<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hakkı Suat Yılmazer, Author at Bilimdili.com</title>
	<atom:link href="https://bilimdili.com/author/yilmazer/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://bilimdili.com/author/yilmazer/</link>
	<description>Türkçe Bilim</description>
	<lastBuildDate>Sun, 04 Sep 2022 20:51:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://bilimdili.com/wp-content/uploads/2018/09/cropped-turuncu-favicon-32x32.png</url>
	<title>Hakkı Suat Yılmazer, Author at Bilimdili.com</title>
	<link>https://bilimdili.com/author/yilmazer/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Çalışma Odamda Sakarya Meydan Muharebesi</title>
		<link>https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/calisma-odamda-sakarya-meydan-muharebesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakkı Suat Yılmazer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Sep 2022 20:51:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bilimdili.com/?p=21084</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnönü Muharebeleri günlerce devam etmiş, taarruz eden Yunan birlikleri geri çekilmeye yüz tutmuştu. Türk askeri vatan topraklarına kanlı çizmesiyle basan düşman birliklerinin arkasından kararlı biçimde günlerce takip etmişti. Var olma yok olma arasında ince bir çizgi üzerinde çok zor koşullarda mücadelesine devam eden Türk askerine olan inancım elimdeki kitabı okurken ikiye katlanmıştı. Kaç saattir kitaba [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/calisma-odamda-sakarya-meydan-muharebesi/">Çalışma Odamda Sakarya Meydan Muharebesi</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnönü Muharebeleri günlerce devam etmiş, taarruz eden Yunan birlikleri geri çekilmeye yüz tutmuştu. Türk askeri vatan topraklarına kanlı çizmesiyle basan düşman birliklerinin arkasından kararlı biçimde günlerce takip etmişti. Var olma yok olma arasında ince bir çizgi üzerinde çok zor koşullarda mücadelesine devam eden Türk askerine olan inancım elimdeki kitabı okurken ikiye katlanmıştı. Kaç saattir kitaba gömülmüş biçimde durduğumun farkında değildim. Ara ara çalışma odamın küçük ve kirlenmiş penceresinden dışarı bakıp saati anlamaya çalışıyordum. Yarın erkenden işe gitmem gerekiyordu çünkü çok önemli bir sunum yapacaktım. Onun hazırlığını tamamlamış olmama rağmen üstünden bir kez daha geçmekte kararlıydım ama elimdeki kitaba takılıp kalmıştı.</p>
<p>Sakarya meydan muharebesini sanki ilk kez duymuş gibi garip duygular içindeydim. Her anını detaylı biçimde işleyen kitapla birlikte Sakarya’yı yeniden yaşıyordum.</p>
<p>Kitaba döndüğüm sırada Mustafa Kemal Paşa, İsmet İnönü’ye İnönü Muharebesinde göstermiş olduğu başarıdan dolayı tebrik telgrafı göndermişti: <em>“Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz.”</em></p>
<p>Geri çekilen Yunan birlikleri Ankara’ya ulaşma amaçlarını hatırlamış olacak ki yeniden birlik olmuş, toparlanmışlardı. Afyon üzerine harekete geçtiklerinde Türk birlikleri de pozisyonunu almıştı. Kanlı çarpışmalar neticesinde Türk askeri, ilerleyişe dur demişti. İstediğini alamayan Yunan ordusu Dumlupınar mevkiine çekilmeye başlamıştı. Oturduğum koltuktan toparlanıp önümdeki çalışma masamın üzerinde yarım kalmış suyu tek seferde bitirdim ve dikkatimi dağıtmaması için masanın herhangi bir yerine bardağı bıraktım. Bu sırada hava da iyiden iyiye kararmış, gün geceye dönmüştü. Bu sırada Yunan tarafı seferberlik ilan etmiş ve yeniden güç kazanarak harekete geçmişti. 10 Temmuz 1921’de tekrar harekete geçtiklerinde Yunan ordusunun Bursa’da bir, Uşak’ta iki kolordusu bulunuyordu. Nitekim kanın su gibi aktığı çarpışmalar yeniden başlamıştı. Yunan birlikleri 17 Temmuz’da Eskişehir üzerine yürüdüğünde dünya kamuoyunda Türklerin bu sefer kesin olarak yenildiğine dair bir algı oluşmuştu. Bu algının oluşumunda şüphesiz ki Türk birliklerinin önce Eskişehir’den sonra da Kütahya’dan geri çekilmesinin katkısı çoktu.</p>
<p>Bu durumu düzeltebilecek yegâne kişi Mustafa Kemal Paşa idi.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, İsmet İnönü’ye bir telgraf daha göndermişti: “<em>“Orduyu, Eskişehir’in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla aramızda büyük bir açıklık bırakmak gerekir ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya’nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir.”</em></p>
<p>26 Temmuz 1921’de Türk kuvvetleri Sakarya nehrinin doğusuna çekilmişti.</p>
<hr />
