<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tamer Sağcan, Author at Bilimdili.com</title>
	<atom:link href="https://bilimdili.com/author/tamersagcan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://bilimdili.com/author/tamersagcan/</link>
	<description>Türkçe Bilim</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Apr 2020 15:20:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2018/09/cropped-turuncu-favicon-32x32.png</url>
	<title>Tamer Sağcan, Author at Bilimdili.com</title>
	<link>https://bilimdili.com/author/tamersagcan/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tozlu Raflardan Öncesi: Eski Çağ Kütüphaneleri</title>
		<link>https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/tozlu-raflardan-oncesi-eski-cag-kutuphaneleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tamer Sağcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Apr 2020 15:20:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bilimdili.com/?p=16719</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Okumak’ eylemiyle, mesleki ya da keyfi sebeplerle olsun ilgilenmekte olan insanların ev veya çalışma alanlarının en dikkat çeken süsü kütüphanelerdir. Bireysel anlamda kütüphane sahibi olmanın ilgilileri arasında bir statü sembolü haline gelmiş olması gibi konuları bir yere bırakırsak, yazının icadından bu yana, devletlerin yazışmaları, kanunları, hükümdarların verdiği emirler, imzaladığı anlaşmalar gibi pek çok yazılı metayı [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/tozlu-raflardan-oncesi-eski-cag-kutuphaneleri/">Tozlu Raflardan Öncesi: Eski Çağ Kütüphaneleri</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘Okumak’ eylemiyle, mesleki ya da keyfi sebeplerle olsun ilgilenmekte olan insanların ev veya çalışma alanlarının en dikkat çeken süsü kütüphanelerdir. Bireysel anlamda kütüphane sahibi olmanın ilgilileri arasında bir statü sembolü haline gelmiş olması gibi konuları bir yere bırakırsak, yazının icadından bu yana, devletlerin yazışmaları, kanunları, hükümdarların verdiği emirler, imzaladığı anlaşmalar gibi pek çok yazılı metayı arşivlemek ve saklamak için kütüphanelere ihtiyaç olmuştur. Bugün arkeolojik veriler eşliğinde bakıldığında kitap toplama ve bunları bir kütüphane benzeri yapı içerisinde saklamanın tarihi bundan 5000 yıl önceye götürülebilmekte. İlk kütüphane örneklerinin misafirleri Mezopotamya ve Mısır’da keşfedilen kil tabletlerdir. Bu ilk kütüphanelerin ortak bir işlevi olduğunun da altını çizmeliyiz. Hem Mezopotamya’da, hem de Mısır’da bulunan kütüphaneler aynı zamanda mabet kütüphaneleridir. O devirde, en çok örneğine rastlanan yazılı verinin bize bugün kâh mitolojik veri, kâh Eski Çağ toplumlarının inançları olarak yansıyan dini metinler olduğu göz önüne alındığında bu kabul edilebilir bir sonuç.</p>
<p>Bilinen ilk kütüphane örneğine, 1890-1900 yılı arasında yapılmış Nippur kazılarında rastlanmıştır. M.Ö. Üçüncü bin yılın ikinci yarısına yani M.Ö. 2600’lere tarihlenen, salonları çivi yazılı tabletlerle dolu bir mabet olan bu kütüphanenin aynı zamanda bir arşiv görevi gördüğü de tahmin edilmiştir<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>. Bunun yanı sıra arşivlenen belgelerin de ticari faaliyetlere ilişkin bilgiler ve stok kayıtları olduğu belirlenmiştir<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>. Gözlerimizi yazının icat olduğu yerden, yazının şekil değiştirdiği Mısır’a kaydırdığımızda, nispeten daha yakın bir döneme tarihlenen bir kütüphanenin varlığına rastlamamakla birlikte, Thebes civarlarında bulunmuş iki mezarda “kütüphaneci” kaydı bulunması sebebiyle Eski Mısır’da da kütüphanelerin varlığının kabulü gerekmiştir. Bunun yanı sıra El Amar’da yapılan kazılarda M.Ö. 1800-M.Ö. 1792 yıllarına ait olduğu tespit edilen 370 adet tablet ve tapınaklarda kullanılan gelişmiş katalog sistemiyle düzenlenmiş koleksiyonlar<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Mısır’da kütüphanelerin var olduğunu düşünmek için yeterli delil teşkil etmektedir. Elbette bu noktaya kadar günümüzde algıladığımız şekliyle bir kütüphane formundan bahsediyorsak da, bu kütüphanelerin misafirlerinin bildiğimiz kitap formatına gelmesine henüz daha çok zaman olduğunu da belirtmeliyiz.</p>
<p>Her ne kadar kil tabletler ve papirüs tomarları bildiğimiz anlamda kitap tanımını karşılamıyor olsalar da, yazının ve yazılı belgelerin derlenmesi noktasında gösterilen titizliğin bir sonucu olarak kütüphanelerden bahsedebilmek mümkün. Sümerlilerin geliştirdiği çivi yazısının, bütün Mezopotamya, Anadolu, Mısır ve Pers diyarına yayılarak kullanılması, Fenikeliler tarafından icat edilen alfabe yazısına kadar ortaya ciddi bir eski çağ külliyatı çıkmasına sebep olmuştur.</p>
<p>Sümerlilerin yazılı belgeleri kataloglamalarının yanı sıra, bilinen en eski bibliyografya da M.Ö. 2. Bin yılda Sümerlilerden kalmış bir tablet üzerinde yer alan iki kitabın dökümü olarak karşımıza çıkmıştır<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>. Kütüphanelerin, Mezopotamya’dan Anadolu’ya geçtiği çağlar olan M.Ö. 2000- M.Ö. 1800 yılları arasına tarihlenen ve dönemin Hitit başkenti Hattuşa’da olduğu belirtilen, Boğazköy kazılarında ortaya çıkarılan birbirinden farklı yerlerde kütüphane/arşivler mevcuttur. Farklı yerlerde bulunan bu tabletlerin Hitit kraliyet arşivi/kütüphanesine ait olduğunu tespit eden uzmanlar aynı zamanda bu kütüphaneyi Anadolu’nun biline ilk kütüphanesi olarak değerlendirmektedir<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>. Bu kütüphanenin niteliği bir yana, aslında Boğazköy kazılarında ortaya çıkan bir diğer gerçek de, üzerine yazılan malzemenin değişim geçiriyor olmasıydı. O çağlara kadar yoğunlukla kilden tabletlere yazı yazılmakla birlikte, mühim belgeleri daha fazla koruyabilmek adına, madeni levhaların üzerine de çivi yazısı ile yazılmış ve kil tabletlerle birlikte bu madeni levhalara da kraliyet arşivi ve mabet kütüphanesi olduğu anlaşılan yapılarda rastlanılmıştır<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a>.</p>
<p>Boğazköy arşivleri, Mezopotamya ve Mısır’daki muadili arşivlere nazaran daha fazla çeşitlilik arz etmektedir. Özellikle Sümerliler ve ardılı olan Akkadlarda, edebi, dini ve devlet yönetimine dair belgeler fazlayken, Boğazköy arşivinde bunlara ritüelleri anlatan metinler, fal, büyü metinleri, sözleşmeler, hukuki metinler ve yazışmalar katılarak kütüphaneleri daha zengin bir hâl almaktadır. Ancak Anadolu’da rastlanan tek kütüphane örneği Hattuşa’daki kraliyet/mabet arşiv ve kütüphanesi değildir. Maşat Höyük kazılarında araları 50 cm genişlikte kerpiç ara duvarlar ile bölünmüş iki odada da ilk kez ortaya çıkarılan bir Hitit Saray arşivine erişilmiştir.</p>
<p>Anadolu’da Hitit Saray arşiv/kütüphane yapıları tam anlamıyla bir kütüphane tanımını kapsamazken, günümüzdeki anlamıyla sistemli bir şekilde tabletlerin düzenlenip korunduğu ve bugünkü tanımıyla uzmanlar tarafından dünyanın ilk kütüphanesi olarak gösterilen Asur Kralı Asurbanipal’in M.Ö. 650’li yıllarda kurduğu Ninive Kütüphanesi’ne<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> kadar geçen sürede öne çıkan başka bir örnek olmamıştır.  Ninive kütüphanesinin ilk tespitlerde 22.000 civarı tablete sahip olduğu görülmektedir. Bu tabletlerin bir bölümü, M.Ö. 670 yılında Medler ve Kaldeliler Ninive’yi zaptettiğinde tahrip edilmiştir. Bu tabletlerin kazıdan çıkartıldıktan sonra British Museum’a nakli sırasında tablet düzeni bozulduğu için kütüphanenin tasnif sistemine dair bir fikir yürütebilmek de mümkün olmamıştır<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a>. Kütüphanelerin kaderindeki ilk tahribat olup olmadığına ilişkin kesin bir veri olmasa da, kayıtlarda rastlanılan ilk kütüphane tahribatı olduğu söylenebilir. Meşhur Ninive Kütüphanesinin yanı sıra, James Raven’a göre M.Ö. 800 tarihinden önce I. Tiglatpileser kütüphanesinden kalan birkaç yüz tabletle, güncel tabletlerin birleştirildiği bir mabet kütüphanesi de mevcuttur<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a>. Bu örneğin dışında Asurbanipal kütüphanesi haricinde II.Sargon tarafından Khorsabad ve Kalhu’da yaptırılmış kütüphaneler olduğuna ilişkin bilgi sahibi olunmakla birlikte Asurbanipal Kütüphanesi buluntuları dışında bu kütüphaneler hakkında çok sınırlı bilgi bulunmaktadır.</p>
<p>Orta Doğu ve Anadolu’da bu gelişmeler olurken, dünyanın bir diğer ucunda yer alan başka bir köklü uygarlığın sınırları içerisinde bildiğimiz anlamda kitap formuna yakın örnekleri ile birlikte Çin kütüphaneleri boy göstermekteydi. Çin kültürü ve tarihi uyarınca M.Ö. 2000’li yıllarda imparatorluk tarihçilerinin olayları kayıt altına almakta olduğu ve M.Ö. 500 yıllarında yaşayan filozof Laotse’nin kraliyet arşivcisi olduğu gibi bilgilere ulaşılabilmiştir. Çin tarafından önceleri çok maliyetli bulunan ve ipekten yapılan kâğıdın yerine M.S. 105 yılında bugünkü kullandığımız manada kâğıdın icadıyla birlikte<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a>, elyazmalarının çoğalması ve bildiğimiz anlamda kitabın oluşumu hızlanmıştır. Burada Çin’in bizler için mühim olan bir komşusuna geçmeden önce rotamızı dünyanın en tanınmış kütüphanelerinden birisi olan İskenderiye Kütüphanesi’ne çevirmemiz gerekir.</p>
<p>Eski Yunan kültürünün en önemli sembollerinden olan bu kütüphane M.Ö. 3. Yüzyılda II. Ptoleme tarafından kurulmuştur. Kütüphanenin içeriği ile ilgili olarak farklı kaynaklarda 150.000 cilt el yazması ve Sezar döneminde 700.000 rulo<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> ve esas kütüphanede 490.000 mabetteki ek kütüphanede 43.000 rulo olmak üzere toplam 533.000 rulo el yazması eser bulunduğu aktarılmaktadır. Büyük İskender tarafından kurulmuş İskenderiye şehrinin en mühim parçalarından birisi olan kütüphane meşhur Roma İmparatoru Sezar’ın İskenderiye’yi istila ettiği M.Ö. 47 tarihine kadar önemini muhafaza ederken, kütüphanenin büyük bir bölümü bu istila sonucu ortaya çıkan yangında tahrip olmuştur<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a>.</p>
<p>Kütüphanenin içeriği kadar, bugün kayıp olan 120 ciltlik kataloğu da çok önemlidir. O tarihte ciddi bir tasnif ve sistematiğe tabi olarak bir kütüphane düzeni oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Maalesef Sezar’ın yıktığını yeniden düzeltmeye çalışmak için Bergama Kütüphanesinden 200.000 rulo gönderilmişse de, İskenderiye Kütüphanesi yine başka bir Romalı olan Aurelianus tarafından ülke içerisinde ortaya çıkan bir iç savaş sonucunda M.S. 391 yılında tamamen yok olduğu güne kadar eski önem ve şöhretini çoktan kaybetmiştir.</p>
<p>Bununla birlikte İskenderiye Kütüphanesi ile oraya aktarılan 200.000 rulo sebebiyle yakından bağlantılı olan Bergama Kütüphanesi bir diğer büyük kütüphane olarak göze çarpmaktadır. Bergama Kütüphanesi Bergama’da hüküm süren Attalosların döneminde I. Attalos tarafından kurulmakla birlikte II. Eumenes’in hükümdarlığı döneminde M.Ö. 197-158 tarihleri arasında bilinen hâline gelmiştir<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a>. İskenderiye Kütüphanesi ile arasındaki rekabetin geldiği seviye Mısır kralının II. Yüzyılın başında Bergama’ya papirüs ihracını yasaklamasına kadar varmıştır<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a>. Bütün bu yasaklamalara karşın İskenderiye Kütüphanesinin eriştiği şöhrete sahip olamayan Bergama Kütüphanesi, Marcus Antonius’un İskenderiye Kütüphanesini yeniden ihya edebilmek için Kleopatra’ya gönderdiği 200.000 rulo parşömenle birlikte olduğu gibi İskenderiye’ye nakledilmiştir. Her ne kadar İskenderiye Kütüphanesinin şöhretine yanaşamasa da Bergama Kütüphanesini asıl önemli kılan şey kitap tarihinin en önemli dönemeçlerinden birisi olan parşömen kâğıdının icadı ve bu kütüphanede kullanım açısından mühim bir yer işgal etmesi olmuştur<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a>.</p>
