazının Eyüp Sultan Camisi’nde olması, dolayısıyla yapının Eyüp Sultan Camiine yakınlığıdır. Hac yolculuğuna çıkan orta Asyalı vatandaşların Eyüp Özbekler tekkesinde konaklaması tekkelerin kapandığı tarih olan 1925’e kadar devam etmiş, burada Orta Asya’dan gelip kimsesi olamayanların yıllarca burada konakladığı tespit edilmiştir.</p>
<p>Kaynaklarda Lalizade Abdülbaki Efendi Tekkesi, Özbekler Tekkesi ve Akil Efendi Tekkesi isimleriyle de bilinmektedir. Yapı Lalizade Abdülbaki Efendi tarafından 1743’te inşa edilmiştir fakat mimarının ismi şarifi belli değil. Lalizade Abdülbaki Efendi, tekkenin ilk şeyhi ve tekkenin banisidir. Melamiliğe mensup, yetim mahlası ile şiirler yazmış, tasavvufa ilişkin birçok metni tercüme etmiştir. Tekkede Hafız Şirazî, Ahmed Yesevî ve Mevlana’nın şiirlerinin okunmasının yanı sıra, Nakşî usuluna uygun olarak hatmi hacegan okunup ardından hafi zikir meclisleri düzenlenmiştir. Tekkenin Zaviye-i Özbekiyye isimli farsça kitabesinde bu zikrin önemi vurgulanmaktadır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Yapının ilk kuruluş şemasında; tevhidhane, şeyh dairesi, selamlık ve divanhane, derviş hücreleri, mutfak, kurban kesilen hane ve sıbyan mektebinin yer aldığı anlaşılmaktadır. Lalizade Abdülbaki Efendi’nin vefat etmesinden sonra sıbyan mektebinin yanında üstü açık onun türbesi ilave edilmiştir. Halen burada tekkenin şeyhlerinden Lalizade Abdülbaki, şeyh Elhaç Abdullah ve postnişin Mehmet Efendi’nin mezarları yer almaktadır. Tevhidhane binasının doğu tarafında XVIII. yüzyıl sonlarında Mihrişah Valide sultanın kethudası Yusuf Ağa tarafından kitabesiz olarak inşa edilen mermer çeşme vardır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Yapının günümüzde tevhidhane, sıbyan mektebi ve Lalizadenin türbesi haricindeki bölümleri yerinde 1970’de diyanet sitesi inşa edilmiştir. Yapının Kalenderhâne Caddesi üzerinde yer alan girişi beyaz Marmara mermerleri ile kuşatılmıştır.</p>
<p>Dr. Ahmet Ersen hemde Mehmet Ulukan, Eyüp Özbekler Tekkesini detaylı incelemişler. Onların verdiği bilgileri üzerinden ilerlersek Lalizade Efendi’nin türbesi avlu yönünde kesme küfeki taşından, cadde yönünde dua penceresi olan bölümde ise beyaz Marmara mermeri ile inşa edilmiştir. Üst söve başlığının içine ebcet hesabı ile Lalizade Efendinin ölüm tarihini veren kitabe yerleştirilmiştir. Günümüzde mevcudiyetini koruyan sıbyan mektebi güneyde Lalizadenin türbesine, batı yönünde ise bugün ortadan kalkmış olan ahşap selamlık binasına bitişiktir. Bu yapıya XIX. yüzyılın ikinci yarısında zemin ve bodrumu kagir, üst katı ahşap bina ilave edilmiştir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Binaya giriş kuzey duvarından olup, toplam 9 adet küfeki taşı ile sövelendirilmiş dikdörtgen açıklıklı pencere yer almaktadır. İçeride ise Batı duvarı ekseninde bir adet ocak ve bir adet niş bulunmaktadır. Tekke kompleksinden geride kalan diğer bir yapı olan tevhidhane binası ise, küfeki taşı ve tuğla sıraları ile almaşık düzende örülmüş olup, sekizgen kasnağa outran bir kubbe ile örtülmüştür. Sağ cephede yer alan niş tevhidhanenin mihrabını oluşturmaktadır. Barok stilde düz beyaz Marmara mermeri ile inşa edilmiş olan çeşme-sebil, tevhidhaneye sonradan eklenmiştir. Kalenderhanenin caddesi üzerinde yer alan kalıntıları günümüzde yeni inşa edilen binaların arasında yavaş yavaş kaybolmaktadır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></p>
