DÜŞÜNCE

Sihirli Yardımcı ve Çocuksu Vatandaşlık

Arkaik toplumların vazgeçilmezlerinden olan “üyeliğe kabul” töreni nedir diye soracak olursak, bir kişinin sınanması ve yetkinliğinin onaylanmasıdır yanıtını verebiliriz. Bu kişi aslında henüz kişi bile değildir. Kişi konumuna yükselebilmesi için çocukluktan sıyrılarak tam insanlığa sıçraması gerekmektedir. Ya çocuk nedir? Çocuk ham varlıktır. Pişerek kişiliğini kazanacaktır. Kendi gayreti ve toplumun kodları onu yeterince yoğurduğunda sınavdan geçirilir. Buradaki yeterlilik sınırı haliyle ergenlik çağına erişmişliğidir. Sınavdan başarıyla geçtiğinde ise o artık çocuk değildir. İnsan ırkının sürekliliğinin fizyolojik değil de toplumsal edimler üstüne dayandığını belirten Ernst Cassirer üyeliğe kabul töreninin öncesini ve sonrasını özetle şöyle açıklıyor: “Çocuk, belli bir yaşa, ergenlik çağına erişinceye değin yalnızca doğal bir varlık sayılıp bu şekilde işlem görür. O, tüm fiziksel gereksinmelerini gideren annesinin bakımı altındadır. Ama daha sonra bu fiziksel düzenin ansızın tersine çevrilmesi söz konusu olur. Çocuk, bir yetişkin, toplumun bir üyesi olmak zorundadır. Üyeliğe kabul edilecek aday ailesinden ayrılır. O, bir süre, tam bir yalnızlık içinde yaşar. Sınamalara dayanabilirse toplumun büyük gizine kabul edileceği o büyük an gelir. Bu kabul edilme, gerçek bir yeniden-doğuş, yeni ve daha yüksek bir yaşam biçiminin başlangıcıdır.”[1]

Annesinden henüz ayrılmamış bir çocuğun bireylik algısı yoktur. Bilhassa bebekler kendi varlıklarının bilincinde değildirler, kendilerini anneleriyle bütünleştirirler, büyüdükçe de annelerinden ayrı bir varlık olduklarını fark etmeye başlarlar. Arkaik düşüncede çocuğun doğal bir varlık sayılmasından maksat annenin doğasıdır. Çocuk henüz annesinin doğasına aittir. Henüz annesine aitken onun kişiliğinden söz edemeyeceğimize göre toplumun bir üyesi olmasından da dem vuramayız. İşte biz bütün bu durumları kendi çağımızın toplumlarına uyarlayacak olursak, toplumun üyesi haline gelmeyi vatandaşlık bilincine yorabiliriz. Vatandaşlık bilincine erişmemiş kişiler (yaşları ne olursa olsun) çocuksudurlar. Yaş itibarıyla erişkin olsalar bile vatandaşlık bilinci bakımından ergenlik öncesinde takılıp kalmışlardır. Onlar bu itibarla doğal vatandaşlardır diyebiliriz. Ergenlik öncesindeki çocuğun annesine bağımlılığı gibi, ismen birey fakat zihniyet bakımından çocuksu kişilerin de bir erke bağımlı kaldıkları söylenebilir. Bu erk iktidardır.