<p>Ankara’da ordunun başına Mustafa Kemal Paşa’nın geçmesi yönünde görüş belirtilmeye başlamıştı. Başımı kitaptan kaldırdım ve az evvel özelliklerini saydığım ve belki de biraz abarttığım penceremden dışarı baktım. Kitapta bahsi geçen Ankara, penceremden baktığımda tüm asaletiyle duruyordu. Senelerdir bu güzide şehirde yaşamış olmanın gururunu hissettim ve yorgun gözlerimi yeniden kitaba indirdim.</p>
<p>4 Ağustos 1921’de mecliste ordunun başına Mustafa Kemal Paşa’nın geçmesi yönünde fikir birliğine varılmıştı. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Başkanlık makamına bir önerge vermişti:  <em>“Meclisin pek sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve talepleri üzerine, Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi şahsen üzerime almaktan doğacak yararları azami çabuklukla elde edebilmek, ordunun maddi ve manevi gücünü en kısa zamanda artırıp en yüksek düzeye çıkarmak, sevk ve idaresini bir kat güçlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sahip olduğu yetkileri, fiilen kullanmak şartıyla üzerime alıyorum. Ömrüm boyunca, milli egemenliğin en sadık bir kulu olduğumu millete bir defa daha gösterebilmek için, bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını ayrıca rica ederim.”</em></p>
<p>5 Ağustos 1921 tarihli kanunun ikinci maddesine göre Mustafa Kemal Paşa’ya verilen yetki şuydu: “<em>Başkomutan, ordunun maddi ve manevi gücünü büyük ölçüde artırmak, sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bununla ilgili yetkisini Meclis adına fiilen kullanabilir.”</em></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, Başkomutanlık yetkisini aldıktan sonra Meclis’te kısa bir konuşma yaptı:</p>
<p><em>“ Efendiler, milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka yeneceğimize olan güven ve inancım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Şu dakikada, bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı bütün dünyaya karşı ilan ederim.”</em></p>
<p>Mustafa Kemal Paşa cepheye gitmeden evvel her şeyi planlamıştı. Evvela 7-8 Ağustos’ta ülke genelinde bir emir yayınlamıştı. Tekalif-i Milliye olarak bilinen 10 maddelik bu emirle, milletimizin cepheye destek vermesi sağlanmıştı.</p>
<p>14 Ağustos’ta Yunan birlikleri Sakarya’nın güneyinden harekete geçtiğinde Mustafa Kemal Paşa Ilıca Vadisini görebilecek bir tepeye çıkmıştı.</p>
<p>Sonraki günlerde Yunan birlikleri ile Türk birlikleri birçok defa karşı karşıya gelmiş ve çetin mücadeleler verilmişti. Öyle ki Türk mevzileriyle karşılaşan ve duraksayan Yunan birliklerinden 3. Kolordu, gelen emir doğrultusunda toplarını hazırlamıştı. Toplarının yönünü Ilıca vadisi ve Yıldıztepe’ye çevirmişti.</p>
<p>Az sonra kızılca kıyamet kopacaktı.</p>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos 1921 günü Yunan toplarının atışlarıyla başlamış oldu.</p>
<p>Yıldıztepe ve Ilıca vadisinin tepesi kızıllaşmıştı. Gök adeta ateş kusuyordu. Mevzii üzerine kara bulutlar çökmüş, yeryüzü mahşer yerine dönmüştü. Nefes almak isteyenler ciğerlerine ateş çekiyorlardı.</p>
<p>Mangal Dağı’na doğru ilerleme niyetinde olan Yunan 1. Kolordusuna bağlı 1. Tümeni, Albay Frangos komutasında harekete geçti. Fakat hava şartları hareketlerini zorlaştırıyordu. Az evvel ateş parçaları dökülen gökyüzünden şimdi göz açtırmayacak biçimde yağmur yağıyordu.</p>
<p>Gökyüzü, yeryüzünde çıkan yangını söndürüyordu sanki…</p>
<p>24 Ağustos 1921’de Yunan birliklerinin yoğun saldırısı karşısında daha fazla direnilemedi. Sabahın ilk saatlerinde gerçekleştirilen taarruz, Mangal Dağı’nın kaybına ve geri çekilmeye neden oldu. Türk birlikleri büyük bir üzüntüyle geri çekilmişti.</p>
<p>Yunanlar aynı gün Sakarya’nın doğusuna geçebilmek amacıyla köprü inşa etmeye koyuldu. Kısa sürede birliklerin geçmesine yarayacak köprü inşa edildi ve 7. Tümen Sakarya’nın doğusuna geçti. Geçer geçmez Türk mevzilerinden yoğun atışla karşılaştı. İleri gitmeyi planlayan Yunan 7. Tümeni bu sebepten olduğu yerde kaldı. Türk birliklerinin amacı ise mevzubahis tümeni tekrar Sakarya’nın batısına göndermekti. Fakat Tümen bölgeden sökülüp atılamadı. Sakarya’nın doğusunda kaldı.</p>
<p>Yunan ordusu muharebenin ilk günleri gibi güçlü değildi. Hızları da kesilmişti. Fakat avantaj ellerindeydi. Türk kuvvetleri noksanlıklar içerisinde mücadelesine devam ediyordu. Her ne kadar avantaj Yunan ordusunda gibi görünse de rüzgârın tersine döneceğine olan inançları ve tecrübeleri vardı.</p>
<p>Türk askerinin kulağında Mustafa Kemal Paşa’nın veciz sözü sürekli tekrar ediyordu:</p>
<p><em>“Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.”</em></p>