<p><strong> <a class="herald-popup-img" href="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/Özbekler-Tekkesi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-16869 aligncenter" src="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/Özbekler-Tekkesi.jpg" alt="" width="504" height="315" srcset="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/Özbekler-Tekkesi.jpg 1505w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/Özbekler-Tekkesi-300x188.jpg 300w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/Özbekler-Tekkesi-1024x640.jpg 1024w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/Özbekler-Tekkesi-768x480.jpg 768w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/Özbekler-Tekkesi-990x619.jpg 990w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/Özbekler-Tekkesi-1320x825.jpg 1320w" sizes="auto, (max-width: 504px) 100vw, 504px" /></a></strong></p>
<p><strong>ÜSKÜDAR ÖZBEKLER TEKKESİ</strong></p>
<p>Özbekler Tekkelerinden en meşhur olanı, Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesidir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Tekke 1752-1753 yılında Maraş Valisi Abdullah Paşa tarafından Türkistan’dan İstanbul’a gelen Nakşibendî tarikatına mensup dervişler için kurulmuştur. Sultantepe Özbekler Tekkesi’nin bizzat zamanının padişahı tarafından yaptırıldığı da söylenmektedir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Çeşitli dönemlerde yapılan eklemelerle günümüze dek ulaşmıştır. Yapı ‘L’ şeklinde bir plana sahip ve haremlik, selamlık, mutfak, derviş odaları, mescit ve tevhidhaneden oluşmaktadır. Yapının alt katı moloz taş örgülü, üst katları ise tamamen ahşap olarak inşa edilmiştir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a></p>
<p>Kaynaklarda el-Hac Hoca, Hacı Hoca, Kalenderhane adlarıyla da anılan, Sultantepe’de Servili Köşk (günümüzde Münir Ertegün) sokağındadır. Hasan Ağa adında bir hayır sahibinin desteğiyle ilk postnişin Şeyh Seyyid Hacı Abdullah Efendi tekkeyi Nakşibendiyye tarikatına vakfetmiş, mescid-tevhidhaneye minber koydurmuş, imamet ve hitabet görevlerini kendisi üstlenmiştir. III. Mustafa döneminde ise (1757-1774) postnişin Semerkantlı Şeyh Seyyid Abdülekber Efendi tarafından genişletilmiştir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a></p>
<p>Başlangıçta mütevazi bir kuruluş olan tekke zaman içinde birtakım ilave yapılarla genişletilerek tam teşekküllü bir tarikat müessesesine dönüşmüştür. 1844’te Sultan Abdülmecid bugünkü şekliyle tekkeyi baştan sona inşa ettirmiştir. 1849’da Buharalı Şeyh Mehmed Receb Efendi ile büyük oğlu ve halefi Şeyh Mehmed Sadık Efendi’nin ruhları için bir su haznesiyle çeşme yaptırılmış, bunlar 1872’de Sultan Abdülaziz’in eşlerinden Dürrünev Kadınefendi tarafından tamir ettirilmiştir. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında tekkeye sığınanlar için arsanın kuzeyinde 1950’lerde yıktırılacak olan ahşap odalar yapılmış, 1893’te II. Abdülhamid tarafından binada bir onarım daha gerçekleştirilmiştir.</p>
<p>XIX. yüzyıl fikir ve sanat hayatında önemli yere sahip olan bu Nakşi tekkesi, Orta Asya tasavvuf kültürünün ve özellikle İstanbul’da hiçbir zaman doğrudan temsil edilmemiş olan Yeseviliğe has tarikat folklorunun yaşatıldığı yerlerden biri olmuştur. Altıncı postnişin İbrahim Edhem Efendi zamanında (1855-1904) tekke, bir ilim ve sanat merkezi haline gelmiştir. Türkiye Türkçesi, Arapça ve Farsça’yı şiir yazacak derecede bilen, ayrıca Özbek Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ve Ermenice de öğrenen İbrahim Edhem Efendi, ebru, hattatlık, marangozluk, oymacılık, tornacılık, dökümcülük, matbaacılık, dokumacılık ve makine icadı gibi birçok alandaki becerisi sebebiyle hezarfen (bin fen sahibi) diye tanınmıştır. Onun bu özellikleri sebebiyle tekke, ilim adamları ve sanatçıların uğrak meskeni olmuş, Cuma günlerindeki sohbet meclisine zamanının önde gelen arifleri, şairleri, âlimleri teşrif etmiştir. Tekkenin müdavimleri arasında, matematikçi Salih Zeki Bey, ressam Hüseyin Zekai Paşa, Edip Bey (Halide Edip’in babası), Mekteb-i Harbiye Nazırı Galip Paşa, filozof Rıza Tevfik gibi meşhur simaları bulunmaktadır.