DÜŞÜNCE

Güçsüz İdealler ve Ahlaki Baskı

Ruhbilimci Carl Gustav Jung, meslektaşı Sigmund Freud’u ortaya çıkaran koşulları izah ettiği bir makalesinde, Viktorya döneminin orta sınıfına özgü bir dünya görüşü üretmek gayesiyle kültürel değerlerin çarpıtıldığını ve hedefe ulaşmanın kestirme yolu olması itibarıyla da baskı dininin kullanıldığını belirtir. Jung’un saptamasıyla, Freud, gözlerini bu düzmece dine dikmiştir. Viktorya çağının son demlerinde ortaya çıkan Freud bir baskı çağının kaçınılmaz sonucudur. Şimdi biz burada Carl Gustav Jung’tan yalnızca tek paragraflık alıntı yapacağız ve sonra da işbu uzun alıntıdaki her cümleyi günümüz Türkiye’sinin ortamına bağlamaya yelteneceğiz. Bağlama yöntemimiz tabii ki mutlak gerçeklik olmayacaktır ve tartışmaya açıktır. Alıntı şudur:

“Viktorya çağı bir baskı çağıydı. Güçsüz idealleri sürekli ahlaki hükümlerle, burjuvazinin çizdiği çerçeve içinde yapay biçimde ayakta tutmaya çalışma çağıydı. Bu idealler Ortaçağın kolektif dini fikirlerinin son kalıntıları olup, kısa zaman önce Fransız Aydınlanmasıyla onu izleyen devrim tarafından ciddi şekilde sarsılmıştı. Buna paralel olarak, siyasal alandaki kadim hakikatlerin içleri boşalmış ve çökmeye yüz tutmuşlardı. Nihai çöküş için henüz çok erkendi, o yüzden de Hıristiyan Ortaçağın büsbütün ortadan yok olmasının önüne geçebilmek için 19. yüzyıl boyunca umutsuzca çaba harcandı. Siyasi devrimlerin başları ezildi, ahlaki özgürlük deneyimleri orta-sınıf kamuoyu tarafından kösteklendi ve geç 18. yüzyılın eleştirel felsefesi, dünyayı Ortaçağ modeline benzer tek bir düşünce ağının içine hapsetmeyi amaçlayan hortlamış sistematik çabalarla ortadan kaldırıldı. Fakat 19. yüzyıl boyunca, özellikle de bilimsel materyalizm ve rasyonalizm şeklinde aydınlanma süreci ağır ağır da olsa devam etti.”[1]

Anahtar sözcüklerimiz şunlardır:

Baskı çağı – güçsüz idealler – düzmece din.

Günümüz Türkiye’sindeki “muhafazakâr iktidar dönemi” açık bir şekilde baskı dönemidir. Bunun böyle olduğunu kanıtlamak derdine düşüp de uzun uzadıya pek çok örnek sergilemeye gerek görmüyorum. Çünkü görünen köy kılavuz istemiyor. Söz konusu muhafazakâr iktidar dönemi aynı zamanda “güçsüz idealler” dönemidir. Buradaki güçsüzlüğü “zamanaşımına uğramış” ve çağımız indinde koflaşmış idealler olarak tanımlamamız daha doğru olacaktır. Çağımızın baş döndürücü koşullarına uymayan ya da çağımızın postmodern sorunlarına yanıt veremeyen ideal elbette ki koftur, zaman dışıdır ve dolayısıyla güçsüzdür. Ne var ki Ortaçağ kalıntısı olan bu güçsüz (aslında artık hükümsüz) ideali ayakta tutmaya çabalayan bağnaz bir zihniyet vardır. Üstelik de şimdilik iktidar sahibidir. Buradaki iktidarı siyasi erkle sınırlamıyorum; toplumsal iktidar da bağnaz zihniyetin elindedir. Bağnaz zihniyetin payandası ise Türkiye’deki orta sınıftır. Bizde gerçek anlamıyla burjuva sınıfı bulunmadığı için Viktorya çağındaki burjuvanın oynadığı rolü muhafazakâr orta sınıf üstlenmiştir. Ortaçağ kalıntısı “güçsüz/hükümsüz ideal” şimdiki Türkiye’de (ama yapay biçimde) ahlaki dayatmalar üzerinden ayakta tutulmaktadır. Jung’a göre, Freud’un öğretisinin “cinselliğin bastırılması” dediğimiz temel ilkesini doğuran da Viktorya döneminin baskıcı karakteridir. İşte bu baskı gerek Viktorya döneminde gerekse 21. yüzyıl Türkiye’sinin ilk çeyreğindeki muhafazakâr iktidar döneminde ahlaki baskı biçimindedir.