<p>Helen kütüphane geleneğinin devamı ise Roma İmparatorluğu sayesinde olmuştur. İmparatorluğun ilk zamanlarında istila ettikleri ülkelerden getirdikleri eserlerin ağırlığı görülmekle birlikte, Roma döneminde memleketin ileri gelenleri kendi özel kütüphanelerine daha fazla önem göstermiş, dönemin modası en iyi koleksiyonlara sahip olmak olduğundan bu uğurda birbirleriyle yarışmışlardır. Bununla birlikte M.Ö. 39 yılında Asisinus Pollion tarafından ilk halk kütüphanesi kurulmuştur. İmparator Augustus zamanında ise Apollon mabedi yakınlarında Palatin Kütüphanesi kurulmuştur. Her iki kütüphane de yangınlar neticesinde zarar görmüşlerdir.</p>
<p>M.S. 100 yılında ise Palatin Kütüphanesi İmparator Domitien tarafından yenilenmiştir<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a>. M.S. 135 yılında Tiberius Celsus Polemaeanus onuruna oğlu Gaius Julius Aquila tarafından yaptırılan Celsus Kütüphanesi<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> Roma döneminin en meşhur kütüphanesi olarak tarihte yerini almıştır. Kütüphanede 12.000’e yakın kitap rulosu bulunduğu tahmin edilmesine karşın, önceki örneklerde rastlanılan kataloglama ve sınıflamaya Celsus Kütüphanesinde rastlanılmamıştır. Kütüphane M.S. 3. Yüzyılda Got istilasında hasar görmesine rağmen, ön cephesi bu hasardan etkilenmemiş, daha sonra tekrar düzenlenmiş ve ortaçağda gerçekleşen depreme kadar ayakta kalmıştır<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a>. M.S. 370 yılında sadece Roma şehrinde yirmi sekiz kütüphane mevcut olduğu düşünülmektedir<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a></p>
<p>Tekrar Orta Asya’ya dönecek olursak, kıtanın en doğusunda kültürel anlamda Çin hegemonyası devam ediyor olmasına rağmen, kütüphane/arşivleri olan başka uygarlıkların da mevcut olduğu görülmektedir. Örneğin Üç Hükümdarlık Tarihi isimli Çin kroniklerinde M.S. ikinci yüzyılda Funan hükümdarlığından bahsederken, onların da kitapları olduğunu, bunları arşivlerde sakladıklarını belirten ifadeler vardır. Bununla birlikte, kendi kültürümüze dair bir ize ve oluşturabileceğimiz varsayımlara da kapı açan ifadelerle, Funan yazısının Hun yazısına çok benzediği belirtilmektedir<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a>. O bölgede Funanlardan çok daha kuvvetli, yayılmacı, kudretli hatta zaman zaman Çin kültürünü doğrudan etkileyebilen ciddi bir güç oluşturmuş, yazı sahibi bir uygarlık olarak Hunların da yazılarını arşivlediği veya kütüphaneleri olabileceği yönünde kuvvetli bir karinenin varlığına inanmak için yeterli sebep olduğu düşünülmelidir.</p>
<p>Sonuç olarak, kütüphaneler, görüleceği üzere toplumların kültürel ve tarihi varlığı adına önemli bir yer teşkil etmektedir. Her şeyden önce ilk kullanım amaçları gereği, yaşayan toplumun din, edebiyat, sosyal yaşam, hukuk gibi konularını düzenleyen metinleri uzun süre saklamaları ve gerektiği takdirde geriye dönüp bu kayıtlara bakarak, doğru olanı yapmaya çalışmak gibi bir güdülenmeyi tesis etmektedir. Buna karşın, doğal afetler bir yana, büyük kütüphanelerin kaderi savaş ve yağmalar sonucu tahrip edilmek olmuştur. Bu eski çağda da, günümüzde de aynı doğrultuda gerçekleşmektedir. İskenderiye, Persepolis, Bağdat, Kurtuba Kütüphanelerinin içinde, insanlık geçmişinin belki de en önemli bilgileri yok olmuştur. Bugün boşluğunu dolduramadığımız bu bilgilerin yerini, tahminler, varsayımlar ve hayal gücü almak zorunda kalmıştır. Yakın geçmişte, Pentagon tarafından korunması kararı verilen Bağdat Müzesinin, özel kuvvetler mensubu olduğu düşünülen askerler tarafından basılarak kil tabletlerin çalındığı hususunu<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> da terazinin bir kefesine koyarsak, devletlerin ve milletlerin birbirlerini yok etmek için ilk adımlarını onların “bilgisine” karşı attığını rahatlıkla tetkik edebiliriz.</p>
<p>Bu anlamda, kitaplar ve kütüphanelerin dünya üzerinde yok edilmeye çalışılan en önemli “silah” ve “cephane” olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır. Çünkü bilginin; yok edildiği zaman savunmasız bırakması, başkası tarafından elde edildiği zaman ise namlusu bize çevrilmiş olan bir silah olması, sadece tozlanan rafların hâkim olduğu günümüz kütüphanelerinin değil, toprak altında kalmış kütüphanelerin de sıklıkla bize fısıldadığı bir gerçektir.</p>
<p><b>Tamer Sağcan</b></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Leman Şenalp &#8211; Eski Çağlarda Kütüphaneler. <em>Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni</em>, 2008, Sayı. 6, n.3, Sf. 41</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Lionel Casson &#8211; Libraries in the Ancient World, Yale University Press. August 2012 Sf. 3.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Elif Karagöz – Antik Devirde Sosyal Yaşantı (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Sunum Dersi) Sf. 4, 2013</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Elif Karagöz – a.g.e. Sf. 5</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Nazlı Alkan – Anadolu’nun İlk Kütüphaneleri, Sf.14, 38. ICANAS (Uluslar arası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi) Müzeler, Arşivler, Kütüphaneler, Yayınevleri, Telif Hakları, &#8211; Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları, 2009, Ankara</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Elif Karagöz – a.g.e. Sf. 6</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Nazlı Alkan – a.g.e. Sf.19</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Leman Şenalp – a.g.e. Sf. 41</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> James Raven – Kayıp Kütüphaneler/Antikiteden Günümüze Yok Olan Koleksiyonlar, Sf. 58-60 Bileşim Yayıncılık 2006</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Leman Şenalp – a.g.e. Sf. 40</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Elif Karagöz – a.g.e. Sf.12</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Leman Şenalp – a.g.e. Sf. 42</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Elif Karagöz – a.g.e. Sf.14</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Leman Şenalp – a.g.e. Sf. 43</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Leman Şenalp – a.g.e. Sf. 43</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Leman Şenalp – a.g.e. Sf. 43-44</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Lionel Casson – a.g.e. Sf. 56</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Elif Karagöz – a.g.e.Sf. 16</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Leman Şenalp – a.g.e. Sf. 44</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Lev Nikolayeviç Gumilev – Hunlar, Sf.113, Selenge Yayınları 5. Baskı İstanbul, 2013</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> http://www.hurriyet.com.tr/bagdat-muzesi-planli-yagmalanmis-236671</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/tozlu-raflardan-oncesi-eski-cag-kutuphaneleri/">Tozlu Raflardan Öncesi: Eski Çağ Kütüphaneleri</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kişisel Tekâmülün Sonsuzluğu</title>
		<link>https://bilimdili.com/kitap/kisisel-tekamulun-sonsuzlugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tamer Sağcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Dec 2018 15:50:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bilimdili.com/?p=14203</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zamanı nasıl algılıyor olduğumuz, aslında biz fark etmesek de yaşam biçimimizi önemli şekilde etkiler. Einstein, zamanın sadece bir yöne doğru hareket etmediğini, geleceğin geçmişle aynı anda mevcut olduğunu söylediğinde, aslında önemli bir gerçeklikle baş başa bırakmıştır bizleri. Bu cümleleri ele alan kimi filozoflar zamanı varlık felsefesi açısından ele almışken, zamanın döngüsel bir hareket arz ettiğini [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/kitap/kisisel-tekamulun-sonsuzlugu/">Kişisel Tekâmülün Sonsuzluğu</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Zamanı nasıl algılıyor olduğumuz, aslında biz fark etmesek de yaşam biçimimizi önemli şekilde etkiler. Einstein, zamanın sadece bir yöne doğru hareket etmediğini, geleceğin geçmişle aynı anda mevcut olduğunu söylediğinde, aslında önemli bir gerçeklikle baş başa bırakmıştır bizleri. Bu cümleleri ele alan kimi filozoflar zamanı varlık felsefesi açısından ele almışken, zamanın döngüsel bir hareket arz ettiğini iddia eden ve günümüzde sürekli güncellenmekte olan bilim-kurgu temelli açıklamalar halen olgunlaşmaya, gelişmeye ve bilimsel evrimine devam etmektedir. İnsanın tekâmülü, karşılaştığı her kavramı zihninin katlarında yanlış ya da doğru diye sıfatlandırmaksızın sürekli tanımlaması sayesinde olabilir. Bununla birlikte bir şeyi doğru ya da yanlış olarak tanımlamış olmak, aynı zamanda onu tamamlamış olmak anlamına da gelebileceği için ortada bir gelişimden bahsetmek mümkün değildir. Tanım eksik veya fazla olabilir, hatalı da olabilir. Ancak tekrar tekrar yeniden tanımlamak, tekâmülün anahtarı olmalıdır.</p>
<p>İlerleyebilmek için günümüzde, bilim-kurgu edebiyatında hâlen onu ve tarzını geçen bir yazar yetişmediğine inandığım Isaac Asimov’un bir romanıyla bu tanımlama işinin tam ortasından seslenmek gerekir. Bunu da en iyi yapabilecek eserin Sonsuzluğun Sonu olduğu konusunda hiçbir kuşkum yok. Sonsuzluğun Sonu, Asimov evreninin en önemlilerinden birisi, bu evreni bir eve benzetecek olursak onun giriş kapısıdır. Asimov’un bilim-kurgu dünyasına girişin temelini oluşturduğu gibi aynı zamanda sonrasında sunduğu eserleri olan Vakıf ve Robot serilerindeki evreni ve hatta şablonu algılayabilmeniz için pek çok kişi tarafından ilk kitap olarak tavsiye edilmektedir. Okumak konusunda yapılmış sıralamaların okuyucunun okuma serüvenine zaman zaman olumsuz etki ettiğini düşünsem de -bu sıralamaya uymamış biri olarak-, eğer hiç Asimov okumamışsanız, gerçekten de okumaya Sonsuzluğun Sonu ile başlamakta çok fayda görüleceği görüşüne katılıyorum.</p>
<p>Emsali bilim-kurgu yazarlarına göre, Asimov’un zaman ve boyutlar arası yolculuğunda mantık hataları neredeyse sıfıra yakın kurguladığı bir eserden bahsediyoruz. Bilim-kurgu edebiyatının en sık işlenen konularından birisi olan zaman yolculuğu fenomeni, Asimov tarafından daha tutarlı bir zemine oturtulmuştur. Bununla birlikte, işbu romanda üstün bir şekilde işlenen sonsuzluk algısı da özellikle bu konularda bilimsel anlamda bir miktar mürekkep yalamış okuyucu için, keyifli bir maceranın dışında ufuk açıcı bir aydınlanmayı beraberinde getirebilir.</p>
<p>Okuma keyfinizi kaçırmamak adına çok fazla ayrıntıya girmek istemesem de, kitabın konusundan biraz bahsediyor olmanın zararı olmayacağını düşünüyorum. Birbirinden farklı gerçekliklerin olduğu bir evrende, birbirinden farklı gerçeklikleri denetleyen ve gerektiğinde bu gerçekliklere müdahale ederek zaman ve sonsuzluğun “kendi zihinlerinde oluşturmuş oldukları tanım ve kalıpların” dışına çıkmasını engelleyen, zamanın dışında var olmayı başarmış “gözetmenler” denilen bir elitler grubunun hâkim olduğu bir kurguya açıyoruz gözlerimizi. Romanın başkahramanı Andrew Harlan, sonsuzluk kavramı içerisinde kontrol edilen bütün zaman dilimlerine/gerçekliklere seyahat edip, burada diğer zaman dilimlerini etkileyebilecek sorunlara doğrudan müdahale edebilen bir “teknisyen”, tabiri caizse bir sonsuzluk mühendisi. Elbette bu mühendis tanımlamasının ardından, buradaki teknisyen kavramına ayrı bir parantez açmamız gerekir.</p>
<p>Bilim-kurgu edebiyatı ile haşır neşir olan okurların, son dönem bilim-kurgu hikayeleri ve romanlarında sıklıkla karşılaşabileceği bir kavramdır teknisyen. Kurgunun özelliğine göre uzmanlığı değişmekle birlikte, kurguya teknik anlamda müdahale eden karakterlerin neredeyse genel bir tanımlaması haline gelmiştir. Teknisyen kavramı bu anlamda Harlan’ın mantığı, tekniği ve aşk ile karşılaşmadan önceki kusursuz iş bitirme becerisini bu tanımda birleştirerek, bilim-kurgu edebiyatına henüz aşılamayan bir tanım getirmiştir.</p>