Devlet herkesindir ve kalıcıdır. Oysaki iktidar, yandaşlarıyla ve muhalifleriyle birlikte gelip geçicidir. Devlete yönelik muhalefet de vardır elbette ama devlete yönelik muhalefetin iktidara yönelik muhalefetle birebir örtüştüğünü söyleyemeyiz. İktidara bağımlı olanlar (tıpkı anne ile bebeği arasındaki bütünlük gibi) bütün gereksinmelerini erkten beklerler. Bu türden bağımlı vatandaşların kendi iradeleri fazlasıyla kısıtlıdır. Onlar vicdanları ve fikirleri hür vatandaşlar olmaktan epeyce uzaktırlar. Güdümlü vatandaştırlar. Kısacası gerçek vatandaş değildirler. Çünkü onlardaki vatandaşlık bilinci itaat ya da biat üzerinedir. Kendi iradesine sahip özgür düşünceli vatandaşlar ise üyeliğe kabul sınavını başarıyla vermiş olan yetkin bireylerdir. Demokrasi işte ancak bu türden özgür düşünceli, olabildiğince bağımsız ve yetkin bireyler yoluyla varlık alanına kavuşabilir. Demokrasiye karşı çıkanlarsa birtakım bahanelerle kendilerini aldatırlar ve özgür düşünceli birey olmanın gerektirdiği sorumluluktan bu şekilde sıyrılırlar. Devlet Baba diyerek omuzlarındaki yükü atarlar. Erich Fromm, özgür düşünceli birey olmanın gerektirdiği ağır sorumluluklardan kaçınanların sığınaklarına “sihirli yardımcı” demektedir. Bu sihirli yardımcı din olabilir, tarikat olabilir, toplumsal asabiyet olabilir, devlet veya devletin yerini tutan bir başka kurum olabilir, tarihe aşırı eğilim olabilir, bir şahıs da olabilir. Belki de hepsi birdendir ama bunlardan biri diğerlerinin önüne geçerek temel sihirli yardımcı konumuyla ağır basar. “İnsan, hayattan beklediği her şeyi kendi hareketlerine dayanarak elde etmeye çalışacak yerde, sihirli yardımcıdan bekler. Bu (beklenti) ne derece artarsa, insanın hayatının merkezi de o derece kendi şahsından sihirli yardımcıya ve onu (sihirli yardımcıyı) temsil eden şeylere doğru kayar.”[2]

Toplumsal koşullar içerisinde zayıf iradeli yetiştirilmiş bir kadının kocasına tapınırcasına bağlılığı o kadın için o kocanın sihirli yardımcı olduğu anlamına gelir. Böylesi bir kadın kendisine özgün bir karakter biçemez. Kimi problemli kişiler ise iç dünyalarını sığınak edinerek sosyal yaşantıdan uzak dururlar. Toplumun müşterek karakteri de söz konusu edilse, bireysel karakter de söz konusu edilse, muayyen bir sihirli yardımcıya haddinden fazla bağımlılık çocuksuluktur. Türk toplumunda kimi erkekler kendi ailesinden (hanımından ve çocuklarından) söz ederken “bizim çocuklar” söylemini diline pelesenk edinir, karısını çocuksulaştırır. Doğulu toplumların Batılı toplumlarla kıyaslandığında sihirli yardımcıya çok daha fazla bağımlı kaldıklarını, anarşiye meydan vermemek için devlet erkine boyun eğmede ölçüyü tutturamadıklarını ve ölçüsüzlük nedeniyle de Doğulu toplumlarda vatandaşlık bilincinin yeterince gelişemediğini açıkça saptayabiliyoruz. Yetersizlik çocukluktur. Demokrasinin ötelenerek diktatörce tavırların Doğulu toplumlarda alkışlanmasının gerisinde çocuksuluk eğilimi bulunmaktadır. Sihirli yardımcı, böylesi toplumların nazarında, göklerden yardım alan bir kurum ya da lider gibi algılanıyor. Algı böyle olunca da vatandaşlık bilincinin şart koştuğu sorgulama ve itiraz yetileri güdük kalıyor. Sihirli yardımcı ise kendisine yönelik esaslı bir muhalefet göremeyince firavunlaşma eğilimine kapılarak pervasızlaşabiliyor. Çünkü o kurumsal veya kişisel sihirli yardımcının muhatapları hakiki vatandaşlar değil de çocuksu vatandaşlar niteliğindedirler.

Kadının kocasına tapınırcasına bağımlılığı gibi münferit durumlardan farklı olarak bir toplumun kendi liderine sorgusuz sualsiz boyun eğmesi durumu o lideri efsaneleştirir. Ernst Cassirer efsanevi düşüncede bireysellikle karşılaşmadığımızı belirtir ve insanın bireysel değil, toplumsal yaşantısının efsaneleri doğurduğunu hatırlatır. Özgür iradeli olamayan doğal (çocuksu) vatandaşlar otoriter bir babaya muhtaçtırlar. Ne var ki muhtaçlık ve sığınak bulmuşluk, dışarıdan bakıldığında toplumun bireylerine güven verse bile, içeride gizli bir tedirginlik kaynamaktadır. “Sihirli yardımcı gerçek bir şahıs kılığına büründüğü takdirde, o şahsın kendisinden beklenen şeyleri yerine getirmemesi halinde ortaya çıkan hayal kırıklığı insanın bu kimseye köle gibi bağlanmış olduğunu hissetmesinden ileri gelen kinle birleşerek sürekli çatışmalara götürür.”[3] Şu halde bir toplumun çocuksu kalması, özgürlüğün yükümlülüklerinden kaçınması ve vatandaşlık bilincini birtakım dogmalarla olumsuzlaması sağlıklı bir durum değildir. Dışarıdaki yüzeysel dinginliğin altında, toplumu oluşturan bireylerin iç dünyalarında, kısacası yeraltında tahammülü güç gerilimler varlık bulmaktadır. Aşırı gerilimli toplumlarda sorunların çokluğu nedeniyle işlerin gerçekte hiç de yolunda gitmediği iki şekilde gizlenir. Birincisi, iktidar bu gerçeği toplumdan gizler. İkincisi, toplum bu acı gerçeği kendisinden gizli tutar.