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>Tekkelerin 1925’te kapatılmasının ardından selamlık bölümünde son postnişin Şeyh Ata Efendi’nin kardeşi Şeyh Necmeddin Efendi ile ailesi, haremde ve derviş hücrelerinde tekkenin bazı emektarları yaşamışlar. Necmeddin Efendi’nin öncülüğünde mübarek gün ve gecelerde zikir meclisleri düzenlenmiş, tekkenin mutfağında geleneksel Özbek pilavı pişirilmiş, aşura ve mevlid cemiyetleri, musiki ve sohbet toplantıları düzenlenerek tekke ve tarikat kültürü yaşatılmaya çalışılmıştır. Şeyh Necmeddin Efendi’nin vefatından (1971) sonra tekke bakımsız kalır. 1983-1994 yılları arasında tekke, ABD’de yaşayan tekke şeyhlerinin evlatlarından olan iş adamları Ertegün kardeşleri tarafından onarılmıştır. Günümüzde özgün mimarisi ile müze gibi korunan yapının selamlık bölümünde şeyh ailesi mensupları yaşamaya devam etmektedirler.</p>
<p><a class="herald-popup-img" href="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/826288_5415f0d8ade7661515a4394af6604800.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-16871 aligncenter" src="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/826288_5415f0d8ade7661515a4394af6604800.jpg" alt="" width="187" height="168" /></a></p>
<p>Üsküdar Özbekler Tekkesi bir ilm ve kültür meskeni olmuştur. Bu dergahda Türk kültürüne hizmet eden birkaç isimler yetişmiştir. Ebru sanatını Buhara’dan Türkiye’ye getiren ilk şahsiyet; Sadık Efendi, Türkiye’de kuyudan kendi kendine su çeken günümüzün su pompalarının atası sayabilecek bir makineyi ve buharla çalışan bir motoru yapan şeyh Ethem Efendi, milli mücadele ile ismi beraber anılması gereken diğer bir şeyh; Ata Efendi, şair, âlim ve aynı zamanda devlet kademelerinde çeşitli görevler almış İstanbul kadılığı yapmış, tasavvufla ilgili yazdığı bir çok eser olan aynı zamanda Eyüp Özbekler Tekkesi’nin kurucusu ve en büyük şeyhi Lali Zade Abdülbaki Efendi Özbekler Tekkelerinde yetişen önemli şahsiyetlerden sadece birkaçıdır. Buralarda kalan dervişler gündüzleri çarşı-pazarda bileycilik, lehimcilik, porselen yapıştırma, tütün ağızlığı satma gibi benzer işlerle geçimini sağlar, akşamları ise tekkede görev almışlardır. Tekke bünyesinde meslek edindirmek için eğitimler verilmiş ve bu sayede işsizlerin iş güç sahibi olmaları sağlanmıştır. Sultantepe Özbekler tekkesi ve diğer Özbekler Tekkelerinin milli mücadele tarihimiz açısından ayrıca önemli bir yeri vardır. Anadolu’daki ilk direnişi başlatan İstanbul’dan Anadolu’ya geçen milli kahramanların İstanbul’dan harekete geçtikleri ilk nokta Sultantepe Özbekler Tekkesi’dir. Bu tekkeden yola çıkarak Anadolu’ya geçen kişilerin arasında İsmet İnönü, Halide Edip Adıvar, eşi Doktor Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy’un babası İsmail Fazıl Paşa, Mehmed Akif Ersoy, gibi birçok ünlü şahsiyet yer almaktadır.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a></p>
<p>Üsküdar Özbekler Tekkesi, Kurtuluş Savaşı’nda stratejik bir mevkii temsil etmiştir. Bu tekke üzerinden silah sevkiyatı yapılmış, Milli Mücadele önderleri burada ağırlanmıştır. Özellikle Fevzi Çakmak, İsmet İnönü gibi milli mücadele komutanlarının, pek çok mebusun misafir oldukları, yaralıların tedavi edildiği bir merkez de olmuştur.