<p>Asimov’un bu kitabında aslında çok dikkat çekilmeyen, ötelenen bir durum da vardır. O da, günümüzde çok yoğun olmasa da, belirli zümreler arasında sürekli tartışılmakta olan toplum mühendisliği mevzuudur. Sonsuzluğu ve bu kavram içerisinde yer alan farklı zaman dilimlerini kontrol edebilen gözetmenler, insanların kendilerini yok edebileceği bir takım felaketleri önceden görerek, birbirini etkileyen bu zaman dilimlerinde yaptıkları ufak değişikliklerle “yeknesaklığı” bozmadan ilerlemektedir. Bazı durumlarda, bu müdahaleler o uzay-zaman gerçekliğinde yaşayan insanların gelişmesini engellemeye sebep olacak olsa dahi. Sonsuzlukta yer alıp, zaman içerisinde bulunan insanların kaderleri ve gelecekleri hakkında hüküm veren elitlerin, günümüzde dünyayı yönetmekte olduğu iddia edilen mevcut türlerden karakter ve psikopatoloji anlamında pek bir farkı yok. Dolayısıyla Asimov’un, sağlam bir uyarlama ve toplum mühendisliği eleştirisi yaptığını da okurken hatırınızda tutmanın faydalı olacağına inanıyorum.</p>
<p>Toplumların, bir grup tarafından manipüle edilebilmesi bir yana; Sonsuzluğun Sonu romanı, pek çok bilim-kurgu romanı, filmi, hikâyesinde karşılaştığımız, yazarının çağının ötesinde düşünebildiğini gösteren muazzam detaylarla süslü aynı zamanda. Örneğin, günlük hayatımızda yer alan minik usb ve harici bellekleri, içlerinde bulundurdukları bilgiyi düşündüğünüzde; Asimov’un bu romanı yazmış olduğu tarihte (1955) hayal gücü ve bilime bakış açısını harmanlayarak günümüzün kıymetli bir projeksiyonunu 70 yıl öncesinden ortaya çıkardığını görebilirsiniz. Bu anlamıyla romanda yer alıp da, günümüzde hâlen ütopik veya fantastik gelen pek çok durum ve öğenin gerçekleşebilir olma ihtimalini değerlendirmenin de, okuyucuya muazzam bir beyin fırtınası yaşatacağının altını çizmemiz gerekiyor.</p>
<p>Hâlihazırda, yakın geçmişte kaleme alınmış pek çok bilim-kurgu eserinde aktarılanların, günümüzde kurgudan çıkıp, bilimin konusu haline gelmesi gibi bir gerçekliğe sahibiz. İnsanlık, geleceğini uzayda, robotlarda, uçan arabalarda, zaman yolculuklarında ve hatta evrenin sonsuzluğunda arıyor. Sayılan kavramları düşündükçe kitap gözünde ağırlaşan ve bilim-kurgu edebiyatından pek hazzetmeyen okurlar için bu kitabın farklı bir yeri olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü Asimov, bilimsel terimlerden, salt bilimin konusu haline geldiği için her okurun anlayamayacağına dair bir ön kabulü olduğu bir konuyu, inanılmaz basit bir dille ve sadelikle işliyor. Boyut atlamalar, paralel evrenler, sayılarla ifade edilen gerçeklikler, teknisyenler, gözetmenler gibi ilk duyulduğunda okuru korkutabilecek kavramlar, ilk bakışta okura bilim-kurgu terimlerinin karıştırılmasından yapılmış bir çorba içirilmeye çalışıldığı izlenimi verebilir. Oysa Asimov’un romanı salt bilim-kurgu öğeleri temelinde değil, toplum ve insan eleştirisi özelinde de okunmalıdır. Aristokrasinin, elitlerin verdiği kararların dogmatik, ilahi emirler olmadığını, gelecek tasavvurumuzda savaşların, felaketlerin ve benzeri sebeplerle vuku bulacak olguların her zaman geleceğe ket vurmak anlamı taşımadığı, bizlerin “kötü” olarak tanımladığımız şeylerin çoğu zaman bu tanımın içerisine sığmayacağını da göstermektedir.</p>
<p>Sıkı bilim-kurgu okurlarının dudak bükmesine sebep olan, kurgunun temelindeki aşk hikâyesi ise aslında Asimov’un okuruna hazırladığı sürprizin en önemli sebebi ve parçası. Açıkçası bu kurgunun içerisinde bir aşk unsuru olmasaydı, teknisyenimiz Harlan’ın dengesizliği, bazı hallerde bencilce vermiş olduğu düşünülen kararların nihai faydaya ulaşmayı sağlaması gibi olguların altı teknik terimlerle kapatılamayacak kadar büyük bir boşluk oluşturabilirdi. Ayrıca Asimov gibi bir bilim-kurgu dehasının kaleminin de, aşk gibi kurguyu mahvedebilecek bir olgunun altından muazzam şekilde kalkabildiğini tarihe not düşmek gerek.</p>
<p>Yukarıda bahsedilen bütün unsurları ile birlikte ele alındığında, muazzam bir zekânın ve üslubun en keskin örneği olarak nitelendirebileceğimiz Sonsuzluğun Sonu romanının okuruna tahmininden fazla şey katacağı görüşündeyim. Kurgunun alt yapısı olan evreni tanımlayan ve okuru bir miktar yoran ilk bölümlere bir müddet tahammül edebilenler için daha önce yabancısı olduğu ama kabullenmekte hiç zorlanmayacağı sürükleyici bir kurgu vaat ettiğini söylersem abartmış olmam. Üstelik bu kurgunun; bireyin, topluma ve çoğunluğa karşı mücadelesini, yılışık olmayan ilgi çekici bir aşk hikâyesi ile de sarmaladığını düşünürsek Sonsuzluğun Sonu okurun kendisine bir şans vermesini hak ediyor diyebiliriz.</p>
<p>En başta belirttiğim gibi, tekâmülümüzün anahtarı, hayatımıza giren kavramları tanımlama şeklimizle doğrudan alakalıdır. Asimov’un bu muazzam eseri ise açık görüşlü bir okumayla zihnini bu kitaba açan okurun bütün tanımlamaları sorgulaması, yeniden tanımlaması veya belki de tanımlamaktan vazgeçmesine ve dolayısıyla kendi tekâmülüne katkıda bulunmasına ön ayak olacaktır.</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/kitap/kisisel-tekamulun-sonsuzlugu/">Kişisel Tekâmülün Sonsuzluğu</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kafka&#8217;nın Katili: Dünya Dönmeden Önce</title>
		<link>https://bilimdili.com/dusunce/kafkanin-katili-dunya-donmeden-once/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tamer Sağcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 22:07:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜŞÜNCE]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://bilimdili.com/?p=11777</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Kendini ne uyur, ne de uyanık olduğumuz o yitik ülkede buldu” Milan Kundera Bugün karşınıza yazmaya devam ederse olacakları kestiremeyeceğim bir yazarın ilk romanı ile çıkıyorum. Veysel Gökberk Manga’nın “Dünya Dönmeden Önce” adlı kitabından bahsedeceğim… Roman Tün Kitap isimli yeni bir yayınevinin ilk çıkan kitaplarından. Kraft kapaklı ve 221 sayfa. Kapağın sertliğini bir kenara koyarsanız, [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/dusunce/kafkanin-katili-dunya-donmeden-once/">Kafka&#8217;nın Katili: Dünya Dönmeden Önce</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>“Kendini ne uyur, ne de uyanık olduğumuz o yitik ülkede buldu” </em></strong></p>
<p>Milan Kundera</p>
<p>Bugün karşınıza yazmaya devam ederse olacakları kestiremeyeceğim bir yazarın ilk romanı ile çıkıyorum. <strong>Veysel Gökberk Manga</strong>’nın <strong>“Dünya Dönmeden Önce”</strong> adlı kitabından bahsedeceğim… Roman <strong>Tün Kitap</strong> isimli yeni bir yayınevinin ilk çıkan kitaplarından. Kraft kapaklı ve 221 sayfa. Kapağın sertliğini bir kenara koyarsanız, yayınevinin kendine ait bir üslup oluşturmaya çalıştığı yayınladığı diğer kitaplarla birlikte bu kitapta da etkin bir şekilde gözüküyor.</p>
<p>Romana gelecek olursak, daha önce bu kitabı tanıtacağımı sosyal medyada ilan ettiğimde söylediğim şeyleri aynen aktarmakla başlamak istiyorum. Bu kitabı yazarını tanıdığım için değil, gerçekten tanıtılmayı hak ettiğine inandığım için tanıtıyorum. Öncelikle belki bunu söylemek için çok erken olabilir ancak Türk edebiyatı, kendi kalıplarını allak bullak edecek ciddi bir zekayla karşı karşıya. Yekten dahi demek belki çok iddialı olabilir ancak bu olumlu anlamda tuhaf romanı yazabilmek, edebiyatın standartlarına, kör kalıplarına sahip olan birinci sınıf kurgucuların harcı dahi değil. Daha önceki tanıtım yazılarımızda da söylediğim gibi bir yazarı ve onun yazdığı şeyi önemli kılan hususlardan birisi yazarın üslubunun, okuyucuda yarattığı fiziksel yankıdır. Bir okur, karşı karşıya kaldığı hikayede fiziksel acı, mide bulantısı, kusma ihtiyacı gibi gayet gerçekçi hislerle muhatap oluyorsa bu yazarın anlatım gücünün şiddetini gösterir.</p>
<p>Manga’nın kitabı işte bu şekilde başlıyor. Yaptığı şeyin gayet farkında olduğunu söyleyebilirim. Kitabın insanı daraltan, midesini kaldıran başlangıç bölümü iyi okur ile rastgele okur arasına çekilmiş bir elek gibi okuyucuyu salladıkça sallıyor. Okumuş olmak için okumuyorsanız eğer, bu ilk bölümü atlatacaksınız. Ancak ileride size vaat edilmiş bir cennet yok. Manga’nın baş karakterleri (aslına bakarsanız çoğul eki fazla gelir ama siz yine de kullanın) hayal gücünü şiddetli şekilde sarsacak bir kurgunun içinde geziniyor. Romanı delip geçerek dipnotlarda okuyucuya seslenen ve kendi karakterini yerden yere vuran yazar fikri pek dikkat çekici.</p>
<p>Sesleniyor derken, gerçekten doğrudan okuyucuyla sohbet etmek istiyor, dipnotlarda arz-ı endam eden yazar. Manga bir yandan tarihi kurgu yazsaydım onu da okuturdum tadında geçici pasajlarla okuyucunun ağzına balı sürerken, Kafkaesk bir karaktere rahmet okutabilecek T. karakteri ile okuru, okuduğu şeyden nefret ettirmeye çalışıyor. Belki yazının sonunda gelen bir uyarı ancak işbu incelemede kullandığım bütün olumsuz kelimeleri bu niteliğiyle düşünmeyin. Yazarın niyeti kitabını birilerine sevdirmek değil. Farklı bir şeyler yapılabileceğini ve bu yapılırken ne kadar da edebi kalınabileceğini gösteriyor. Merak unsuruyla karışmış, okurun kendinden dahi şüphe edebileceği metinler vurucu. Ayrıca yazarın okura karşı da pek eyvallahı yok. Yeri geldi mi “hayal gücünüz yoksa okumayın bu bölümü” diyerek resti çekebiliyor.</p>
<p>Dünya Dönmeden Önce, son dönemde okuduğum en farklı romandı. Kafamda ortalamanın üzerinde bir romanın bırakacağı boşluktan daha fazlasını bırakmakla kalmadı, aynı zamanda Manga’nın üslubuna bağlanmak yoluyla kendimi mazoşist bir okur gibi de hissetmeme neden oldu. Kitap kesinlikle hayal gücü olmayan insanların uzak duracağı bir kitap. Eh dursunlar zaten. Şurada hakkıyla hayal kurabilen kaç kişi kaldı ki?</p>
<p>Kitabı edinmek için:<a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/dunya-donmeden-once/446045.html"> http://www.kitapyurdu.com/kitap/dunya-donmeden-once/446045.html</a></p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/dusunce/kafkanin-katili-dunya-donmeden-once/">Kafka&#8217;nın Katili: Dünya Dönmeden Önce</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zeus’un Mirası Arkhon Yasaları: Eski Yunan’da Hukuk ve Yargı Sistemi</title>
		<link>https://bilimdili.com/arkeotarih/arkeoloji/zeusun-mirasi-arkhon-yasalari-eski-yunanda-hukuk-yargi-sistemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tamer Sağcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Mar 2017 22:52:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://bilimdili.com/?p=6676</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eski çağda yasama faaliyetleri ve yasaların mantığını çözmenin yanı sıra, Mezopotamya ve Anadolu’da daha önceki yazılarımızda bahsetmiş olduğumuz yasaların nasıl uygulandığına dair geniş kapsamlı bir bilgi veya bu bilgiyi aktaran arkeolojik bir buluntu mevcut olmadığı için yasa koyucu iradenin kral olmasından hareketle, özellikle Hitit Devleti genelinde yasanın uygulayıcısının da kral olduğu tespitinden ileri gidilememektedir. Günümüzdeki [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/arkeoloji/zeusun-mirasi-arkhon-yasalari-eski-yunanda-hukuk-yargi-sistemi/">Zeus’un Mirası Arkhon Yasaları: Eski Yunan’da Hukuk ve Yargı Sistemi</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Eski çağda yasama faaliyetleri ve yasaların mantığını çözmenin yanı sıra, Mezopotamya ve Anadolu’da daha önceki yazılarımızda bahsetmiş olduğumuz yasaların nasıl uygulandığına dair geniş kapsamlı bir bilgi veya bu bilgiyi aktaran arkeolojik bir buluntu mevcut olmadığı için yasa koyucu iradenin kral olmasından hareketle, özellikle Hitit Devleti genelinde yasanın uygulayıcısının da kral olduğu tespitinden ileri gidilememektedir. Günümüzdeki anlamıyla bir yargı sisteminin, yargıç, savcı ve savunman gibi yasal kurumların teşekkül edip etmediği konusunda kesin yargılara varılamamaktadır. Hitit hukukunun kurallar uygulanırken, şeklen dahi olsa ayrım gözetilmemesine ilişkin özgürlükçü yapısının ardından, Hitit çağının başlangıcıyla birlikte, yarımadanın karşı tarafında yükselişe geçen Miken Uygarlığı dönemindeki yasal düzenlemeler hakkında bir şeyler söylemek de mümkün değil. Bununla birlikte M.Ö. 7. Yüzyılda ortaya çıkan Eski Yunan uygarlığının temellerinde yatan mitolojik unsurlardan, özellikle Homeros’un İlyada’sında anlatılan meşhur Troya savaşı ile “Miken-Wiluşa çatışması” arasında kurulmakta olan bağlantılar<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> sebebiyle, Eski Yunan hukukunu anlamlandırmak adına, Miken Uygarlığı döneminde ortaya çıktığı varsayılan mitolojik metinler de değerlendirilmeye alınacaktır.