<p>Kitaptan başımı kaldırdığımda yerimde duramadığımı fark ettim. O kadar heyecanlanmıştım ki çalışma masamın öte tarafına geçtim, odamın içinde birkaç tur attım. İki duvarı boydan boya kaplayan kitaplığıma göz gezdirdim fakat heyecanımı bastıramadım. Atatürk’ün sözü 100 sene sonra bile aynı etkiyi uyandırıyordu.</p>
<p>Sabah çok önemli bir sunum yapacak olmama rağmen uyumaya hiç niyetim yoktu. Kısa süreliğine kapattığım kitabımın kapağını yeniden açtım ve büyülü dünyaya yeniden karıştım.</p>
<p>Başkomutan Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Türk ordusunun rüzgârı tersine estirme zamanı gelmişti.</p>
<p>Taarruz sırası toprağın sahibindeydi.</p>
<p>Kutsal vatan topraklarından, düşman askerini çıkarmanın günü bugündü.</p>
<p>5 Eylül’de Türk birlikleri harekete geçti. Kaybedilen her yer geri alınacaktı. Tepeler bir bir alınmaya başlandı. Önce Dua Tepe alındı. Yunan ordusu, korktukları şeyin başlarına gelmesiyle telaşa düşmüşlerdi. Geri çekilme kararını daha o an almışlardı fakat uygulaması da kolay değildi. Türk askeri harekete geçmişti artık…</p>
<p>Dua Tepe’den sonra Kartal Tepe alındı.</p>
<p>Daha sonra Çaldağı…</p>
<p>Mangal Dağı ve Türbe Tepe peş peşe düşmandan temizlendi.</p>
<p>Çarpışmalar neticesinde Başkomutan Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki Türk ordusu düşmanı topraklardan atmıştı. Muharebe öncesinde yaşanan İnönü Savaşları ve diğer çarpışmalar, Türk ordusunun bu sefer kaybedeceğini düşündürmüş ve düşmanları umutlandırmışsa da yine sonuç değişmemişti.</p>
<p>Çanakkale’deki kahraman Türk, şimdi de Sakarya’daydı.</p>
<p>22 gün süren Sakarya Meydan Muharebesinin galibi muzaffer Türk ordusu oldu.</p>
<p>Telefonumun alarmının çalmasıyla kendime gelebildim. Odamdaki aynamın karşısına geçtim. Kabarmış göğsüm, kızarmış gözümü geri planda bırakıyordu. Çalışma odamda Sakarya Meydan Muharebesinde kazandığımız zaferin özgüveni ile aşamayacağım hiçbir zorluğun olmadığını düşünüp sunum yapmak üzere iş yerime doğru yola koyuldum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/calisma-odamda-sakarya-meydan-muharebesi/">Çalışma Odamda Sakarya Meydan Muharebesi</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İdeal Ahlâkın Cefası</title>
		<link>https://bilimdili.com/dusunce/ideal-ahlakin-cefasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakkı Suat Yılmazer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Dec 2020 09:49:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜŞÜNCE]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bilimdili.com/?p=18904</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dönemler bir bir değişse de, yıllar akrebin yelkovanı kovaladığı sırada kenardan sessizce akıp giden saniyeler gibi geçse de değişmeyen bazı şeyler vardır. Yazının çıkış ve merkez noktası olduğundan başlığa da sirayet eden “ideal ahlâkın cefası” da bu değişmeyen şeylerdendir. Yazarlar, daima içinde bulunduğu çağın nefesini ensesinde hissederek kalem oynatırlar. İstisnai durumlar elbette vardır, iki binli [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/dusunce/ideal-ahlakin-cefasi/">İdeal Ahlâkın Cefası</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dönemler bir bir değişse de, yıllar akrebin yelkovanı kovaladığı sırada kenardan sessizce akıp giden saniyeler gibi geçse de değişmeyen bazı şeyler vardır. Yazının çıkış ve merkez noktası olduğundan başlığa da sirayet eden “ideal ahlâkın cefası” da bu değişmeyen şeylerdendir. Yazarlar, daima içinde bulunduğu çağın nefesini ensesinde hissederek kalem oynatırlar. İstisnai durumlar elbette vardır, iki binli yıllarda yaşayıp da bin dört yüzlü yılları anlatabilirler. Fakat konuyu değerlendirme sürecinde hızlı bir yolculukla günümüze dönerler. Bu yüzden her metin, çağını yansıtır. Çağını bilinçli bir şekilde yansıtarak yazanlar ise takdir edilirler. Öyleyse, takdir edilme durumunu bir kenara bırakarak çağımızın –bana göre- bir sorununu ifade etmeye başlayayım.</p>
<p>Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarına geldiğimiz bir dönemde, ülkemiz ve diğer dünya devletlerinde zaman zaman şahit olduğumuz ideal ahlak sahibi bireylere toplumun azımsanmayacak bazı kesimlerince zorluk yaşatıldığı, cefa çektirildiği ayan beyan ortadadır. İster ülkemizde ister başka ülkelerde, bahsi geçen vaziyetin birçok örneğini görmüşüzdür yahut bizatihi yaşamışızdır. Her ne kadar göreceli olarak nitelendirilse de ahlak herkes tarafından görülür, tanınır ve bilinir. Köfte ekmek sipariş verir gibi; yarım ahlaklı, üççeyrek ahlaklı kimse yoktur. Fakat “ideal ahlaklı” kimseler vardır.</p>