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Özbekler Tekkesi şeyhi Şeyh Ata’nın tevkif edilmesinden sonra, onunla konuşan İngiliz Gizli Servisi yetkilisi Harron Armstrong, izlenimlerini şu ifadelerle dile getirmektedir: “Bizler Türk din adamlarının, bu mevzularda aktif rol oynayacaklarını asla tahmin etmiyorduk. Diğer araştırmalarımız, Türk mukavemet menbalarının meydana çıkarılması yolunda müspet netice vermeyince, vaki ısrarlı ihbarları değerlendirerek tekkeler, mescidler, camiler gibi dini inşaatlar üzerinde durduk ve din adamlarını takip ve kontrole başladık. Elde ettiğimiz malumat ve karşılaştığımız hakikatler bizleri hayrete düşürdü. Bu din adamları münhasıran telkinlerle ve maneviyatı yükseltmekle iktifa etmemişler, fiili olarak da mukavemet teşkilatı içinde vazife almışlardı. Halk üzerinde tesirleri fevkalade olduğundan, üzerlerine aldıkları vazifeleri muvaffakiyetle ifa etmişlerdi”.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></p>
<p>Tarikat erbaplarının bir kısmı Milli Mücadele yanlıları olmuş ve diğer bazıları da Milli Mücadele karşıtlarını desteklemiştir. Nakşibendi şeyhi ve Erzincan mebusu Fevzi Efendi, Halvetiyye şeyhi ve Bolu mebusu Abdullah Sabri Aytaç, Halvetiyye şeyhi ve Kırşehir mebusu Yahya Galib Kargı Bey, Nakşibendî Özbekler Tekkesi şeyhi Mehmed Ata Efendi, Bir Kadiriye Dergâhı olan Hatuniyye Tekkesi şeyhi Sadedin Ceylan Efendi, Hacı Bektaş Veli Dergâhının Nakşibendî şeyhi Hacı Hasan Efendi Milli Mücadelenin destekleyicileri arasında idi.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a> İsyan çıkaran isimlerden Şeyh Eşref ve Şeyh Recep, Melamiyye veya Halvetiyye mensubu olan ve Hürriyet-İtilaf Fırkasının kurucu üyelerinden sayılan Sadık Bey, Çorum Mevlevihanesi şeyhi ve Tarikat-ı Salahiyye üyesi Ali Kemal Milli Mücadele hareketine düşmanca tavır sergilemişlerdir.</p>
<p>Üsküdar Özbekler Tekkesi matbaacılık alanında gösterdiği hizmetleriyle tarih sayfalarında yer alıyor. İlk taşbasma tezgâhlara tanıklık eden tekke tanzimat sonrası matbaacılık alanında devletin denetime yönelik bir politika izlemesi ardından özellikle 1850’den sonraki süreçte ilk litografya destgahlarına da yer ayırmıştır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> Bu tezgâhlar Şeyh Abdürrezzak Efendi’ye aittir. Bunlardan ne şekilde istifade edildiği ve ne gibi yayınlar çıkarıldığı hakkında yeterli bilgiler yoktur. Ancak, şeyhin vefatından önce devletin tekkedeki matbaaya müdahale etmiştir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<p>İstanbul’daki diğer Özbekler Tekkeleri ve Üsküdar’daki Afganiler Tekkesi ile yakın ilişkiler içinde olan bu tesis, konaklama işlevinin yanı sıra Türkistan tasavvuf kültürünün, tarikat folklorunun yaşatıldığı bir ocak ta olmuştur.</p>
<p><strong> <a class="herald-popup-img" href="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/BUHARA.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-16870 aligncenter" src="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/BUHARA.jpg" alt="" width="427" height="461" srcset="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/BUHARA.jpg 427w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2020/04/BUHARA-278x300.jpg 278w" sizes="auto, (max-width: 427px) 100vw, 427px" /></a></strong></p>
<p><strong>BUHARA ÖZBEKLER TEKKESI </strong></p>
<p>İstanbul’daki Özbekler Tekkeleri Nakşilik tarikatının ilk ortaya çıktığı ve yayıldığı Buhara bölgesinden gelen şeyhler tarafından kurulmuştur. Buhara Özbekler Tekkesi de diğer tekke misyonlarıyla aynı özelliği taşısa da alelade bir tarikat yapısına sahip değildi. Türkistan, Buhara ve çevresinden hacca giderken İstanbul’a uğrayıp bir müddet burada kalan ve çoğunluğu kalenderlik geleneğini benimsemiş bekâr ve seyyah dervişlerden oluşan tarikat ehlinin ikamet etmesi için yapılmiştir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a></p>