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><strong>Mitolojinin Hukuku</strong></span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Yasalar ve yasal kurumları anlamlandırmak adına, pozitif bilimler içerisinde yer almıyor olsa da, Eski Yunanda hukuki kurumların oluşumunu değerlendirmek adına, Yunan Mitolojisi önemli bir kaynaktır. Bunun yanı sıra, hem Yunan hukuk öğretisine ait, hatipleirn savunmaları dışında kaynak olmaması, hem de Roma Hukukuna kıyasla hukuku yorumlamak noktasında Yunanlıların felsefelerinden pek fazla yararlanmamış olmaları<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> sebebiyle mitolojik kaynaklardan faydalanmak mecburiyeti doğmuştur. Zeus adına yargılama yapan yargıçların varlığına ve Zeus tarafından Agammenon’a insanları yönetip, çekip çevirmesi için yasalar verilmesine ilişkin bilgiler<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>, tıpkı Mezopotamya ve Hitit uygarlıklarında olduğu gibi yasanın temelini Tanrılara ve dolayısıyla dine dayandırmaktadırlar. Tanrı katında yapılan yargılamalarda adalet tanrıçası Themis’in Zeus adına yargıç pozisyonunda bulunması<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>, Nemesis’in iddia makamını temsil etmesi, yargıçlara yol gösteren ve onları yönlendiren Hekate’nin bilirkişiliği ve Zeus’un çirkin kızları Litailerin bir anlamda avukatlık yapıyor olmaları<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> mizanseni Eski Yunan’da arkhon denilen ve kralın yetkilerini paylaşan yöneticiler döneminde oluşturulacak olan hukuki kurumlar ve yasal altyapının habercisi niteliğindedir. Yine de Eski Yunanda ilk yasa koyucu olan Drakon’un yasalarına dek geçecek sürede Yunan site devletlerinde insanların haksız fiillere karşı tutumlarını, yargılama yasalarını tanımlayabilmek olanak dahilinde değildir<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a>.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Eski Yunanın ilk yasaları olan Drakon yasaları Mezopotamya’nın ilk dönem yasaları gibi daha çok ceza hukuku alanında yaptırımlar içermektedir. Drakon yasaları, içeriği belirsiz de olsa; Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarından yapılan çıkarımlarla, daha çok öç alma tabanlı olan mitolojik hukukun iyileştirilmeye çalışıldığı düzenlemeler içermektedir<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a>. Hukukun din ile olan ortak yaşam ilişkisi doğrultusunda, eski Yunanda da tanrıların yasalarını, halka dikte eden soyluların varlığından bahsedilebilir. Bununla birlikte M.Ö. VI. Yüzyılın başına kadar, yazılı bir yasa bulunmuyor olması sebebiyle eski Yunan toplumunun bu tarihten öncesine ilişkin yargılama sistemleri ve usulleri hakkında bilgi yoktur<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a>. Eski Yunanda, en meşhur arkhonlardan ve adıyla anılan yasalarla birlikte Yunan siyasal sistemin pek çok hukuki kurumu kazandıran Solon başlı başına ayrı bir konumdadır. Halk Meclisi(Ekklesia), Danışma Meclisi (Bule), Soylular-Aristokratlar Meclisi (Areopagos) ve Halk Mahkemesi (Heliaia) kurumlarını eski Yunan siyasal yaşamına Solon’un kazandırdığı varsayılmaktadır<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a>. Bununla birlikte Plutark, yazarların “Areopagos’un Solon tarafından kurulduğunu” belirtmelerine karşın, Drakon zamanında da Areopagos’un Solon’un arkhonluğundan önce de var olduğunu Solon’un yasa tabletlerinden on üçüncüsünde yer alan ifadelerle kanıtlamaktadır<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a>.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Solon yasaları çağına göre oldukça demokratik, ileri görüşlü ve erdemli niteliktedir. Ölülerin arkasından konuşulmaması ile ilgili olgulardan, birbirine zarar verebilecek ağaçların, hangi aralıklarla dikilmesi gerektiğine kadar çok ayrıntılı, hak ve adalete uygun düzenlemeler içermektedir. Bununla birlikte kadınlarla ilgili yasaları, özellikle zina ve tecavüzle ilgili hükümler arasındaki yaptırım çelişkileri sebebiyle bu niteliklerden sıyrılmaktadır. Örneklemek gerekirse, zina sırasında yakalanmanın cezası ölüm iken, erkeğin özgür bir kadına tecavüz etmesi karşılığında para cezasıyla yetiniliyor olması gibi suç ve cezaların eşitliğine aykırı düzenlemeleri de mevcuttur<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a>. Yine de hukuk literatürüne Solon Anayasası olarak da geçmiş olan bu yasa tabletlerinin içerik itibariyle gerek üst mahkeme niteliğine sahip kurumları oluşturması, gerekse yasal olarak her vatandaşa dava açma hakkı tanıması sebebiyle jurnalcilik (sykophantes) gibi mesleklerin doğmasına<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> sebep olması bağlamında değerlendirildiğinde hukuk tarihinde çok önemli bir dönemeçtir. Solon yasalarının ardından ortaya çıkan en önemli hukuki kurum, yargıçlıktır. İlk yargıçlar arkhonların bizzat kendisidir. Ancak özellikle Solon yasaları ile vücut bulan hukuki kurumlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda alt yargılama organları ve meclislerde yargıçlık kurumunun oluşturulması gerekmiştir.  Aristoteles’in aktardığı üzere yargıçlara yerine getirdikleri yargılama eylemine karşılık ücret verilmektedir. Bu hizmet-ücret ilişkisinin sonucu ve yargılama eyleminin belirli bir niteliğe sahip olmayı gerektirmesi gereği yargıç olabilmek için de devlete borçlu olmamak, otuz yaşını geçmiş olmak vb. belirli ölçütler ortaya çıkmıştır.  Yine Solon yasaları ile birlikte ortaya çıkan bir hukuki kurum olan halk mahkemesi (heliaia) jürilerden oluşmaktadır. M.Ö. 5. Yüzyıla girilirken bu mahkeme, yerini dikasterion adı verilen halk mahkemelerine bırakmıştır<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a>. Yasama işlemini de eski Yunan siyasal yönetimini yapısı sebebiyle doğal olarak arkhonlar yerine getirmiştir. Kendi aralarında arkhon eponymos, arkhon basileus, arkhon polemarkhos olarak ayrılan her bir arkhonun yetki alanı ve görevleri belirlidir. Örneğin, birinci arkhon <em>(arkhon eponymos)</em> vatandaşların aile hukukuna ilişkin işlerle ilgilenirken, adam öldürme veya dine hakaret gibi suçların kovuşturulması ve cezalandırılması ikinci arkhon’un <em>(arkhon basileus)</em> yetkisi dahilindedir. Yasa koyucu olarak arkhonlar, yasaları yıllık olarak gözden geçirmek, yenilemek gibi işlerin yanı sıra yabancılar ve vatandaşlar arasındaki davaları düzenleyen uluslararası antlaşmaların onaylaması işiyle de yükümlüydüler<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a>. Yasa koyucu arkhonların yanı sıra, hukuk sistemi içerisinde oluşmuş bir diğer kurum ise dava başlatanlar olarak da anılan beş kişilik bir temsilci heyeti de vardır. Bu heyet, davaların hızlı görülmesini sağlayan ve yetkilerini arkhonlardan alan bir kurumdur. Bu kurumların dışında gezici yargıçlar olan, davaları Atina’ya taşımadan olayın gerçekleştiği yerde görülmesini amaçlayan Kırklar/Demos Yargıçları, dava değeri düşük olaylara bakan hakemler de eski Yunan hukuk kurumları arasında sayılabilir. Günümüz hukuk sistemlerinde büyük önem arz eden, ancak uyulması konusunda gerekli özenin gösterilmediği davaların belirli bir süre içerisinde görülüp, sonuçlandırılması olgusu, eski Yunan hukuk sistemlerinde mevcuttur. Örneğin dava başlatanların bir ay içerisinde görülmesi gereken davaları başlatarak karara bağladıkları bilinmektedir<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a>. Eski Yunan sistemindeki yasa düzenlemeler, demokratik anlamda ilerici nitelikte olmasına karşın, hukuk gibi mesleki uzmanlaşma gerektiren bir alanda gereğinden fazla özgürlükçü bir anlayış yaratmasının sonucu olarak sıradan insanların söz sahibi olmasına ve dolayısıyla hukuki anlamda gelişmenin yavaşlayıp, durmasına sebebiyet vermiştir<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a>.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Eski Yunana ait yasal metinlere ilişkin doğrudan kaynaklara ulaşmanın olanaksızlığı ile birlikte göz önüne alındığında, Yunan felsefesinin, yasaların yoruma açık olmasında etkisi vardır. Nitekim Platon, yazılı olmayan eski yasaların toplum içerisinde, kendisine ait yeri edinmiş olması halinde, yazılı yasalardan daha etkili olacağını belirttiği gibi, yasaların yazılı olmamasını, toplumun o dönemde yazılı yasalara ihtiyaç duyacak kadar kalabalık olmamasına da bağlamaktadır<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a>. Bununla birlikte, Platon’a göre, yazılı yasanın olmadığı dönemde yaşayan insanlar daha adildir. Mezopotamya veya Hitit hukuk sistemlerinde ulaşılabilen yazılı örnekler neticesinde bu topluluklara ilişkin bir hukuk öğretisi çıkartılabiliyorken, eski Yunan için böyle bir sistemin sınırlarını çizebilmek mümkün değildir. Buna karşın, eski Yunan filozof ve siyaset bilimcileri Aristoteles, Aristofanes, Platon ve Plutark sayesinde eski Yunan yargı yapılanmasının ayrıntılarına ve yasal düzenlemelerden örneklere ilişkin bilgi sahibi olunması mümkündür. Eski Yunan hukuk sisteminde daha demokratik bir anlayışın kabul edildiğine ilişkin genel bir yanılgı vardır. Oysa Hitit yasaları, eski Yunan yasalarına göre daha eşitlikçi ve cinsiyet ayrımcılığından daha uzak niteliktedir. Bununla birlikte, eski Yunan yasal sistemini daha gelişmiş ve çağdaş olarak algılamaya sebebiyet veren şey, Yunan felsefesinin güçlü dilidir. Epikür’ün mutlak adaletin asla var olamayacağına ilişkin görüşlerine, yukarıda saydığımız diğer isimlerin görüşleri ve eserlerini katarak düşündüğümüzde, eski Yunan için demokratik ve özgürlükçü olarak nitelendirilen hukuk ve adaletin, zaman içerisinde güçlü arkhonlar ve asillerin elinde bir geçerli kılma aracı olarak kullanılır hale geldiği söylenebilir. Bu durumun gerçekleşmesinde ki en önemli sebeplerden birisinin, özellikle felsefi anlamda kendisini geliştirmiş, vicdan sahibi, seçkinci bir sınıf yerine sıradan insanların elinde hukuk sisteminin yozlaştırılmasıdır. Üzerinden çağlar geçmiş olsa da, günümüzde de hukukun en önemli işlevlerinden birisi, kontrolün toparlanması şartıyla güç sahibi olanların kendi geçerliliğini onaylama aracı olarak kullanılmasıdır. Bu anlamıyla eski Yunan hukukundan alınması gereken ders, herkese eşit işlem yapılan bir hukuk sistemi yerine, adil işlem yapılan bir hukuk sisteminin sürekliliğinin ve işlerliğinin daha yerinde olacağıdır.</span></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Rodney Castleden,  Truva Savaşı, Süleyman Genç (Çev.), Doruk Yayınları, 2011, Sf.255-263</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bülent Tahiroğlu (Çev.) J. Gaudemet, Eski Çağ Dünyasında Kanunların ve Hukuki Muamelelerin Yorumu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası (2011) Cilt 36, Sayı 1-4, Sf. 502</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Homeros, İlyada IX. (Çev. Azra Erhat – A. Kadir) Can Yayınları 20. Basım 2005 Sf. 98-99</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Şefik Can, Klasik Yunan Mitolojisi (2011) Ötüken Neşriyat 11. Basım, Sf.39</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> H. Argun Bozkurt, Antik Yunan’da Hukuk ve Mitoloji, Hukuk Gündemi Dergisi 2009-2 Sf. 75</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ayşen Sina, Eski Yunan Yargı Sistemi: MÖ IV. Yüzyılda Atina’da Yargıçlar ve Mahkemeler, Türkiye Barolar Birliği Dergisi 2016, 123. Sayı Sf. 421</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ayşen Sina, a.g.e. Sf. 422</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Ayşen Sina, a.g.e. Sf. 422</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Ayşen Sina, a.g.e. Sf. 423</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Plutark, Meriç Mete (Çev.), Yaşamlar-I, İdea Yayınevi, 3. Baskı 2015, İstanbul, Sf.162</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Plutark, a.g.e. Sf. 165</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Ayşen Sina, a.g.e. Sf. 425</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Ayşen Sina, a.g.e. Sf. 426</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Ayşen Sina, a.g.e. Sf. 430</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Ayşen Sina, a.g.e. Sf. 435</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Ayşen Sina, a.g.e. Sf. 449</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Platon, Yasalar, C. Şentuna- S. Babür (Çev.) Kabalcı Yayıncılık, 1. Baskı Temmuz 2012, Sf. 123-138</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/arkeoloji/zeusun-mirasi-arkhon-yasalari-eski-yunanda-hukuk-yargi-sistemi/">Zeus’un Mirası Arkhon Yasaları: Eski Yunan’da Hukuk ve Yargı Sistemi</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bey’e İltimas (Kayırma) Yapmayanların Hukuku: Hitit Yasaları</title>