<p>Konuyu dağıtmaya hiç gerek yok. <strong><em>Mevzu; birçok değerin yerle bir olduğu, kavramların içlerinin boşaltıldığı, linç kültürünün geliştiği, liyakatin ütopik bir kavrama dönüştüğü çağda olması gereken, ideal ahlak sahibi bireylerin toplum içerisinde sıkıntı yaşamasıdır.</em></strong> Şüphesiz ki başlıktaki cefa, mevzuya dikkat çekmek amaçlıdır. Fakat çekilen sıkıntıların cefaya dönüştüğü zamanlar da olmuyor değildir. Uzaklarda aramamak gerekir. Günlük yaşam içerisinde, her an her yerde örneklerini görür ve yaşarız. Bir yerde ahlak sahibi birey ve ahlaktan nasibini almamış bir kalabalık varsa, çoğunluğu ellerinde bulunduran taraf tek kalmış tarafa baskı kurmaya, yıldırmaya ve daha önemlisi kendilerine benzetmeye çalışırlar. Davranışlarının sahte olduğundan, yalan söylediğinden, başka bir arzusunun olduğundan dem vurup yaralamaya kalkarlar. Karalamaya ve daha vahimi iftira atmaya kadar giden bu yolda, ahlak sahibi birey her ne kadar dirençli ve mücadele gücü yüksek olsa da muhatapları gibi davranmaya ve aynı şekilde karşılık vermeye ahlakı müsaade etmediği için mağlubiyet hissine kapılır. Belki de gerçekten mağlup olur ve sessizce köşeye çekilir. Onca zaman verdiği mücadelenin bir işe yaramaması ve göz göre göre meydanı diğerlerine bırakıp köşeye çekilmeye mecbur bırakılması, ideal ahlak sahibi bireye zulüm gibi gelir.</p>
<p>Bir kişinin başka bir kişiyi anlayabilmesi için ortak frekanstan konuşmaları, benzer düşünceleri taşımaları, aynı duyguya sahip olduğunu hissetmesi gerekir. Ahlaklı insanı da ancak ahlaklı başka bir insan anlayabilir. Anlaşılmanın, bir insan için ne kadar önemli olduğu da malumumuzdur.</p>
<p>İçinde bulunduğumuz ve yılları içinde barındıran dönemde maalesef ki durum budur. Ülke sınırlarını aşan ve evrensel bir boyuta ulaşan bu durumun değişmesi ancak ve ancak ahlaklı insanların sayıca çoğalması ya da zaten çok olan bu kesimin toplumda daha etkin rol oynamasıyla mümkündür.</p>
<p>Son söz niyetiyle…</p>
<p><strong><em>Maalesef ki ahlak, virüslerden daha yavaş yayılmaktadır.  </em></strong></p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/dusunce/ideal-ahlakin-cefasi/">İdeal Ahlâkın Cefası</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın Onulmaz Kusuru: Tezyif</title>
		<link>https://bilimdili.com/dusunce/insanin-onulmaz-kusuru-tezyif/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakkı Suat Yılmazer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2020 19:03:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[DÜŞÜNCE]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://bilimdili.com/?p=17002</guid>

					<description><![CDATA[<p>            Bu kusur tarihin belirli döneminde yahut bir devlette/millette çıkmış bir kusur değildir. Bu, yüzyıllardır insanlıkla birlikte süregelen bir insan kusurudur. Türk &#8211; İslam geleneğine bağlı olarak, “kusura bakılmaz” “kusur örtülür” düsturuyla hareket etme ahlakına sahip olsak da; etki alanı ve zararı çığ gibi büyüyen bu tip kusurları dile getirmek ve çözüm aramak da yine [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/dusunce/insanin-onulmaz-kusuru-tezyif/">İnsanın Onulmaz Kusuru: Tezyif</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>            </strong>Bu kusur tarihin belirli döneminde yahut bir devlette/millette çıkmış bir kusur değildir. Bu, yüzyıllardır insanlıkla birlikte süregelen bir insan kusurudur. Türk &#8211; İslam geleneğine bağlı olarak, “kusura bakılmaz” “kusur örtülür” düsturuyla hareket etme ahlakına sahip olsak da; etki alanı ve zararı çığ gibi büyüyen bu tip kusurları dile getirmek ve çözüm aramak da yine ahlaki sorumluluklarımızdandır.</p>
<p>Hayalsiz insan olmaz. Her insan hayallerine giden yoldan ilerlemek ister. Hayatını ona uygun biçimde tasarlar. Giyimini, arabasını evini, duruşunu, konuşma tarzını, konuştuğu kişileri ve daha birçok şeyi hayallerine yakınlaşabilmek için belirler/tercih eder. Toplum içerisindeki ekonomik ve sosyal konumunun kişiye bu tür düzenlemeleri yapabilmesine olanak sağlayıp sağlayamadığı da bu noktada oldukça önemlidir. Olanak sahibi birisinin hayalleri uğruna yaptığı eylemler ve aldığı kararlar ile olanak sahibi olmayan birinin hayalleri uğruna yaptığı eylemler ve aldığı kararlar toplum nazarında aynı biçimde değerlendirilmemektedir. Biri “idealist” olarak nitelendirilirken diğeri “konumunun farkında olmadan <u>boş</u> işler peşinde koşmakla” itham edilir.</p>