<p>Sultanahmet Binbirdirek Mahallesi Şehit Mehmet Paşa Yokuşu’nda yer alan Buhara Özbekler Tekkesi 1692/1693’te İstanbul Defterdarı İsmail Bey tarafından inşa ettirilmiştir. Osmanlı döneminde bir tür elçilik binası şeklinde de hizmet veren bu tekke “Kadırga Özbekler Dergâhı”, “Mehmed Paşa Yokuşu’nda Kâin Tekke”, “Özbekler Hangahı” gibi isimlerle anılır ve bilinir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a> Bu tekkelerin şehrin dini, sosyal ve kültürel hayatında önemli bir yeri vardır. En önemlisi de bu mekânların Türkistanlı hacıların epeyi vakit geçirdikleri, İstanbul ve o dünya arasında canlı kültürel alışverişin doğduğu yerler olmasıdır. Tekkenin XIX. yüzyıl ortalarından itibaren Rusya’nın baskısından kaçan Müslümanlara da sığınak haline geldiği bilinmektedir.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a></p>
<p>Buhara Özbekler Tekkesi fakir ve kimsesizler için de bir siğinak yeri olmuştur. Bu sebepli Tekke kapıları misafirlere hep açıktı; bilhassa kandillerde ve mubarek günlerde okunan mevlit ve dağıtılan Özbek pilavıyla aşure meşhurdu. Bu tekkelerin bir özelliği de Türkistan’dan Ahmed Yesevi devrinin tınısını taşıyan Uygur ve Çağatay Türkçesi’ndeki ilahileri Osmanlı İmparatorluğu başkentine taşımasıydı.</p>
<p>Buhara Özbekler Tekkesi kurulduktan sonra birkaç defa onarılmıştır. Bunlardan en bilineni XIX. yüzyılın son çeyreğinde Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) döneminde yapılan tamirattır. 1887’de padişahın emriyle tekkenin selamlık binası, mescit ve derviş odaları Özbek dervişlerle şeyh ailesinin kullanımına tahsis edildi. Dergah kompleksinin en güney ucunda, mutfak kısmının hemen üstünde yeralan mescit bölümü, 1900’de yılında döneminin Özbek Başbakanı yani Buhara Emirliği Hisar Vilayeti Valisi Astankul Kuşgegi desteğiyle yine 2. Abdülhamid tarafından inşa edildi. Bu şekilde tekke mescid, tevhidhane, selamlık, harem çok sayıda derviş hücresi, mutfak, kiler, taamhane, su haznesi ve ufak bir hazireden oluşan nispeten geniş bir mimari alana sahip olmuştur. Osmanlı Sarayı, XVIII. yüzyıldan itibaren Buhara Özbekler Tekkesi’nin şeyhleri ile yakın temasta bulundu ve Türkistan’daki Hanlıklar ile halifelik arasında bir tür elçilik görevi yerine getirmeleri istendi. XVIII. yüzyılda tekke şeyhi olan Yahya Efendi ile XIX. yüzyılın şeyhlerinden Mehmet Efendi, aynı zamanda Babıali nezdinde elçilik görevini yürüttü. Tekkenin bazı bölümleri de Özbekistan ve Buhara’dan İstanbul’a resmi görevle gelen bazı üst düzey görevlilerin konaklamasına ayrıldı.</p>
<p>Sultanahmet Buhara Özbekler Tekkesi İstanbul’daki diğer Özbekler Tekkeleri gibi kuruluşundan kapanışına dek Nakşilik tarikatına hizmet etmiştir. Osmanlı döneminde tekkenin tören günleri Cuma idi. Tekkenin tespit edilen şeyhleri: Şeyh Mehmed Efendi, Şeyh Süleyman Efendi, Şeyh Büyük Abdülmecid Efendi, Şeyh Abdurrahman Efendi idi.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a></p>
<p>Tekkenin son şeyhi Abdurrahman Efendi 1953 senesinde vefat edene kadar tekkenin harem dairesinde yaşadı, vefatından sonra ailesi burada yaşamaya devam etti. Şeyhin ailesi, 1990’lı yıllara kadar burada yaşamını sürdürdü. Buhara Özbekler Tekkesi’nde şeyh olan Yahya Efendi, Mehmed Said Efendi ile tekkede şeyhlik yapan, misafir kalan ve İstanbul’da Özbek Türklerinin resmi temsilcisi olarak görevli bulunan kimselerin defnedildiği hazire bulunuyor.</p>
<p>233 yıl hizmet veren tekke 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra Mustafa Kemal tarafından verilen özel bir izinle faaliyetlerine devam etmiştir. Cumhuriyet döneminde bu dergah zaman zaman kısmen terk edilmiş. Ahşapten yapılan harem bölümü yanmış ve mescid-tevhidhane bakımsızlıktan harap olmaya başlamıştır. Özbekler Tekkesi, 1980’e kadar “Türkistan Gençler Birliği”, “Türkistanlılar Kültür ve Sosyal Yardım Derneği” ile “Türkistanlılar Talebe Yurdu”nu bünyesinde barındırmıştır.</p>