		<link>https://bilimdili.com/arkeotarih/arkeoloji/hitit-yasalari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tamer Sağcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2017 01:06:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://bilimdili.com/?p=5933</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yasanın doğuşu, yazının bulunmasının doğal sonucu olmakla birlikte, Mezopotamya’da ortaya çıkan yasama eylemleri, her yeni düzenlemede ilkesel olarak daha de geriye doğru ilerleyerek tersine gelişim göstermiştir. Asur İmparatorluğu’nun sert ölüm cezaları ile güçlendirilmiş yasaları, Anadolu’da boy gösterecek olan yeni bir uygarlığın yasaları yeniden yorumlayacağı ve evrensel hukuk ilkelerine yaklaşacağı zamana dek yaptırım gücünün oluşturduğu baskıyı [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/arkeoloji/hitit-yasalari/">Bey’e İltimas (Kayırma) Yapmayanların Hukuku: Hitit Yasaları</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Yasanın doğuşu, yazının bulunmasının doğal sonucu olmakla birlikte, Mezopotamya’da ortaya çıkan yasama eylemleri, her yeni düzenlemede ilkesel olarak daha de geriye doğru ilerleyerek tersine gelişim göstermiştir. Asur İmparatorluğu’nun sert ölüm cezaları ile güçlendirilmiş yasaları, Anadolu’da boy gösterecek olan yeni bir uygarlığın yasaları yeniden yorumlayacağı ve evrensel hukuk ilkelerine yaklaşacağı zamana dek yaptırım gücünün oluşturduğu baskıyı devam ettirmiştir. Anadolu’da ortaya çıkacak bu güçlü kültürü anlayabilmek için öncesine kısa bir bakış atmamız, Akkad istilası ile farklı coğrafyalara göç etmeye başlayan Sümerlileri ve M.Ö. 2500 tarihlerinde Anadolu’da görülen Hatti Beyliklerini iyi anlamamız gerekmektedir. Anadolu yarımadasının en eski isminin “Hatti Ülkesi” olması ve bunun M.Ö. 2200 yıllarında Anadolu’yu istila etmeye başlayan Hititler tarafından da benimsenerek, kendi yurtlarından Hatti Ülkesi olarak bahsettiklerini<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> bilmemiz önemlidir. Çünkü Hatti ismi ve kültürü, Anadolu’yu istila ederek, dünyanın ilk büyük imparatorluklarından birisi olacak Hitit İmparatorluğunun dinini, dilini ve kültürünü yakından etkilemiştir. Kendilerine “Hatti İnsanları” diyecek kadar bu kültürü benimsemiş olan Neşâlılar, Eski Ahit ve İncil’deki bazı adlandırmaların yanlış yorumlanması sonucunda, bugün popüler hale gelmiş olan yanlış kullanımıyla “Hititler” adını almışlar<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> ve bu kullanım bütün akademik dünya tarafından kabul gördüğü için bu kullanımla anılmaya devam etmişlerdir. İşbu yazımızda da, bu bütünlüğü bozmamak adına, Hititler kullanımı sürdürülecektir.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><strong>Hitit Yasaları ve Mezopotamya Yasaları Arasındaki Farklılıklar</strong></span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">M.Ö. 3000’li yıllardan bu yana gelen göçlerle büyüyen Anadolu’ya, M.Ö. 2200’lü yıllarda gelen Hititler, bu bölgede uzun süredir devam etmekte olduğu iddia edilen barışa, istilaları ile son vermişler ve nüfus çoğunluğu Hattiler ve Hurrilerden oluşan bir topluluğun başına geçerek onları yönetmişlerdir. Anadolu’ya istila ile gelmeleri tezine karşın, yönettikleri toplulukların kültürünü, dinlerini ve hatta dillerini kullanmaktan geri kalmayan Hititlerin birden yapılan bir saldırıdan ziyade, çok uzun süren bir sızma yolu ile Anadolu’yu ele geçirmiş olabileceği de<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> özellikle 400 yıllık bir istiladan bahsedilemeyeceği için olanaklıdır. Hititler, Anadolu’da güçlü bir kültürel ve siyasi ortamın üzerine yönetici olmuşlardır. Ülkenin yönetimi altında bulunan toplulukların, örf, adet ve teamüllerinin, Hititlerin yasama eylemleri ile birleştiği noktada, Mezopotamya Hukukunun Hitit yasalarını derinden etkilediği görülmektedir. Etkinin derinliğine rağmen, Hitit hukuku pek çok yönüyle Mezopotamya’daki yasal düzenlemelerden ayrılmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Yasaların Hitit toplumunda, komşularında bulunmayan bir adalet sistemi getirmiş olduğu açıktır. Hititlerin adalet sisteminde, bireyler arasında ayrım yapılmaksızın ve sosyal statülerine bakılmaksızın, eşit, dürüst ve makul sürede hak arama özgürlüğüne ulaşılmasının sağlanacağı zemin sunulmuştur.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Buna delil olarak Hitit Kralı II. Tuthaliya’nın talimatnameleri gösterilebileceği gibi, hak arama özgürlüğü kapsamında savunmanın önemine dair, Istarziti’nin savunmasında<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> geçen ifadeleri de delil olarak kabul etmek mümkündür. Var olan arkeolojik deliller ışığında bakıldığında, Hitit hukuku hak arama özgürlüğü açısından Mezopotamya yasalarına oranla daha eşitlikçi ve adil bir düzeni kurmaya çalışmaktadır. Hukuki kurumların oluşması açısından da, bilinen ilk yazılı vasiyetname örneğine de Hititler döneminde rastlanmaktadır. M.Ö. 1660 – 1630 yılları arasında hüküm süren I. Hattuşili’nin, Pankuş üyelerine, saray ileri gelenlerine, akraba eş dost ve askerlere yönelik vasiyetlerini<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> içeren politik veda metni tarihte bilinen ilk vasiyetnamedir. Kendisinden 150 yıl kadar sonra Telipinu Metni ile düzenlenecek bozukluk ve kargaşalardan, I. Hattuşili’de şikayet etmekte ve bunların engellenmesi için öğütler vermektedir. Bu öğütler ve son arzular kayda geçirilmekle, imparatorluğun hafızasında da kalıcı izler bırakmıştır.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">M.Ö. 1500’lü yıllarda tahta çıkan Telipinu, –ki bu isim Hatti Tanrılarından birine ait olup Hitit Kralı tarafından kullanılmaktadır<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a>&#8211; ülke içerisindeki iç savaşı bitirmek için yayınladığı metinle, hem yasaların evrensel hukuk ilkelerine yaklaşmasına, hem de bölgede benzerine uzun bir süre kolaylıkla rastlanmayacak bir hukuk okulu oluşmasına neden olmuştur. Telipinu Metni, içerdiği hükümler itibariyle, hukuk düzenine getirdiği yenilikler ve bir tür soylular meclisi olan Pankuş gibi krala dahi ölüm cezası verilebilecek bir meclisin varlığından bahseden, dünyanın ilk anayasası<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> olarak adlandırılabilecek bir metindir. Krala ölüm cezası vermeye dair yaptırımın, uygulamasına ilişkin Hitit tarihinde bir delil bulunmasa dahi, Telipinu Metni ile bu yaptırımdan bahsediliyor olması, hukuk ve yasaların dönem toplumunun kültür seviyesi hakkında fikir sahibi olmamıza yardımcı olmaktadır. Metin diğer bir yönüyle kralın, krallığını yasallaştırmak adına yapması gerekenlerden de bahsetmektedir. Yasalara uygun şekilde tahta çıkmak, her ne kadar Telipinu tarafından sonuçları görülmemiş olsa da, Hitit İmparatorluğunda tahta çıkışta bir düzen sağlanmasında büyük rol oynamıştır.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><strong>Eski Çağ&#8217;da Özel Hukukun İlk Örnekleri</strong></span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Hitit yasalarının öncüllerine göre hukukun farklı dallarına ilişkin çok sayıda düzenleme içeriyor olmasının yanı sıra, Mezopotamya yasaları gibi dinsel nitelik taşıdığı her türlü tartışmanın dışındadır. Bununla birlikte düzenlemelerin büyük çoğunluğu, gündelik yaşamdaki sosyal ilişkileri ve tek tek olayları düzenlemeye yöneliktir. Hitit toplumunda bir insanın tamamen kötü olamayacağı düşünüldüğü gibi, dürüst insanların tanrılar tarafından temize çıkarıldıkları da vurgulanmaktadır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Mezopotamya yasaları ve ilerleyen çağlarda (2000 yıl sonrası) ardılı olacak olan Roma yasalarında kölelerin yalnız bir eşya olarak kabul görmesi<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> karşısında, Hitit hukukunda kölelerin özgür kadınlarla evlenebilmesi, mirastan pay alabilmesi, hak ehliyetine sahip olması söz konusudur. Bu anlamıyla da, Hititlerde “kölelik” kavramının, modern çağın “kölelik” kavramından anladığımız şeyden çok daha farklı olduğunun altı çizilmelidir. Hitit yasalarının en önemli özelliği ise özellikle yasama tekniği açısından birebir faydalandıkları Mezopotamya yasalarında sıkça görülen ölüm cezalarına, yasal metinlerde çok az rastlanılmasıdır. Yasal anlayışın iki coğrafya arasındaki farklılığını görebilmek için, Hitit yasalarında adam öldürme ve yaralama suçlarının yaptırımının tazminat cezaları ile sınırlandırılması delil olarak gösterilebilir.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Yaptırımların tazminat cezaları özelinde değerlendirilmesi, cezai yaptırımların sonucu olan hapishane kavramının Hititler’deki yerini araştırmayı da zorunlu kılmaktadır. Ceza hukuku anlamında yaptırımların maddi sonuçlara bağlandığı Hitit yasalarında, bu durumun bir sonucu olarak hapishane kavramı bulunmamaktadır. Bu kavramı karşılayabilecek Babilce bir kelime olan <em>“Bit Kili”</em> ifadesi ise III.Hattuşili zamanında Kaşkalara karşı kurulmuş olan Tiliura şehrinin ileri karakolunda yaşanan bir tutuklama olayı<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> neticesinde metinlere girmiştir.  Medeni Hukukla ilgili düzenlemelere baktığımızda, tarihte evliliği bir sözleşmeye bağlayan ilk yasa metninin yine Hititler döneminde ortaya çıktığı görülmektedir. Hitit yasaları; Mezopotamya’da olduğu gibi bir kral tarafından halka ilan edilmiş metinler niteliğindeki hükümler dışında, çoğunluğu M.Ö. 1.600 – 1.300 arasında günlük yaşamda karşılaşılan sorunları düzenlemek adına yapılmış reformlardan ibarettir. Bu şekilde 200 yasa maddesine ulaşılmakla birlikte, Hititlerin düzgüsel hukuk kuralları olduğunu söylemek, eldeki arkeolojik verilerle mümkün değildir<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a>. Medeni Hukuk başlığı altında yorumlanabilecek yasal düzenlemelerin çoğunluğu, aile hukukuna ilişkin düzenlemelerdir. Bu düzenlemeler ile birlikte kadınların, Hitit toplumunda, çağdaşlarına ve hatta günümüzdeki bazı modern devletlere oranla çok daha etkin rol oynadığı da ortadadır. Gerçekten, Hitit kralı ile birlikte siyasi bir diğer erk olan Tavananna yani ana kraliçenin rolünü de bu bağlamda değerlendirmek doğru olacaktır.