<p>Meselenin özü, işbu hatalı toplumsal değerlendirmedir.</p>
<p>“Hayal peşinde koşmak” ifadesi, genelde gerçekleşme imkânı oldukça düşük olan şeylerin idrakine varamayıp halen daha ardından gidilmesi gibi bir algısal anlam taşımaktadır. Esasında meselenin özü bu denli olumsuz değildir. Hayal peşinde koşmanın özünde olumluluk vardır. Bu farkındalıkla hareket etmek, doğru güzergâhta ilerlemek demektir.</p>
<p>Her insanın hayali var demiştik. Fakat her insan hayallerine ulaşır diyememiştik çünkü hakikatin eşiğini geçmek ne bireysel ne toplumsal ne de insanlık olarak fayda sağlayacaktır. Fakat şunu da gönül rahatlığıyla dile getirebiliriz ki, hayallerin gerçekleşeni de gerçekleşmeyeni de insana fayda sağlar. Her iki ihtimalde de yeni hayaller üretilir. Gerçekleşen, ulaştığı hayalin daha ötesinde bir hayal kurmaya başlar, gerçekleşmeyen de ulaşamadığı hayalin yerine bir yenisini koyar. Kabul edelim ki ikincisi daha zordur. Hatta zor olan odur. Fakat insanoğlu, hayalsiz bir yaşam süremez. Mayasında hayal vardır.</p>
<p>Mayasında olmayıp da sonradan kazandığı duygudurumlar da vardır. Tezyif bunlardan biridir.</p>
<p>Tezyif; bir şeyi değersiz göstermeye çalışma, aşağılama, küçültme demektir. Tanımı görünce, günümüzde birçok defa şahit olduğumuz meselenin ne olduğuna dair zihnimizde bir fikir canlanıyordur.</p>
<p>Tezyif; hayallerinin peşinden giden, yaşamını bu uğurda tasarlayan ve çalışmalarını bu yönde gerçekleştiren bireylerin maruz kaldığı bir durumdur. Hayal kurup peşinden tüm zahmetlere katlanıp gidemeyen veyahut bu uğurda çaba gösterse de başarılı olamayanlar tarafından maruz bırakılırlar. Elbette ki bu genel bir yargı değildir fakat günümüzde şahit olduğumuz hadiseleri hatırlayınca geneli olmasa da azımsanmayacak bir çoğunluğun bu tutumda olduğunu görebiliriz.</p>
<p>Kendisinin başaramadığı, beceremediği bir şeyi başkası başarıp becerince, kıskançlık ve hasetlik gibi olumsuz duygular ruhu ele geçiriyor ve sonrası malum… Karalama, lekeleme, çamur atma, küçük görme/gösterme, dışlama vb sonuçlar…</p>
<p>Örnekler üzerinden gidelim…</p>
<p>Uçma gösterisi yapan illüzyonistin ve bu gösterisinin arkasında yatan “hileleri” ortaya çıkarma durumu buna bir örnektir. Büyük bir futbol kulübüne transfer olmuş futbolcunun, maç esnasında yaptığı olağanüstü bir hareket veya attığı bir gole karşılık “çok da abartmaya gerek yok, aynısını ben de dâhil çok kişi yapar!” gibi sözlerle yaklaşmak ve bunu kamuoyuyla paylaşmak, yine bir örnek teşkil etmektedir. Günlerce, aylarca hatta yıllarca gecesini gündüzüne katarak kitaplar okuyan bir yazarın yazdığı eserini okuyup, noksan yanlarını ön plana çıkarıp kamuoyu yaratmak ve yazarın eserindeki bahsi geçen noksan taraftan yıkıcı eleştiriler almasını sağlamak, yine buna bir örnektir. Bir bilim adamının, bir ressamın, bir şairin gecesini gündüzüne katarak emek verdiği işi, olumlu yönlerini almadan sadece olumsuz yönleriyle değerlendirmek ve diğer insanları da bu yönde değerlendirmek zorunda bırakmak, yine tezyife birer örnektir. Bu örnekler pek tabii çoğaltılabilir. Örneklerin bu kadarıyla bile meselenin özünün anlaşıldığını düşünüyorum.</p>
<p>Tezyif olarak sözlükte karşılık bulan bu tutum biçimi, bir kusurdur. İnsanın kusurlarından biridir. İnsanın, insana vereceği zararın boyutunu büyüten bir kusurdur. Çalışana, çabalayana, başarana, becerene karşılığının verilmediği, takdir edilmediği ortamlarda filizlenen tezyif, maalesef ki önlenemez bir hızla yayılmaktadır. Yazabilen, gol atabilen, resim çizebilen, rol yapabilen ve birçok şeyi yapmayı becerebilen kişiler, eleştirinin sonunda sırf vermiş olduğu gayret ve emeğinin karşılığı olarak mutlaka ama mutlaka takdir edilmelidir.</p>
<p>Kişi, kendisinin yapamadığı yahut çabalayıp da beceremediği bir şeyi başkası yaptığında erdemle yaklaşması gerekir.</p>
<p>Ortak hayallere sahip kişilerden, biri hayallerine ulaşıp diğeri ulaşamadığında, ulaşamayan kişi kıskanabilir, keyfi kaçabilir, morali bozulabilir, bunlar çok doğal ve insani bir tepkidir. Kıskançlık duygusunun ötesine geçerek, karalama, lekeleme kısacası tezyif etmek ise bir o kadar insanlık dışı davranıştır.</p>
<p>İnsan, “bu kusuruyla yaşamasını öğrenmelidir” düşüncesine kati suretle kapılmamalıdır. Tezyif, doğuştan mayada var olan bir duygunun dışa yansıması değil aksine sonradan zihni melekeler kullanılarak tercih edilen bir yanlış yoldur.</p>
<p>Kusur, bu yanlış yola bile isteye sapmaktır.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki; her insan kendine hastır. Tıpkı hayalleri ve hayatları gibi…</p>