<p>Tekke, oldukça yoğun bir iskan bölgesinde o kadar büyük olmayan bir arsa üzerine inşa edilmiştir. Tekke apartman şeklini de yansıtan bölümler halinde tasarlanmıştır. Tekkenin harem dışındaki bölümleri zemin katın üzerinde yükselen ve birbirleriyle bağlantılı üç yapıda birleştirilmiştir. Zemin katın batısında ortada Şehit Mehmed Paşa Yokuşu üzerinde cümle kapısı ve bunun üzerinde de mescid-tevhidhanenin müstakil mimarisi yükselmektedir. Güneyinde bulunan zemin katında mutfak, kiler, taamhane; 1.katta meydan odası, 2.katında da mescid-tevhidhaneyi barındıran bir yapı yer alır. Cümle kapısı sayılan minare grubunun kuzeyinde ise üç katlı bir selamlık yer alıyor. Avludan selamlığa, oradan meydan odasına ve üst kattaki mescid-tevhidhaneye hem de derviş hücrelerine geçiş mevcuttur. Zemin katın batı yönünde sokağa bakan duvarlar moloz taşlarla mimarlık geleneğimizde görülmeyen bir biçimde örülmüştür. 1. ve 2.katın duvarları ise 35 cm kalınlığında olup Batı normunda tuğlalar ile örülmüş ve üstleri sıvanmıştır.</p>
<p>Buhara Özbekler Tekkesi’nin duvarlarında günümüzde saklanan süsleme gibi kayda değer şeyleri yoktur. Sadece 2.katındaki balkonlu oda olan şeyh odasının tavanı dikkate değer özelliklere sahiptir. Sanat tarihçisi ve tekkelerle ilgili yeri doldurulamayan devasa çalışmalara imza atan Baha Tanman mescit duvarlarında yangından önce neoklasik üsluba uygun bir takım süsleme unsurlarının yer aldığının düşünülebileceğini söyler ve mihraptaki alçı mukarnas izlerine işare gösterir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a> Tekke mimarisi sade bir özelliğe sahip olsa da bakıldığında abidevi özgünlüğün izlenimi verir. Istanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore ettirilen Buhara Özbekler Tekkesi Eylül 2008’den itibaren Eminönü Belediyesi (sonra Fatih Belediyesi) İstanbul Uluslararası Tasarım Merkezi, yani tasarım okulu olarak hizmet vermektedir. Buhara Özbekler Tekkesi içinde aynı zamanda Tekke Araştırmaları Merkezi kurulmuştur.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a></p>
<p>İslam Dünyasında bir kültürel ağ niteliğinde Özbekler Tekkeleri bugün de tarihteki hüviyetine uygun olarak bilime, sanata, kültüre hizmet etmektedir. Fakat ismini taşımakta olduğu Özbeklerle veya Türkistan halklarıyla eskisi gibi bir etkileşim içinde değil. Gönüller isterdi ki, bu tekkeler bilim ve sanata hizmet etmekle beraber eskisi gibi Türkistanlılar, Türk dünyasının müşterek kültürlerini yaşatan dergâhlar makamını tekrar kazansın.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>KAYNAKLAR:</strong></p>
<ol>
<li>Adivar H. E., 1970. <em>Mor Salkımlı Ev</em>, Atlas Kitap evi, İstanbul;</li>
<li>Ahmet Ersen / Mehmet Ulukan, Özbek Tekkeleri ve Eyüp özbekler tekkesi, Eyüpsültan IX. Sempozyumu;</li>
<li>Ali Sarikoyuncu, <em>Milli Mücadelede Din Adamları, </em>Ankara 1999, c.I, s.19;</li>
<li>Azmi Özcan, <em>“Özbekler Tekkesi Postnişini</em>”, TT, XVII/100 (1992), s. 12-16;</li>
<li>Bektaş C., 1984. <em>Özbekler tekkesi I,</em> Tarih ve Toplum, 8, 40-45;</li>
<li>Bektaş C., 1984. <em>Özbekler tekkesi II,</em> Tarih ve Toplum, 9, 182-187;</li>
<li>Beyoğlu S., <em>Milli Mücadele ve Özbekler Tekkesi</em>, 2003;</li>
<li>Egemen A., 1993. İstanbul’un Çeşme ve Sebilleri, Arıtan Yayınevi, İstanbul;</li>
<li>Eminönü Camileri (nşr. Eminönü Müftülüğü), İstanbul 1987, s. 45-46;</li>
<li>Ersen A., Ulukan M., 2004. <em>Eyüp’te Afife Hatun Tekkesi Ve Restitüsyon Önerisi, </em>8. Eyüp Sultan Sempozyumu, Eyüp, İstanbul , 7-9 Mayıs;</li>