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><strong>Antlaşmalar İmzalayanların Hukuku</strong></span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Hitit yasalarının öncülleri olan Mezopotamya yasalarından aynen kopyalayarak geliştirmiş olduğu ticaret, borçlar ve hatta iş hukukuna dair hükümler yine hukuk tarihi açısından ilk örneklerdendir. Özellikle ticaret hukukunun gelişmesinde, Hititler ile Asur ticaret kolonilerinin ilişkilerinin payı büyüktür. Bununla birlikte Hitit yasalarında kira bedelleri, serbest meslek ve ücretli çalışanlara ait meslek tarifeleri ve de alım-satıma konu olan nesnelerin fiyatlandırılmış olması o tarihe kadar ilk kez karşılaşılmış olan düzenlemelerdir. Her türlü ücret ve tarifenin bu şekilde tek tek belirtilmiş olması Hitit İmparatorluğunun kendi toplumuna eşit yaklaşımının ve çözüm odaklı yasalar oluşturduklarının göstergesidir. Bu yaklaşım, Hitit toplumuna Ön Asya bölgesinde yerleşik olan diğer topluluklardan daha rahat ve adil bir hayatın kapısını araladığı gibi, Hitit toplumunu Asurlu tüccarların insafına kalmaktan da kurtarmıştır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Yukarıda belirtilen bütün olgularla birlikte, Hitit İmparatorluğu, doğrudan yasama hareketleri ile olmasa da, uluslararası antlaşmalar yoluyla günümüze kadar ulaşan pek çok uluslararası hukuk içtihadının da öncüsü haline gelmiştir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> Diğer yerel krallıklarla yapılan pek çok antlaşmanın yanı sıra, bu antlaşmaların arasında en önemlisi olanı, Mısır ülkesi ile yapılan meşhur Kadeş Antlaşmasıdır. Kadeş Antlaşması içeriği itibariyle hem insan hakları yönünden devrim niteliğindedir, hem de cezaların ve suçların kişiselliği ilkesinin, yani işlenmiş bir suç yüzünden suçlu şahsın ailesinin ve yakınlarının cezalandırılmasının sona erdirilmesinin tarihteki ilk örneğidir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> Hititlerin uluslararası hukuk anlamındaki eylemlerinden daha da önemli olan yasal düzenlemeleri ise öncüllerinden aldıkları hukuk düzeninde “kralın mutlak üstünlüğünü” dahi sorgular nitelikte düzenlemelere yer veriyor olmalarıdır. Bu olgu, evrensel hukukun tanımlanmasında ki kişilik dışı olma durumunu karşıladığı gibi çağında tıpkı diğer düzenlemelerinde oldukları gibi ilk olmalarına yol açmıştır. Yasal metinlerde geçen “beye iltimas yapılmasın” hükmü ve Hitit kralının veraset zincirini kırarak tahta geçmesi halinde, Pankuş tarafından ölümle cezalandırılabilmesi gibi yaptırımlarıyla, Hititlerin yasal kurallar anlamında sadece çağının değil, çağımızın bile ilerisinde olduğu rahatlıkla söylenebilir.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Sonuç olarak Hititler, pek çok farklı hukuk dalında günümüz düzenlemelerinin çok daha ötesine geçmeyi başarabilmiş durumdadırlar. Yasal belgeleri, her ne kadar Sümer-Babil örneklerine göre düzenlenmişse de, bu aktarım yoluyla İbrani hukukunu da doğrudan etkilemiştir. Tıpkı Mezopotamya yasalarında olduğu gibi, Anadolu yasalarında da yasal düzenlemeler detaylı <em>(kazuistik)</em> yöntem ile yani her ayrı olayı kendi içinde değerlendirip, o olaya özgülenmiş bir yasal düzenleme oluşturmak yoluyla düzenlenmiştir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> Yöntem aynı olmasına rağmen, Hitit yasaları öncüllerinden farklı olarak kısasa kısas yaptırımlarını terk etmiş, günümüz tutucu yasa koyucuların dahi ağzını açık bırakabilecek bir adalet duygusu ve yaptırım esasını benimsemiştir. Yasama yöntemleri detaylı <em>(kazuistik)</em> olmasına karşın, hantallaşmak bir yana, dönem koşullarına uyum sağlayabilen, merkeziyet imtiyazlarını kaldıran ve yeri geldiğinde “beye dahi iltimas geçilmesini” engelleyecek nitelikte özgürlükçü bir hukuk sistemi yaratmıştır. Buna karşın, hukuk tarihi içerisinde Hitit hukukunun edinmiş olduğu yer, ne yazık ki kendisinden çok daha tutucu olan Roma Hukuku kadar bile değildir. Kaldı ki, Roma Hukukunu oluşturan yasal düzenlemelerin büyük çoğunluğu, Helen mirasıyla Hititlerden alınmış olmasına rağmen durum böyledir. Ayrıca, hukuk tarihi ve hukuk felsefesi açısından günümüzden 3500 yıl öncesinde, sadece eşitlik değil, aynı zamanda sosyal adaleti sağlamak ülküsüne de sahip yasal düzenlemelerin varlığına rağmen, Hitit hukukunun, günümüz hukuk eğitiminde toplu iğne başı kadar yer kaplamıyor olması büyük bir soru işaretidir. Sedat Alp’e göre, <em>“Hititler Türk değilse de, Türkler kan ve kültür bakımından Hitit Uygarlığı ile eski Anadolu Uygarlıklarının en doğal mirasçısıdırlar.”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><strong>[17]</strong></a></em> Sedat Alp, bu cümleye ulaşırken abartıyla bir köken bağlantısı kurmak yerine, kültürel anlamda bir veraset hukukunu vurgulamaktadır. Kültürümüzün, yasaya olan bağlılığının, etkileşim içerisinde bulunduğu diğer kültürlerden alınanlarla birlikte günümüzde ulaştığı nokta, Hititlerin 3500 yıl öncesinde ulaştığı noktanın çok gerisindedir. II. Tuthaliya talimatnamesinde daha zayıf ve korunmasız olanların korunması ve memnun edilmeleri yönündeki hükümler ile günümüz soyut hukuki kuralları karşılaştırıldığında, insanoğlunun “modern” çağının aslında o kadar da modern olmadığı, hatta aslına, geçmişe geri dönerek gittikçe daha da ilkelleştiğini görmemek olanaksızdır. İşte tam da bu yüzden, geçmiş zamanın kendisine değil de köklerimize, özümüze dönerek, töre ve yasalar bağlamında geliştirmiş olduğumuz adalet duygusunun, hukuk sistemlerimizin sağlıklı ve çağın ilerisinde olabilmesi için; gelecekteki uygulayıcıları ve yasa koyucuları olacak hukuk öğrencilerinin müfredatında “Hitit Hukukunun” Roma Hukukundan daha fazla yer istila etmesi büyük önem taşımaktadır. Dileriz bu istila, Ekrem Akurgal’ın bahsettiği gibi 400 yıllık bir sızmaya dönüşüyor olmasın.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><strong>Kaynaklar</strong></span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Ekrem Akurgal – Anadolu Kültür Tarihi, Tübitak Yayınları 19. Basım. Sf. 15</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Birgit Brandau, Hartmut Schickert – Hititler, Bilinmeyen Bir Dünya İmparatorluğu Arkadaş Yayınları 3. Baskı Ankara, 2011 Sf. 19-20</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Ekrem Akurgal – a.g.e. Sf. 36</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Erdal Doğan – Hitit Hukuku, Belleklerdeki “Kayıp”, Fam Yayınları 2012, Sf. 74</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ahmet Ünal, Hititler Devrinde Anadolu, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2. Cilt sf. 181-182</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Erdal Doğan – a.g.e. Sf. 84</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ekrem Akurgal – a.g.e. Sf. 67</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Birgit Brandau, Harmut Scickert – a.g.e. Sf. 98-99</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Erdal Doğan – a.g.e. Sf. 103</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Erdal Doğan – a.g.e. Sf. 107</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Kasper K. Riemschneider, Ç: Turgut Yiğit – Eski Anadolu’da Hapis ve Ceza, Tarih Araştırmaları Dergisi Cilt:15, Sayı:26, Sf. 344</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Erdal Doğan – a.g.e. Sf. 101</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Erdal Doğan – a.g.e. Sf. 150</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Erdal Doğan – a.g.e. Sf. 162</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Sedat Alp – Hitit Güneşi, Tübitak Yayınları 5. Baskı 2011, Sf. 90</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Erdal Doğan – a.g.e. Sf. 187</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Sedat Alp – a.g.e. Sf. 67</span></p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/arkeoloji/hitit-yasalari/">Bey’e İltimas (Kayırma) Yapmayanların Hukuku: Hitit Yasaları</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Masaldan Gerçeğe Açılan Bir Kapı: &#8220;Son Bilgiler Işığında Kürşad İsyanı&#8221;</title>
		<link>https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/masaldan-gercege-acilan-bir-kapi-son-bilgiler-isiginda-kursad-isyani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tamer Sağcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2017 16:55:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://bilimdili.com/?p=5901</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Türkler özgürlüklerine son derece düşkün halktır. Başka bir milletin  egemenliği altında yaşamak onlara her zaman, her bölgede ağır gelmiş;  bu yüzden de başkaldırarak kendi devletlerini yaratmışlardır. &#8220;   Lev Nikolayeviç Gumilev   Türk tarihinin en önemli devirlerinden birisi olan Gök-Türkler dönemine ilişkin tanıtacağım ilk kitap, daha önce planlamış olduğumun aksine, tıpkı Hunlarda olduğu gibi yine Prof. Dr. Tilla [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/masaldan-gercege-acilan-bir-kapi-son-bilgiler-isiginda-kursad-isyani/">Masaldan Gerçeğe Açılan Bir Kapı: &#8220;Son Bilgiler Işığında Kürşad İsyanı&#8221;</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: right;" align="right"><i><span style="font-size: 13.5pt; color: black;">&#8220;<b>Türkler özgürlüklerine son derece düşkün halktır. Başka bir milletin </b></span></i></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: right;" align="right"><b><i><span style="font-size: 13.5pt; color: black;">egemenliği altında yaşamak onlara her zaman, her bölgede ağır gelmiş; </span></i></b></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: right;" align="right"><b><i><span style="font-size: 13.5pt; color: black;">bu yüzden de başkaldırarak kendi devletlerini yaratmışlardır. &#8220;</span></i></b></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: right;" align="right"><span style="font-size: 13.5pt; color: black;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: right;" align="right"><b><i><span style="font-size: 13.5pt; color: black;">Lev Nikolayeviç Gumilev</span></i></b></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt;"><span style="font-size: 13.5pt; color: black;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 13.5pt; color: black;">Türk tarihinin en önemli devirlerinden birisi olan <strong>Gök-Türkler</strong> dönemine ilişkin tanıtacağım ilk kitap, daha önce planlamış olduğumun aksine, tıpkı Hunlarda olduğu gibi yine <strong>Prof. Dr. Tilla Deniz Baykuzu</strong>&#8216;nun bir kitabı olacak. Bunun en önemli sebeplerinden biri, genel tarihi bakış açısının dışında kalıp, Türk edebiyatı ve tarihinde derin bir etkisi bulunan bir olayın ayrıntısıyla irdeleniyor olması. Elbette özel bir sebep olarak da, Hunlar bölümünde ilk tanıtmış olduğum kitap olarak, bana uğurlu geleceğine inanmamı sayabiliriz. Tanıtacağım kitap, baskı kalitesi ile kütüphanenizde uzun yıllar geçirmeyi size garanti edebilecek, <strong>Kömen Yayınları</strong> tarafından basılmış, ciltli, kuşe kağıda 127 sayfalık bir hazine. Daha önceki eseri tanıtırken de, Kömen Yayınlarına bir sürü övgü dizmiştim ki, aynı övgülerin üstüne koyarak, özenli yayıncılıkları için kendi adıma teşekkürlerimi tekrar iletmiş olayım. Kitaba bakacak olursak; Baykuzu hocanın giriş yazısında da çok isabetli şekilde belirttiği üzere, <strong>Kürşad</strong> isyanının bu zamana kadar destan yönü dışında hiç incelenmemiş olması Türk tarihçiliği açısından ciddi bir eksiklik. Kitabın içerisinde yazılanların dışında kalmak kaydıyla; okullarda Orta Asya Türk tarihi hakkında okutulan eğitim müfredatı değişmediği sürece,<strong> &#8220;Chieh-shih-shuai&#8221;</strong> yani Kürşad isyanı gibi, pek çoğu destan kabul edilmiş olayın, tarihi belgelerde bir karşılığı olup olmadığını araştırmaktan geri duracağımıza inanıyorum.</span></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 13.5pt; color: black;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 13.5pt; color: black;"><a class="herald-popup-img" href="http://bilimdili.com/wp-content/uploads/2017/02/20170205_165351-e1486312726952.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-5888 alignleft" src="http://bilimdili.com/wp-content/uploads/2017/02/20170205_165351-196x300.jpg" alt="" width="263" height="403" /></a>Bu anlamda Baykuzu hocamızın eseri, sadece okuyucuya ufuk açma noktasında değil, Türk tarihçiliğinin seyrine yeni bir yön belirleme anlamında da önemli bir değer taşıyor. Chieh-shih-shuai&#8217;den<strong> Prof. Dr. Ahmet Taşağıl</strong> da daha önce bahsetmiş olmakla birlikte, sadece bu konuya özgülenmiş özel bir eser benim bildiğim kadarıyla yok. Hakkında bu kadar az bilgi sahibi olunan ve Hüseyin Nihal Atsız tarafından romanlaştırılmış, kahramanlaştırılmış ve doğru ifadeyle kurgulanmış hali, olayın tarihi seyrinin önüne geçen bir olguya dönüşmüş olduğundan, bu konuyla ilgili ayrıntılı ve kapsamlı bir çalışma yapılmış olması gerçekten sevindirici. Baykuzu hocanın kitabı <strong>Atsız</strong>&#8216;a ithaf etmesi ve giriş yazısı aslında kitabın çarpıcılığını daha en başından gösteriyor. Konuya bu zamana kadar nasıl bakıldığı, Türk tarihçilerinin Kürşad konusunda yapması gereken analizi yapmamış olduklarının belirtilmesi, hayalet sözcük vurgusu ve kalanlarını okumanıza bıraktığım satır başları, daha eserin en başında okuyucuyu bir sorguyla baş başa bırakıyor. Kitabın içeriğine girmeden önce şekle ilişkin diğer detaylardan da bahsederek, eserin hakkını teslim etmemiz lazım. Tıpkı Asya Hun İmparatorluğu isimli kitabında olduğu gibi burada da konuyu destekleyen, özenle seçilmiş görseller okuyucuyu kitaba bağlıyor. Elbette Çince&#8217;nin Türkçe&#8217;ye aktarılması sebebiyle okuma yapısından kaynaklanan zorluklar var. Ancak konunun çekiciliği bu zorlukları kolaylıkla yenmenize yardımcı oluyor, onu da belirtmiş olayım.