<p>Ve yine unutulmamalıdır ki;</p>
<p>Takdir, tezyiften büyüktür…</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/dusunce/insanin-onulmaz-kusuru-tezyif/">İnsanın Onulmaz Kusuru: Tezyif</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’nın XIX. Yüzyıldaki Son Zaferi: 1897 Osmanlı – Yunan Savaşı</title>
		<link>https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/osmanlinin-xix-yuzyildaki-son-zaferi-1897-osmanli-yunan-savasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hakkı Suat Yılmazer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Nov 2016 20:06:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı yunan]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı yunan savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[yunan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://bilimdili.com/?p=4447</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her nedense, 19. yüzyılın son yıllarında Osmanlı’nın Yunanistan’la yaptığı ve kazandığı savaş tarih kitaplarımızda fazlaca yer bulmaz ve önemsenmez. Bunda başlıca sebep, Yunanistan’ın “küçük bir devlet” olarak görülmesi ve bu küçük devlete karşı elde edilen bir zaferin önemsenmeye değer bulunmayışı olsa da, büyük yıkıma sebep olan 93 harbi (1877-78) sonrasında, hem ordunun hem de yöneticilerin [&#8230;]</p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/osmanlinin-xix-yuzyildaki-son-zaferi-1897-osmanli-yunan-savasi/">Osmanlı’nın XIX. Yüzyıldaki Son Zaferi: 1897 Osmanlı – Yunan Savaşı</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Her nedense, 19. yüzyılın son yıllarında Osmanlı’nın Yunanistan’la yaptığı ve kazandığı savaş tarih kitaplarımızda fazlaca yer bulmaz ve önemsenmez. Bunda başlıca sebep, Yunanistan’ın “küçük bir devlet” olarak görülmesi ve bu küçük devlete karşı elde edilen bir zaferin önemsenmeye değer bulunmayışı olsa da, büyük yıkıma sebep olan 93 harbi (1877-78) sonrasında, hem ordunun hem de yöneticilerin nispeten yüzünü güldüren Osmanlı-Yunan savaşı, hatırlanmaya ve üzerinde durulmaya değer bir olaydır.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Bu savaşın çıkmasında, şüphesiz ki on yıl öncesindeki Rus harbinin ve dolayısıyla bölgede hâkimiyet tesis etmek isteyen Rusya’nın girişimleri ve tahrikleri önemli rol oynamıştır.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Osmanlı’da yaşayan Hristiyanların insan haklarının çiğnendiği hususunda Rusya ve Batı Avrupa ülkelerinde tek taraflı bir kamuoyu oluşmuştu. Üzerine, Rusların Balkanlardaki genişleme siyaseti ile Romanya ve Bulgaristan’ın bağımsızlık istekleri ve Panslavizm akımı da eklenmişti.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Bu gelişmeler doğrultusunda 1877-1878 yılında Osmanlı- Rus savaşı patlak vermişti. Bir diğer adıyla 93 Harbi olarak da bildiğimiz bu savaş bir yıl kadar sürdü. Osmanlı’nın savaştaki politikası savunma üzerineydi. Lakin Osmanlı’nın savunma hatlarını kıran Rus ordularının önü açılmış ve İstanbul’a yaklaşmışlardı. Bu durum Osmanlı’nın varlığını tehdit ediyordu. Savaş öncesi ve sonrası gelişmeleri ve yaşananları bir adım uzaktan seyreden Avrupa Devletleri araya girdiler.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Önce Osmanlı ile Rus arasında 3 Mart 1878’de Ayastefanos Antlaşması imzalandı.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><strong>Ayastefanos Antlaşması</strong> maddeleri;</span></p>
<ul>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Sırbistan, Karadağ ve Romanya bağımsızlık kazanacak.</span></li>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Büyük Bulgar Prensliği kurulacak.</span></li>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Bosna-Hersek’e iç işlerinde bağımsızlık verilecek.</span></li>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Kars, Ardahan, Artvin, Batum, Doğubeyazıt ve Eleşkirt Rusya’ya verilecek.</span></li>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Girit ve Ermenistan’da ıslahatlar yapılacak.</span></li>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Tesalya Yunanistan’a bırakılacak.</span></li>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Osmanlı Devleti, Rusya’ya savaş tazminatı ödeyecek.</span></li>
</ul>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">İdi. Daha sonra Avrupa Devletlerinin tekrardan araya girmesiyle 13 Temmuz 1878’de Berlin Antlaşması imzalandı. <strong>Berlin Antlaşması</strong>’nda ise;</span></p>