Hem kolektif bilince hem de kitlelerin popüler zaaflarına hitap edebilmenin en kestirme yolu ahlak olgusunu bir araç olarak kullanma becerisidir. Ahlaki baskı ve Tanrı ile korkutmak zaten özdeştir. Toplumun sezinleyip de söyleyemediği gerçek ise şudur: Tanrı’nın yerini iktidarın alması.

Ahlaki baskının merkezinde daima cinsellik bulunmaktadır ki Freud “cinselliğin bastırılması” ilkesine boşuna sarılmamıştır. Biz burada Freud’u mazur göstermek veya savunmak emeli gütmeyeceğiz. Bizim bu yazıdaki hedefimiz cinsel yasakların ve cinsel dürtülerin ahlaki baskı için son derece elverişli olduğunu hatırlatmaktır. Herkesin farkında olduğu üzere, muhafazakâr iktidar döneminde cinsel içerikli söylemler ve davranışlar had safhaya yükselmiştir. Şimdi artık küçük yaştaki kızlarla evlenmenin meşru olduğuna yönelik fetvalar ayyuka çıkmış, bizden olmayanların kadınları ve kızları bize helaldir tarzındaki sapkın zihniyet pervasızlaşmıştır. Cinsel taciz ve iğfal vakaları eski zamanlara oranla çoğalmış, kadınların hem bedenen hem de zihnen kapatılması (tesettüre sokulması) yaygınlaşmıştır.

Jung’un şu ifadesini tekrar edelim: “18. yüzyılın eleştirel felsefesi, dünyayı Ortaçağ modeline benzer tek bir düşünce ağının içine hapsetmeyi amaçlayan hortlamış sistematik çabalarla ortadan kaldırıldı.” Bu ifadenin boyutları hiç de örtük değildir. Günümüz Türkiye’sinde Ortaçağ kalıntısı bir model hortlamıştır. Sadece kadınların değil, ilkokul yaşındaki kız çocuklarının bile cinselliği öne çıkartılarak “kapatılma” olgusu pekiştirilmektedir. Dinsel buyruk gerekçesiyle kadınların ve kızların salt bedenleri değil, düşünme ve sorgulama yetileri de tesettüre sokulmaktadır. Eski başbakanlardan Necmettin Erbakan’ın hanımı (kocasının başbakanlık koltuğuna oturduğu ilk günlerdeki bir televizyon programında) şöyle demişti: “Kocamın bir başka eşi daha olsaydı kıskançlık ederdim.” Ama şimdi birtakım hanım entelektüeller medyada veya sosyal medyada açıkça şöyle diyebiliyor: “Kocamın ikinci eşini kendim seçiyorum.”

Görüldüğü üzere kâh cinsel yasaklar kâh cinsel dürtüler ahlaki baskının temelini oluşturmaktadır çünkü bütün bunlar din adına yapılmaktadır. Orta sınıf indinde ise din deyince akan sular durmaktadır. Dinsel eğitim verilen bir sivil toplum kuruluşunda küçük çocuklara tecavüz edildiği haberi ortaya çıkınca söz konusu sivil toplum kuruluşunun başkanı şöyle demiştir: “Kurumumuzu tecavüzcü gösterenlere dava açacağız.” Ne var ki aynı başkan şunu itiraf etmemiştir: “En fazla cinsel suç bizim kuruluşumuzda yaşanmaktadır.” Böyle demek yerine tehdit yoluna gitmiştir ki dindar bir kimse olmasına (görünmesine) karşın dürüstlüğe sarılmamıştır.

“Buna paralel olarak,” diyor Jung, “siyasal alandaki kadim hakikatlerin içleri boşalmış ve çökmeye yüz tutmuşlardı.” Biz buradaki siyasal kadim hakikatleri “şeriat rejimi” olarak algılayabiliyoruz. Postmodern zamanların kaotik ortamında ne ümmet gerçekliği vardır ne de şeriat rejimi çağımızın siyasetine uymaktadır. Doğru yol anlamındaki şeriat ile siyasi rejim anlamındaki şeriatın eşdeğer olmadığı hakikatini günümüz orta sınıfı hâlâ idrak edememektedir. Öyle ki, ülkemizdeki ilk alkollü içki fabrikalarının İkinci Abdülhamit devrinde açıldığını söylediğimizde iftiracılıkla suçlanabiliyoruz. Bizi iftiracılıkla suçlayanlar ise söylediğimiz şeyin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu öğrenmek için ufak bir araştırma zahmetine bile katlanmıyor.