</span></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 13.5pt; color: black;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 13.5pt; color: black;">İçeriğe bakacak olursak, Baykuzu hocanın çok sistemli bir şekilde sizi konuya hazırladığını söyleyebilirim. Öncelikle isyan öncesinde <strong>Doğu Göktürk Kağanlığı&#8217;</strong>nın durumunu anlatıyor. Bu aşamada Kağanlığın yıkılışına ilişkin bilgileri edinmekle kalmıyor, isyan öncesi havayı tarihi açıdan kokluyor ve altında yatabilecek sosyolojik nedenlere dair de üstü kapalı bilgi sahibi oluyorsunuz. Bu aşamadan sonra Doğu Gök-Türk Kağanlığının yıkılışından isyan tarihine kadar <strong>Çin</strong>&#8216;e yapılmış olan Türk göçlerine dair bilgilerle karşılaşıyoruz. Bu bölüm özellikle <strong>T&#8217;ang</strong> Devletinin kendi toprakları etrafında yerleştirilmiş Türklerle ilgili gelişebilecek olay ve isyanları küçümsemiş olduğunun delili olarak kendisini gösteriyor. İsyan öncesi siyasi durumu belirli madde başlıkları altında incelediğimiz bölümde ise sanki bizler de &#8220;Chieh-shih-shuai&#8221; yani Kürşad ile birlikte isyana hazırlanıyor gibiyiz. Burada anlatılan durumlarla ilgili genel düşüncelerimi sona saklamış durumdayım. Bununla birlikte, Çin saraylarının mimari yapısından başlayarak, isyanın gerçekleştiği sarayın yapısı, detayları ve ayrıntılarını dahi kitapta sunması sebebiyle, Baykuzu hocanın çalışmasına verdiği emeğin ne derece yüksek olduğunu sizler de okurken takdir edebilirsiniz. Üstelik sadece akademik bilgi aktarımı ile kalmayıp, isyanın gerçekleştiği bölgeye ilişkin, gerek resimleme, gerekse arkeolojik buluntuların ve hatta günümüzde bölgenin durumunu gösteren görsellerin paylaşılması bilginin pekişmesi adına gerçekten verimli oluyor. İsyan öncesi siyasi durum sırasında da, hem kahramanımız Kürşad&#8217;a hem de T&#8217;ang tahtının varislerine ilişkin pek önemli bilgiler ediniyorsunuz. Açıkçası eserin bu bölümünden sonra; tarihe destan penceresinden bakmayı seven pek çok tarih okuyucusunun, düşünce dünyalarında köklü değişikliklere neden olma olasılığı mevcut. Bu yüzden, milletimizin kendine has yadsıma mekanizmasının devreye girmesi mümkün. Fikrimi sorarsanız, bu yadsıma tepkisinden kurtulmamız, kendi tarihimizi ve dünya tarihini daha sağlıklı yorumlayabilmemiz ve bu tip olaylara özgülenmiş çalışmaların çoğalması için şart. </span></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: justify;">
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 13.5pt; color: black;">İsyan kısmına geldiğimizde, Baykuzu hoca bizi Çin yıllıkları üzerinden on farklı kaynakla ana konuya güzelce hazırladıktan ve metinler arasındaki farklılıkları kafamıza kazımamıza izin verdikten sonra olayları en başından incelemek için &#8220;A-shih-na Chieh-shih-shuai&#8221; yani hayalet adıyla Kürşad&#8217;ın Çin&#8217;e gelişini aktarmaya başlıyor. Burada kesin olarak söylenemeyecek olguların altı çizildiği gibi, kaynaklar doğrultusunda var olan olayla bağdaşmayacak; ancak daha önce tarihçilerimiz tarafından öne sürülmüş bilgilerin de düzeltilmesi yoluna gidiliyor. Burada özellikle isim vermekten kaçınıyorum; ancak kitap genelinde Baykuzu hocanın düzelttiği tek bir isim olduğunu, yani burada Gök-Türk tarihi hakkında eser veren akademisyenlere karşı bir doğru-yanlış tartışmasının yapılmadığını da belirteyim. Çünkü, kitap bu anlamda herhangi bir spekülasyon yaratmaktan çok, Türk milletinin zihninde gerçeğinden çok destanının inanılmaz geniş kapsamda yer etmiş olduğu bir olayı, tüm gerçekliğiyle göz önüne serme amacı taşıyor. İsyan sonrası durum, isyancılara verilen cezalar, bu isyanın Türkler üzerinde ortaya çıkardığı etkiye ilişkin bilgilerden sonra, kitap tıpkı giriş yazısı gibi etkili bir sonuç yazısıyla bitiyor. En başta da belirttiğim gibi, Baykuzu hocanın araştırması tarihimizi yorumlama noktasında, çok önemli bir eşik.</span></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: justify;">
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 13.5pt; color: black;">Son zamanlarda; Türk toplumunun kendi tarihiyle gururlanmak hakkı olduğu kadar, bunun zaman zaman bir hastalık haline geldiğini ve bu hastalık yüzünden çoğu kez gerçek tarihimizi görmezden geldiğimiz dikkatimi çekiyor. Bireyin kendisini, ait olduğu sosyal toplumu, millet kavramı içerisinde köklerini dayandırdığı toplulukların genel davranış modellerini, sadece kahramanlık destanları ve olağanüstü erdemli insan özellikleri üzerinden yürütmek, bana sorarsanız sadece kişisel değil, aynı zamanda milli bir intihar. Türk çocuklarında bir bilinç oluşturmak için Kürşad destanının onlara anlatılması ne kadar faydalıysa, gerçeği ayırt etme yaşına ulaştıklarında da, bu isyanın gerçeklerini öğretmek ve/veya anlatmak o kadar faydalı olacak. Tarihimizin ve tarihi figürlerin olumlu ve olumsuz yanlarını fikir süzgecimizden geçirmeden, onları sadece ululayarak, kahramanlaştırarak, kutsayarak bir tarih oluşturmamızın, toplumumuzun geleceğini yanlış temel üzerine kuracağımız anlamına geleceğini unutmamalıyız. Bugün akademik tarihi gerçekliğin süzgecinden geçmemiş her bilginin, geleceğimizde toplumumuza çizdiğimiz her rotayı çıkmaz sokağa yönelteceği, kurduğumuz geleceğin üzerine çıkacağımız her katla birlikte, ağırlığa dayanamayacak kültürümüzün çökeceğini de unutmamak gerekir. Özetle, tarihimizle her yönüyle barışık olmak durumundayız. Tilla Deniz Baykuzu gibi hocalarımızın eserleri de geleceğini kuracağımız milletimizin, gerçeğin temeline oturması için en önemli taşlardan olacaklar. Bu geleceği kurmaya başlamak için, Kürşad&#8217;ın tarihini Tilla Deniz Baykuzu&#8217;nun çalışmasından bir kez daha okumanızı ve bu kitap için, mutlaka kitaplığınızda yer açmanızı öneriyorum.</span></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 13.5pt; color: black;"> </span></p>
<p style="margin: 0cm; margin-bottom: .0001pt; text-align: justify;"><span style="font-size: 13.5pt; color: black;">Kitaplar ve tarihle kalın.  </span></p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/masaldan-gercege-acilan-bir-kapi-son-bilgiler-isiginda-kursad-isyani/">Masaldan Gerçeğe Açılan Bir Kapı: &#8220;Son Bilgiler Işığında Kürşad İsyanı&#8221;</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yazı&#8217;nın Şafağından Yasa&#8217;nın Doğuşuna: Eski Mezopotamya&#8217;da Hukuk</title>
		<link>https://bilimdili.com/arkeotarih/arkeoloji/yazinin-safagindan-yasanin-dogusuna-eski-mezopotamyada-hukuk/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Tamer Sağcan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2017 19:53:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Arkeoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://bilimdili.com/?p=5642</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kelime anlamı itibariyle, siyasi bir topluluğun varlığı ve bu topluluğun içtimai hayatını düzenlemek için koyulan kurallar bütününü ihtiva eden hukukun, insanın varoluşunu takip eden hangi dönemde tam anlamıyla ortaya çıktığını, günümüz delilleriyle tespit edebilmek mümkün değildir. Her ne kadar örf, adet ve teamül gibi hukukun çekirdeğini oluşturan, sözlü hukukun geçerliliğini koruyan kavramlar varsa da, bugün [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/arkeoloji/yazinin-safagindan-yasanin-dogusuna-eski-mezopotamyada-hukuk/">Yazı&#8217;nın Şafağından Yasa&#8217;nın Doğuşuna: Eski Mezopotamya&#8217;da Hukuk</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kelime anlamı itibariyle, siyasi bir topluluğun varlığı ve bu topluluğun içtimai hayatını düzenlemek için koyulan kurallar bütününü ihtiva eden hukukun, insanın varoluşunu takip eden hangi dönemde tam anlamıyla ortaya çıktığını, günümüz delilleriyle tespit edebilmek mümkün değildir. Her ne kadar örf, adet ve teamül gibi hukukun çekirdeğini oluşturan, sözlü hukukun geçerliliğini koruyan kavramlar varsa da, bugün hukuk sistemi olarak adlandırılan kavramın ilk adımlarının, Sümerliler’in yazıyı bulmasıyla atılmış olduğu kabul edilmektedir. Aynı sebeple, bilimsel anlamda varlığı ispat edilebilen ilk hukuki girişimler de Mezopotamya bölgesinde ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Modern hukuk sistemlerinde, hukuk kurallarının nitelikleri; genellik, soyutluk, süreklilik, kişilik dışı olma ve yaptırıma dayalı olma gibi ölçütleri içerir. Elbette hukuk kurallarına yüklenmiş bu ölçütler, güncel demokratik yönetim anlayışına sahip devletler ve ülke modellerinde geçerlilik kazanmaktadır. Buna karşın, hukukun varlığından bahsedebilmek için ilk aşamada siyasal bir topluluğun teşekkülü ve bu topluluğa yaptırımlar aracılığıyla icra edilebilir bir kurallar bütününün var olduğunun kabulü gerekir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Çivi yazısından önceki döneme ait olan Gılgamış Destanı’nda karşımıza çıkan “yaşlılar meclisi” kavramı Sumerliler’de yazılı hukuk kurallarının teşekkülünden önce siyasal bir topluluğun var olduğunu göstermektedir. Mitolojiden, tarihe geçişle birlikte M.Ö. 3.000 yılı civarında rastlanılan vesikalarda ortaya çıkan<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> ve borçlanma işlemlerini içeren hukuki muameleleri ise ayrıca dikkate almak gerekmektedir. Zira bu vesikalar; hukuki anlamda derli toplu bir yasa veya mevzuatın varlığından bahsedilemeyecek bir dönemde, yani yazılı hukuk kurallarından önceki zaman diliminde de, toplum tarafından riayet edilmekte olan bir kurallar bütünün varlığına karine teşkil etmektedir.</p>
<p><strong>1) Tespit Edilmiş İlk Yazılı Yasalar</strong></p>
<p>Mezopotamya yasalarının, ardılı olan Hitit yasalarının tamamını kapsayan ve modern yasama hareketlerine kadar izini sürdürecek bir yazım ve yasama usulü mevcuttur. Bu yasaların ilk örneği, her ne kadar reformist bir yönetmelik gibi algılansa da, M.Ö. 24. Yüzyılda Kral Urukagina tarafından yapılmış yasal düzenlemelerdir. Eldeki arkeolojik bulgular tam bir hukuk sistemi görünüşü çıkarmaya yeterli olmasa da, bu döneme ilişkin hukuki durum hakkında bir fikir oluşturma şansı vermektedir. Belirtilen hükümler, toplumsal yaşamı düzenleyen genel bir yasa yapısından ziyade, ağırlıklı olarak vergi hukuku anlamında düzenlemeler içermektedir. Urukagina’nın yasaları, kil tabletlere geçmiş kendi ifadesiyle; Kralı olduğu Lagaş şehrini <em>“vergi tahsildarlarının, tefecilerin elinden kurtaran”</em><a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> bir vergi reformu niteliğindedir. Hükümler, vergi reformuna yönelik olmakla birlikte, mala karşı işlenen suçlara ilişkin Sumer toplumunda geçmişi olduğu kanaati uyandıran düzenlemeler içermekte olduğuna da dikkat edilmelidir.</p>
<p>Mevcut arkeolojik bulgular eşliğinde tam anlamıyla yasa formunu taşıdığı hususunda ittifak edilen ilk metin M.Ö. 2100’lere tarihlenebilecek Urnammu yasalarıdır. Metnin tahrif olmuş bölümleri sebebiyle tamamına erişilememekle birlikte, elde bulunan 22 maddelik kısmın, kapsamlı bir yasanın ilk kısmını teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Yasanın elde bulunan bölümü, büyücülük, asker kaçaklığı ve adam yaralama eylemine ilişkin hükümler içermektedir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>  Urukagina ve Urnammu yasalarının yazımı üç bölüme ayrılmıştır. Dönemin inanç usullerini yansıtan; bu doğrultuda dönem Tanrılarını ululayan, teolojik mahiyette edebi bir girizgâh, ülkenin işbu yasaların düzenlenmesinden önceki durumunu anlatan bir ön söz (prolog), aynı mahiyette bir son söz (epilog) ve bu iki bölümün arasında yasal durumu belirleyen hükümler düzenlenmiştir. Bu sistematik, Sumerlileri takip eden bütün Mezopotamya kavimlerinin ve Hitit İmparatorluğu genelinde Anadolu uygarlıklarının yasalarında çok büyük farklılıklar olmadan korunmuştur. Bununla birlikte, yasama faaliyetine ilişkin yönelimler, yasal hükümlerin düzenlediği konular ve yaptırımların şekli Sami kavimlerin yasalarında değişiklikler meydana gelmesine sebebiyet vermiştir.</p>