<ul>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Doğu Rumeli, Bosna- Hersek imtiyazlı vilayet haline geldi.</span></li>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Bulgaristan Prensliği kuruldu.</span></li>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Kıbrıs, İngiltere’ye kiralandı.</span></li>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Niş, Sırbistan’a, Tesalya Yunanistan’a, Dobruca Romanya’ya bırakıldı.</span></li>
<li><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Rusya’ya ise Kars, Ardahan, Artvin ve Batum bırakıldı.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></span></li>
</ul>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Rusya, Berlin antlaşması ile beklediğinden daha az yarar görmüştür. Osmanlı açısından bakıldığında ise, Ayastefanos Antlaşmasının ağır şartları -İngiltere’nin de kendi çıkarlarını düşünüp ağırlığını koyması neticesinde- Berlin Antlaşması ile bir nebze olsun hafiflemişti. Üçüncü bir taraftan bakacak olursak, her iki antlaşmadan da kârlı çıkan bazı Balkan Devletleridir. Yunanistan da bunlardan biridir.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">1829’da Osmanlı ile Rusya tarafları arasında imzalanan Edirne antlaşması ile Yunanistan’ın kurulması kararlaştırılmıştır. Birçok insan Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı tarih olarak bu antlaşmanın tarihini veriyorken, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı esas tarih Şubat 1830’da imzalanan Londra antlaşmasıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Öncesinde Yunanistan’ın Osmanlı’dan kopması, üzerine 93 Harbinin de gelmesi Osmanlı’da ağır tahribata neden olmuştu. Savaşların neticeleri ve özellikle Balkanlardaki “çözülme” Osmanlı’yı fazlasıyla sarsmıştı. Osmanlı’nın son durumunu yakından gözlemleyen devletlerden biri olan Yunanistan, kazandığı bağımsızlıkla yetinmek istemiyordu.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Takvimler 1897 yılını gösteriyordu…</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Her dönemde olduğu gibi o dönemde de Osmanlı toprakları üzerinde çıkar hesapları olan devletler vardı. Ruslar, Balkanlarda milliyetçilik söylemlerini sesli şekilde dile getiriyor, İngiliz ve Fransızlar, Osmanlı’nın Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki topraklarından kendilerine pay koparmayı arzuluyorlardı. Yunanlılar ise Tesalya ve Girit ile yetinmeyip Epir, Trakya ve Makedonya’yı elde etmeyi düşünüyorlardı.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">1881 yılında imzalanmış olan Berlin antlaşması ile Yunanlılar, arkasında daim destekçileri olan büyük devletlerin omuzlamasıyla, Tesalya’nın tamamını ve Epir bölgelerinin bir kısmını ele geçirdiler. Yunanlıların esas arzuları Girit adasını almaktı.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">1821’den sonra Osmanlı Devleti, Tepedelenli Ali Paşa isyanı ile meşgul olduğu bir sırada Mora ve civarında başlayan isyana Temmuz 1821’de İsfakya ve Hanya Rumları da katılmış ve böylece Girit’teki Osmanlı hâkimiyetine karşı ilk isyan patlak vermişti.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Girit adasındaki Rumlar, Osmanlı Devleti’nin hoşgörü politikasına rağmen 1828’den itibaren asayişsizlik ve isyan hareketlerini de artırmıştı. 1895’te Karatedori Paşa’nın Girit’e vali olarak atanması kararlaştırılmış, bu atamanın sonraki günlerde yeni çatışmalar yaşatacağı yönünde görüşler de dillendirilmeye başlanmıştı.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Yunanistan’ın tahrik politikası ve göstermiş olduğu tutum, Osmanlı idaresinden rahatsızlık duyan Girit Rumlarını da harekete geçirmiş ve 1896 yılında Kandiye ve Hanya’da yeni bir isyanın çıkmasına sebebiyet vermişti.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Yunanistan, emelleri doğrultusunda adada başlatılan başkaldırıları da fiilen desteklemiştir. Sayıları rivayete göre dokuz bini geçkin Yunan gönüllüsü adaya çıkarılmış ve bu gönüllüler adadaki Türk köylerini ateşe vererek yıldırma politikası uygulamışlardır. Bunun üzerine İngiltere, Fransa, Avusturya ve İtalya gibi büyük devletler, durumun vahametini kavrayan Osmanlı’nın daveti üzerine Girit’i muhasara edip şehirlerdeki idareyi aralarında bölüşerek ele aldılar.