<li>Haskan M. N., 1993. <em>Eyüp Tarihi</em>, Türk Turing Turizm İşletmeciliği Vakfı Yayınları, İstanbul;</li>
<li>Hülya Küçük, <em>Kurtuluş Savaşında Bektaşiler, </em>Kitap Yayınevi, İstanbul 2003, s. 95;</li>
</ol>
<p>İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi, Tercüman Yay. 1/291;</p>
<ol start="13">
<li>Muharram Varol, <em>19. Yüzyıl İstanbulu’nda Bazı Tekkelerin Matbaacılık Faaliyetleri</em>, Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies, XLII (2013), 317-347;</li>
<li>Mustafa Kara, <em>Din-Hayat-Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, </em>Dergâh Yayımları, III.Baskı, İstanbul 1990, s.216;</li>
<li>Mustafa Ülger, 19. Yüzyil Osmanli Fikir Hayatindaki Yeri Bakimindan Tekkeler, Ilahiyat Fakültesi Dergisi 18:2 (2013), Ss.45-52.</li>
<li>Mehmet Alper<em>, “Buhara Özbekler Tekkesi”,</em> Arkitekt, sy. 424, İstanbul 1995, s. 38-43;</li>
<li>Mehmet Alper, <em>“Buhara Özbekler Tekkesi”,</em> Arkitekt, sy. 424, İstanbul 1995, s. 38-43;</li>
<li>Nurdan Şafak, <em>Buhara </em><em>Ö</em><em>zbekler Tekkesi</em>, DEM dergisi, yıl , sayı 5, s142;</li>
<li><em>&#8220;Os</em><em>manlı </em><em>Devleti&#8217;nin Üsküdar özbekler Tekkesi&#8217;ne </em><em>Yaptığı </em><em>Tahsisatlar</em>&#8220;, Bir: Türk Dünyası incelemeleri Dergisi, sy. 7, İstanbul 1997, s. 27-34;</li>
<li>Ramazan Muslu, <em>Osmanlı Toplumunda Tasavvuf</em> (18. Yüzyıl), İstanbul 2003, s. 298-299;</li>
<li>S.A.M.Ü. Bandırmalizade,1889. <em>Mecmua-i Tekaya</em>, Acem Matbaası, İstanbul;</li>
<li>Smith G.M., 1980. <em>The Özbek Tekkes of Istanbul</em>, Der Islam, 57;</li>
<li>Süleyman Beyoğlu, <em>&#8220;Milli Mücadele ve Özbekler Tekkesi&#8221;,</em> Üsküdar Sempozyumu 1: 23-25 Mayıs 2003: Bildiriler (haz. Zekeriya Kurşun v dğr. ), İstanbul 2004, I, 201-212;</li>
<li>Tanman Baha, <em>İ</em><em>stanbul </em><em>Tekkelerinin </em><em>Mimari </em><em>ve </em><em>S</em><em>ü</em><em>sleme </em><em>Ö</em><em>zellikleri </em><em>Tipoloji </em><em>Denemeleri</em>, Sanat Tarihi Doktora Tezi, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1990, 751;</li>
<li>Tanman Baha, <em>“Ö</em><em>zbekler </em><em>Tekkesi”,</em> Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C.VI, İstanbul 1994, s.200;</li>
<li>Tahsin Öz, <em>İstanbul Camileri,</em> Ankara 1987, I, 114;</li>
<li>TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, cild: 40, s: 368-370</li>
<li><a href="http://t24.com.tr/haber/tekkeden-dershaneye,2688">http://t24.com.tr/haber/tekkeden-dershaneye,2688</a>;</li>
<li><a href="http://www.istanbultasarimmerkezi.com/">www.istanbultasarimmerkezi.com</a> ; <a href="http://www.tekkearastirmalari.com/">www.tekkearastirmalari.com</a> ;</li>
<li><a href="http://t24.com.tr/haber/tekkeden-dershaneye,2688">http://t24.com.tr/haber/tekkeden-dershaneye,2688</a>.</li>
<li><a href="http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Menkibeler/Osmanli-Hikayeleri/Detay/OZBEKLER-TEKKESI-VE-SULTAN-II-MAHMUD-HAN/271">http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Menkibeler/Osmanli-Hikayeleri/Detay/OZBEKLER-TEKKESI-VE-SULTAN-II-MAHMUD-HAN/271</a></li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>Mustafa Ülger, 19. Yüzyil Osmanli Fikir Hayatindaki Yeri Bakimindan Tekkeler, Ilahiyat Fakültesi Dergisi 18:2 (2013), Ss.45-52.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, cild: 40, s: 368-370</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Süleyman Beyoğlu, Millî Mücadele ve Özbekler Tekkesi, Üsküdar Sempozyum Bildirileri, C.I, 2004, s201-210, s.203.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ahmet Ersan, Mehmet Ulukan, Özbek Tekkeleri ve Eyüp özbekler tekkesi, Eyüpsültan IX. Sempozyumuç s.136.