<p><strong>2) Mezopotamya’da Yeni Yasama Dönemi</strong></p>
<p><a class="herald-popup-img" href="http://bilimdili.com/wp-content/uploads/2017/01/Codex-Hammurabi.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-5644 alignleft" src="http://bilimdili.com/wp-content/uploads/2017/01/Codex-Hammurabi-151x300.jpg" alt="" width="237" height="471" srcset="https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2017/01/Codex-Hammurabi-151x300.jpg 151w, https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2017/01/Codex-Hammurabi.jpg 534w" sizes="(max-width: 237px) 100vw, 237px" /></a>Arkeolojik buluntuların kronolojik yapısı sebebiyle, bilim adamları uzun yıllar Hammurabi yasalarının ilk yazılı yasa örneği olduğunu düşünmüşlerdir. Oysa günümüze yansıyan buluntular; Samilerden önce Mezopotamya’da yaşamış, tarihin ilklerine imza atarak, yazıyı ve buna dayanarak üstün bir kültürü yaratmış olan Sumerlilere ait yasaların, Lipit-İştar, Eşnunna ve nihayetinde Hammurabi yasalarına doğrudan etki ettiği ve bu yasaların alt yapısını oluşturduğuna<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> işaret etmektedir. Bu hususta, özellikle Lipit-İştar yasalarının Sumerce kaleme alınmış olması, III. Ur Hanedanının sonuna gelinmiş olmasına karşın, Mezopotamya’da Sumer etkisinin devam etmekte olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Akadlar ile başlayan Sami istilasının sadece bereketli hilali değil, ayrıca Sumer kültür mirasını da ele geçirmiş olduğu düşünüldüğünde, yasalar arasındaki bu benzerlik normaldir. Lipit-İştar yasaları aynı zamanda içermiş olduğu <em>“Sumer ve Akad memleketinde adaleti tesis ettiğim zaman”</em> ifadesi sebebiyle de önemli bir vesikadır. Zira “adaletin tesisine” ilişkin ifadelerin benzerliği, kendi adına herhangi bir yasa metnine rastlanılmamış olan meşhur Akad kralı Sargon’un da, yasa koyucu olarak yasal düzenlemeler yapmış olabileceği yönünde karine teşkil etmektedir. Zira Sargon dönemini anlatan tabletlerde, kendisinden <em>“Adaletin Kralı, adaletten söz eden Kral”</em> diye bahsedilmektedir<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a>. Sami kavimlerin tespit edilmiş ilk yasası olan Lipit-İştar yasalarının ardıllarına nispeten, mülkiyet, kira, evlilik ve miras ilişkilerini düzenlemiş olması<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Sumer hukuk kültürünün devamı olduğunu gösterir niteliktedir. Kronolojik açıdan takip eden hukuki metin olan Eşnunna yasaları da, bir bölümü tahrif olduğu için içeriği tam anlamıyla tespit edilememekle birlikte daha çok zirai meseleler üzerine yoğunlaşmış<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> durumdadır. Hukuki müessesenin bu şekilde yasalarla düzenlenmesinin temelinde, Mezopotamya kavimleri için hayati önem arz eden tarımın ve çiftçiliğin ana etken olduğunu da kabul edebiliriz.</p>
<p>Yasama metinlerinin iki bin yıllık bir süreçte çok fazla değişikliğe uğramadan Babil Krallığına ulaştığı açık olmakla birlikte, Hammurabi yasaları ile birlikte hukuki yaptırımların seyri değişmiştir. M.Ö. 1750 – 1700 yılları arasında hüküm sürmüş olan meşhur Babil Kralı Hammurabi, <em>“kendinden önceki kanunları en geniş şekilde derleyerek tadil eden ve yeni reformlar yapan”</em><a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> bir kimlikle karşımıza çıkmaktadır. Driver-Miles’ın Hammurabi yasalarını, sistemli bir yasal metin olarak değil de, Babil teamül hukukunun düzenlenmiş hali<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> olarak görmesini bir tarafa bırakacak olursak, günümüzden 3700 yıl öncesinde, kapsamlı ve sistemli ilk yasa metni olduğunu da belirtmemiz gerekmektedir. Yasaların birebir kopyalanmasında, fikri mülkiyet hukuku anlamında herhangi bir koruma, tarihin hiçbir devrinde söz konusu olmamıştır. Çünkü yasaların kopya edilmesi, yasaları kopya edilen uygarlığın, ülkenin, vd. siyasi anlamda gücünü ve kültürel anlamda etkisini göstermektedir. Hammurabi yasaları, düzenlendiği çağda, yönetim biçimi, yaşam koşulları ve sosyal hayat göz önüne alındığında, Sumer kültürünün yansıttığı teamüllerden yoğun izler taşımaktadır. Buna rağmen, yazılı bir metin olması ve Hammurabi’nin Babil’in işleri ile bütün ayrıntılarına kadar ilgilenmiş olması<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> sebepleriyle, işbu metinlerin kopyalanmış hukuki muameleler manzumesi olarak değerlendirilmesi isabetsiz olup, Hammurabi yasalarının hukuki anlamda bir yasa formuna sahip olduğu kabul edilmelidir.</p>
<p>Hammurabi Yasalarının en dikkat çekici özelliği ise öncülü olan yasalara nispeten, hukuki yaptırımlarda şiddet unsurunun ciddi şekilde artış gösteriyor olmasıdır. Metin, kendinden önceki yasaların en önemli başlıkları olan, evlenme, veraset, toprak reformu, mülkiyet, vergiler, kölelerin hukuki statüsü gibi konuların yanı sıra, ceza hukuku, suçlar ve bu suçlara karşı getirilmiş sert yaptırımları içermektedir. Hammurabi’nin bu sert yaptırımları, yasanın ve takip eden 3700 yıllık süreçte, Mezopotamya ve Orta Doğu’nun hukuk sistemlerine ve hatta toplumsal yaşantısına sirayet edecek olan şiddetin temelini oluşturmaktadır. Sumer yasalarında yer alan üç bölümlü sistematik, Hammurabi yasalarında da yapısını korumuş olup, ululanan Tanrı Marduk olarak değişmiştir. Hatta ön söz ve son söz kısımları hemen hemen aynı kelimelerle bir araya getirilmiş durumdadır<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a>.  Hammurabi yasalarının ardılları olup tam metinlerine ulaşılamamış olan Asur yasaları ve “Yeni Babil” yasalarında da mevcut form korunmakla birlikte, şiddet içeren yaptırımların artışı bir yana mevcut hukuki anlayışın üzerine yenilik getiren bir husus tespit edilememiştir. Bununla birlikte Kuzey Mezopotamya’da bulunan Asur İmparatorluğunun, Anadolu’daki ticaret kolonileri, bulundukları bölgelerde imtiyaz sahibi olabilmek için krallar ile ticari haklarını düzenleyen sözleşmeler imzalayarak<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a>, sözleşmeler hukukunun erken çağdaki önemli örneklerini hayata geçirmişlerdir.</p>
<p><strong>3) Mezopotamya Hukuk Sisteminin Yorumu ve Etkileri </strong></p>
<p>Bir yerde, “hukuk” olarak adlandırılan sistemin varlığından söz edebilmek için öncelikli olarak, belirtilen yerde toplumu düzenleyen kuralların var olması gerekmektedir. Ancak toplumu düzenleyen veya toplumun kendiliğinden geliştirmiş olduğu davranış biçimlerine dayanarak, tek başına hukukun varlığından söz edemeyiz. Toplum tarafından kendiliğinden oluşturulmuş; örf, adet ve teamüllerin üzerine, bu yapıları yaptırımlarla güçlendiren bir kurumsal yönetim ve işbu yönetim tarafından oluşturulmuş, bu yaptırımlar ile kuralları bir bütün halinde bir araya getiren yasaların da varlığı şarttır. Mezopotamya’da bulunan eski tarihli vesikalar, borçlar hukuku, veraset hukuku gibi hususlarda gelişmiş bir teamül olduğunu gösterir. Bununla birlikte hukuki durumun varlık kazanması için yönetimi temsilen, örneğimizde kral tarafından, hükümler konulması ve bu hükümlere uyulması için konulan yaptırımların icra kabiliyeti olması gerekir. Mezopotamya yasalarında ön söz, yasa metni ve son sözden oluşan yapı, kendisini farklı uygarlıkların sistemleri içerisinde ilk haline çok yakın şekilde korumayı başarmıştır. Ön söz kısımlarında, yasa koyucunun işbu yasa koyma yetkisini tanrı/tanrılardan aldığına ilişkin tafsilatlı açıklaması, din ile hukukun birbirinden ayrılamayacak şekilde iç içe olduğuna işaret etmektedir. Zira yasa koyucular kendilerinin değil, Tanrının/Tanrıların iradesiyle yasa koymaktadır. Ön sözler bu anlamda hem yasa koyucunun, hem de koyduğu hükümlerin meşruiyetini tesis etmektedir. Tanrının iradesi dışında kalan bölümde ise yasanın varlık kazanmasından önce, ülkede süregelen bir adaletsizlik, güvensizlik ve karmaşa ortamı oluşu yönündeki tespitler önemlidir. Bu husus, hangi hallerde yasama faaliyetlerinin ve benzerlerinin düzenlenebileceği ve bu tip bir düzenlemeyi gerekli kılabilecek şartlar ve ortam konusunda fikir sahibi olmamız açısından mühimdir.</p>
<p>Yukarıda yüzeysel olarak geçilen yasa metinlerinde, günümüz hukuk sistemlerine gelene kadar irili ufaklı pek çok değişiklik olmakla birlikte, günümüze dek etkilerini sürdüren düzenlemeler de mevcuttur. Hammurabi yasalarında yer alan ve coğrafyanın hukuk sistemlerini en derinden etkileyen husus ise “kısas” meselesidir. <em>“Göze göz, dişe diş”</em> anlayışı, tek tanrılı dinlerin hukuki düzenlemeleri ve özellikle İslâm hukuku içerisinde kendisine yer bulmayı başarmıştır<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> <a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a>. Mezopotamya’da gerçekleştirilmiş ve ardılları olacak yasal düzenlemelerin temelini oluşturmuş olan yasama faaliyetleri bize göstermektedir ki; hukuk, sadece toplumu ve insanların birbiri arasındaki ilişkileri düzenlemek için var olmamıştır. Hukuk, toplumu değiştirmek, dönüştürmek, geliştirmek veya geriye götürmek yeteneğine de sahiptir. Mezopotamya hukukunun gelişiminde, reformist yasalardan, mala karşı işlenen suçlarda dahi ölüm cezasına varacak yaptırımlara ulaşabilen yasal hükümler ve bu hukuk sisteminin şiddet eğilimini çağlar sonrasına yansıtabilmesi de buna en iyi örnektir. Mezopotamya hukuku ve yasaları aracılığıyla, üzerinde tartışılması gereken en önemli hususlardan birisi ise; hukukun, siyasal erklerin eğilimleri doğrultusunda değişebilen teolojik bir gözbağı olup olmadığının tespiti olmalıdır.</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Emin BİLGİÇ – Eski Mezopotamya Kavimlerinde Kanun Anlayışı ve An’anesi, DTCF Dergisi Cilt 21, Sayı 3-4, Sf. 104 (1963)</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Emin BİLGİÇ a.g.e. Sf. 104</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Samuel Noah Kramer – Tarih Sümer’de Başlar, Kabalcı Yayınları, 1999, 7. Bölüm sf 71-75</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Emin BİLGİÇ a.g.e. Sf. 108</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ernst WEIDNER, Çev: Hasan SEVİMCAN – Dünyanın En Eski Kanunnameleri (Eski Şarkta Yeni Buluntular), Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt:7, Sayı:1 Sf. 379 (1950)</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Emin BİLGİÇ a.g.e. Sf. 109</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ernst WEIDNER, Çev:Hasan SEVİMCAN, a.g.e. Sf. 380</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Emin BİLGİÇ a.g.e. Sf. 112</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Mebrure TOSUN, Hammurabi’nin Toprak Kanunları, DTCF Dergisi Cilt:21 Sayı:3,4 Sf. 128 (1963)</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Driver, G.R. Miles, J.C., The Babylonian Laws I, Oxford 1952, Sf. 45</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Mebrure TOSUN, a.g.e Sf. 128</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Ernst WEIDNER, Çev:Hasan SEVİMCAN, a.g.e. Sf. 380</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Hatice Gül KÜÇÜKBEZCİ, Asur Ticaret Kolonileri Çağında Asurlu Tüccarlar ile Anadolu Halkı Arasında İlişkiler, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Dergisi, Sayı:26, Sf. 27 (2011)</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Speiser, JAOS Suppl. 17, s 15; Goetze, Mesopotamian Laws and the Historian (JAOS) s. 120,</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Emin BİLGİÇ a.g.e. Sf. 119</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/arkeoloji/yazinin-safagindan-yasanin-dogusuna-eski-mezopotamyada-hukuk/">Yazı&#8217;nın Şafağından Yasa&#8217;nın Doğuşuna: Eski Mezopotamya&#8217;da Hukuk</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