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Birbiri ardına yaşanan Osmanlı’nın sona doğru hızla gittiğini gösteren bu gelişmelerden sonra Yunan hükümeti, emellerine ulaşmak için Osmanlı’ya harp ilan etme kararı aldı. Hükümetin aldıkları bu kararın arkasında, Etnik-i Eterya cemiyetinin baskısı olduğu da söylenebilir. Birçokları tarafından Yunanlıların aldıkları bu harp kararı bir “<strong>zar atma</strong>” örneğine benzetilse de, bu görüş tam anlamıyla doğru değildir. Sebebi ise, Yunanlılar elindeki gücün belki de tamamını kullanarak Osmanlı’ya diş geçirmeye çalışacaklardı.  Bunun ne denli zor olduğunun da farkındaydılar. Olası bir galip gelme durumunda hedeflerine ulaşmış, arzuladıklarına erişmiş olacaklardı.  Diğer bir ihtimale göre ise, mağlup olma durumunda her daim destekçileri olan, ne yaparsa yapsın hatasının üzerini kapatan ve telafi eden büyük devletlerin araya gireceğini biliyorlardı. Yani herhalükarda Yunanlılar zarar görmeyecekti. Bu yüzdendir ki, Yunan hükümetinin aldığı bu harp kararı bir “zar atma” hadisesinden başka bir şeydi.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Osmanlı ile harbe girmeyi göze alan Yunan hükümeti, desteklediği Rum çeteleri vasıtasıyla 1897 yılının Mart ayından sonra sınır ihlalleri yapmaya başladılar. Yunanlılar bununla da yetinmeyip Osmanlı’yı kışkırtmak için çeşitli hamleler yaptılar. Osmanlı her defasında hadiselere sabır ile yaklaştı fakat geri planda da kendisine takınılan bu düşmanca tavra verecekleri karşılık için hazırlıklara başlamışlardı.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Dönemin padişahı II. Abdülhamid gelişmeleri yakından takip etmekteydi. Yaşanan hadiseleri enine boyuna düşünerek en doğru karşılığı vermeyi amaçlıyordu. Bu vesileyle Alasonya Ordusu Komutanı Müşir Ethem Paşa’ya gerekli emirleri verdi. Yunanlılar rahat durmadıkları için, Yunan çeteleri ile hudut çarpışmaları da yaşanmaktaydı.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">17 Nisan 1897 de Padişah II. Abdülhamid, Serasker Rıza Paşa ile de görüşerek Yunanistan’a harp ilan etti ve Osmanlı’nın Atina elçisi Asım Bey de Yunan Dışişleri Bakanlığına ilişkilerin kesildiğini resmen bildirdi.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Çok çetin bir savaş oldu; Milano, Çatalca-Velestin, Dömeke, Epir muharebeleri yapıldı ve savaş alışılmışın dışında bir ay gibi kısa zamanda Osmanlı’nın zaferiyle sonuçlandı.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Osmanlı’nın kazandığı bu zafer o dönem kendilerine “Hasta Adam” diyenleri şaşkınlığa uğratmış, Türk’ün pes etmeyeceğini tüm dünya devletlerinin akıllarına bir kez daha kazımıştı.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">Harp meydanında kazanılan bu zafer, çok defa olduğu gibi maalesef ki masa başında aleyhimize sonuçlanmıştı. Savaş esnasında bir diplomasi başarısı olarak Büyük Devletlerin tarafsız kalması sağlanmış fakat barış görüşmeleri sırasında aynı tarafsızlık söz konusu olmamıştı. Başka bir ifade ile askeri alandaki galibiyet, siyaset sahnesine aksettirilememişti.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;">18 Nisan 1897 de başlayan, 19 Mayıs 1897 de biten harbin sonucunda Osmanlı ile Yunanistan arasında 20 Eylül 1897’de imzalanan İstanbul Antlaşması ile son bulmuştu. Şurası bir gerçekti ki, her ne kadar küçük bir devlete karşı da olsa, kazanılan bu savaşın neticesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyıldaki son zaferini kazanması oldu.</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><em><strong>Dipnotlar</strong></em></span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Turhan Şahin, Öncesiyle ve Sonrasıyla 93 Harbi, Kültür ve Turizm Bak. Yay., Ank. 1988, s. 124-125</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Kemal H. Karpat, Kısa Türkiye Tarihi 1800-2012, Timaş yay., İst. 2012, s. 70-71</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Metin Hülagü, Osmanlı – Yunan Savaşı Abülhamid’in Zaferi, Yitik Hazine Yay., İst. 2008, s. 23-25</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Metin Hülagü, a.g.e., s. 41</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Fahri Belen, 20. Yüzyılda Osmanlı Devleti, Yeditepe Yay., İst. 2016, s. 49-58</span></p>
<p><span style="font-family: helvetica, arial, sans-serif;"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ziya Nur Aksun, II. Abdülhamid Han, Ötüken Yay., İst. 2010, s. 299</span></p>
<p>The post <a href="https://bilimdili.com/arkeotarih/tarih-tarih/osmanlinin-xix-yuzyildaki-son-zaferi-1897-osmanli-yunan-savasi/">Osmanlı’nın XIX. Yüzyıldaki Son Zaferi: 1897 Osmanlı – Yunan Savaşı</a> appeared first on <a href="https://bilimdili.com">Bilimdili.com</a>.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