“Nihai çöküş için henüz çok erkendi, o yüzden de Hıristiyan Ortaçağın büsbütün ortadan yok olmasının önüne geçebilmek için 19. yüzyıl boyunca umutsuzca çaba harcandı,” diyor Carl Gustav Jung. Türkiye’nin bugünkü muhafazakâr zihniyeti hem siyasal iktidar bağlamında hem de kolektif bağnazlık kapsamında Ortaçağ Müslümanlığının yok olmasına direnmektedir. Üstelik de şimdiki bağnazlık Ortaçağ Müslümanlığını bile mumla aratacak derecede yozdur. Ne var ki nihai çöküş kaçınılmazdır. Bağnaz zihniyetin çabalarıysa umutsuzca gayretlerdir. İşbu çabaların beyhudeliği muhafazakârların yaşam tarzından açığa çıkıyor zaten. Artık onlar da en pahalı otomobiller satın alıyorlar, ahlaksızlığı yaygınlaştırdığı gerekçesiyle turizmi kınamayı bırakıp muhtelif ülkelerin lüks otellerinde keyif sürüyorlar. Yaşlı ve zengin muhafazakâr erkeklerse imam nikâhı ya da muta nikâhı formüllerinden yararlanarak birtakım genç kızları şehvet amaçlı kullanıyorlar. Kutsal kitabımızın “infak/dağıtmak” buyruğunun yanından bile geçmedikleri gibi göstermelik hayır etkinlikleriyle toplum vicdanı karşısında kendilerini aklamaya uğraşıyorlar. İkiyüzlülük diyeceğimiz bütün bu davranışlar elbette ki salt muhafazakârlar için geçerli değildir. Hangi ideolojiyi benimsemiş olurlarsa olsunlar toplumun her kesiminde riyakârlık geçerlidir.

Nihai çöküşü engellemek uğrunda “siyasi devrimlerin başları ezildi, ahlaki özgürlük deneyimleri orta-sınıf kamuoyu tarafından kösteklendi,” diyor Jung… Ahlaki özgürlük çetrefilli bir kavramdır, olumlu ve olumsuz algılamalara açıktır. İşbu kavramı sadece ve sadece “cinsel yaşam özgürlüğü” tarzında algılamaksa indirgemecilik demektir. Siyasi devrimlerin başlarının ezilmesi keyfiyeti ise günümüz Türkiye’si açısından Türk inkılâplarının peyderpey etkisiz kılınarak artık kısa vadede tasfiye edilmesine karşılık gelmektedir. Tabii ki siyasi iktidar bu tasfiyeyi ancak be ancak muhafazakâr orta sınıfa dayanarak başarabilecektir. Bir toplumun orta sınıfı temel direk gibi görünse de aynı zamanda durağan sınıftır da. Türk inkılâpları dediğimiz Atatürk dönemi devrimlerinin o zamanki eşraf sınıfından destek bulmadığı söylenemez ama esas itibarıyla aydın/seçkin sınıfın eseridir. Bunun böyle olması da doğaldır çünkü Türkiye tarihinde aydınlanma süreci yaşanmamıştır. Batı karşısındaki zaman kaybı büyüktür. Şu halde tepeden inmeci devrim zorunluydu. Çok tartışılan ve hatta tekfir edilen Türk devrimi sayesindedir ki Türkiye yakın zaman öncesine kadar Ortadoğu ülkesinden ziyade Avrupa ülkesi konumuna daha yakın duruyordu. Ama şimdi Türkiye, Jung’un söylemiyle, Ortaçağ modeline benzer tek bir düşünce ağının içine hapsedilmektedir. Buna rağmen aydınlanma süreci bütün engellemelere direnerek ağır aksak devam ediyor. Çarpık ve bağnaz muhafazakâr zihniyetin siyasal ve toplumsal iktidarına rağmen devam ediyor.

 

Metin Savaş

[1] Carl Gustav Jung, RUH (İnsan-Sanat-Edebiyat), sayfa 50-51, Pinhan Psikoloji Dizisi, İstanbul 2017