Galip Erdem “bağımlı olma” durumundan bahsederken diyor ki: “Bağımsızlığını kazanamamış veya kaybetmiş, yabancı bir devletin hakimiyeti altında yaşayan milletlerde, bütün fikirlerin üstünde tutulan en yüce değer milliyetçiliktir. Yalnız, bağımsızlık mücadelesinin açılmasından önceki dönemde, hakim devletin baskısı yüzünden, milliyetçilik ülküsü, gönülleri tutuşturan tam bir kurtuluş umudu halinde, gizli tutulur, yeraltı çalışmaları yapılır, savaşacak güce erişilmesi beklenir.”[4]

Galip Erdem’in bu sözlerindeki gönülleri tutuşturan kurtuluş umudu bir gerilimdir. İşlerin yolunda gitmediğinin göstergesidir. Bağımsızlığa el koymuş yabancıyı biz burada vatandaşlarını çocuksulaştırmış otorite olarak düşüneceğiz. El koyma dışarıdan da gelse içeriden de çıksa sonuçta vatandaşlık bilincine tasallut söz konusudur. Vatandaşlık bilincine tasallut demek özgürlükleri kısıtlamak demektir. Bağımsızlığını yitirmiş toplumlardaki en yüce değer olan milliyetçiliğin yerine biz burada özgür iradeyi düşünürsek yeraltındaki gerilimi de anlamlandırmış oluruz. Yeraltı çalışmalarıyla savaşacak güce erişilmesinin beklenmesi ve köle gibi bağlanmışlığı hissetmenin kindarlığa yol açması sağlıksızlıktır. Ve aslında sihirli yardımcıya içtenlikle biat edilmediğinin işaretidir. Bununla birlikte, özgürlüklerini yitirmiş vatandaşların bir kısmı (güdümlü vatandaşlar diyelim) kendilerini kandırarak sihirli yardımcıyı meşrulaştırırlar. Bu türden güdümlü vatandaşlar hürriyetten kaçmayı yeğleyenlerdir. Onlar vicdanlarındaki rahatsızlığı örtbas edebilmek uğrunda pek çok bahaneleri kolayca üretirler. Bunu yaparken de kimi kutsallıkları öne sürerler. Kâh göreceli rahatlıkları bozulmasın diye yeraltı çalışmalarına kimi kutsallar gerekçesiyle katılmak istemeyenler, iradelerini teslim edenler, kâh işgalciyi meşrulaştıranlar aslında karakter aşınmasına uğrayanlardır. Bu türden bireylerin tek tek aşınmaları bütünleştiğinde toplumsal yozlaşma dediğimiz durum ortaya çıkar. Bu artık toplumsal karakterin aşınmasıdır. Toplumsal yozlaşma ortamında ise sihirli yardımcının firavunlaşması kolaylaşır. Birtakım kutsal değerlere sadık kaldıklarını düşünen o güdümlü vatandaşlar gerçekte kaosa (firavunluğa) yardımcı olduklarının farkına varamazlar. Ya da varmaya yanaşmazlar.

Metin Savaş

[1] Ernst Cassirer’den özetleme, Devlet Efsanesi, sayfa 51, Remzi Kitabevi, İstanbul 1984

[2] Erich Fromm, Hürriyetten Kaçış, sayfa 184, Tur Yayınları, Ankara 1972

[3] Hürriyetten Kaçış, sayfa 185

[4] Galip Erdem, Suçlamalar 1, sayfa 11, Töre-Devlet Yayınları, Ankara 1974

Okudunuz mu?