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Bandırmalızade S.A.M.Ü.,1889. Mecmua-i Tekaya, Acem Matbaası, İstanbul;</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> İstanbul Kültür ve Sanat Ansiklopedisi, Tercüman Yay. 1/291.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ahmet Ersen / Mehmet Ulukan, Özbek Tekkeleri ve Eyüp özbekler tekkesi, Eyüpsültan IX.Sempozyumu, s. 141.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Bektaş, C., 1984. Özbekler tekkesi I, Tarih ve Toplum, 8, 40-45;</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Egemen, A., 1993. İstanbul’un Çeşme ve Sebilleri, Arıtan Yayınevi, İstanbul.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Dr. Ahmet Ersen / Mehmet Ulukan, Özbek Tekkeleri ve Eyüp özbekler tekkesi, Eyüpsültan IX. Sempozyumu, s.144-145;</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> A.g.em s.145;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> A.g.m. s.142;</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Smith, G.M., 1980. The Özbek Tekkes of Istanbul, Der Islam, 57, 130-139;</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> &#8220;Osmanlı Devleti&#8217;nin Üsküdar özbekler Tekkesi&#8217;ne Yaptığı Tahsisatlar&#8221;, Bir: Türk Dünyası incelemeleri Dergisi, sy. 7, İstanbul 1997, s. 27-34;</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> M. Baha Tanman, “Özbekler Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C.VI, İstanbul 1994, s.200;</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Mustafa Ülger, s.45-52.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Prof.Dr. Ahmet Ersen / Mehmet Ulukan, Özbek Tekkeleri ve Eyüp özbekler tekkesi, Eyüpsültan IX Sempozyumu, s.139.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Mustafa Kara, Din-Hayat-Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler<em>, </em>Dergâh Yayımları, III.Baskı, İstanbul 1990, s.216.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Mustafa Kara, A.g.e., s.28.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Hülya Küçük, Kurtuluş Savaşında Bektaşiler<em>, </em>Kitap Yayınevi, İstanbul 2003, s. 95.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Muharram Varol, XIX. yüzyıl İstanbulu’nda Bazı Tekkelerin Matbaacılık Faaliyetleri, Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies, XLII (2013), 317-347</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Muharrem Varol. A.g.m., 317-347.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Mehmet Alper, “Buhara Özbekler Tekkesi”, Arkitekt, sy. 424, İstanbul 1995, s. 38-43;</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Nurdan Şafak, Buhara Özbekler Tekkesi, DEM dergisi, yıl , sayı 5, s142.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> <a href="http://t24.com.tr/haber/tekkeden-dershaneye,2688">http://t24.com.tr/haber/tekkeden-dershaneye,2688</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Baha Tanman, İstanbul Tekkelerinin Mimari ve Süsleme Özellikleri Tipoloji Denemeleri, Sanat Tarihi Doktora Tezi, İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1990, 751.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Baha Tanman, “Özbekler Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, VI, 199-200.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Nurdan Şafak, Buhara Özbekler Tekkesi, DEM Dergisi, yıl , sayı 5, s142, www.istanbultasarimmerkezi.com; <a href="http://www.tekkearastirmalari.com/">www.tekkearastirmalari.com</a></p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/istanbulun-ozbek-tekkeleri/">İstanbul&#8217;un Tarihi Özbek Tekkeleri</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
