DÜŞÜNCE Tarih

Doğu’da ve Batı’da “İktisat ve Zihniyet”

Sabri Ülgener’e göre Batılı olmayan toplumlar hareketsizdir. Daha insaflı ifadeyle söylersek; Doğulu toplumlar yeterince hareketli değillerdir. Ülgener hiçbir konuda kesin yargıda bulunamayacağımızı belirterek Doğulu toplumlar tastamam hareketsizdir dediğimizde yanılmış olacağımızın da altını çiziyor. Bir şey ne tamamıyla aktır ne de tamamıyla karadır. Farklı ya da karşıt görünen iki şey arasındaki sınırın düz bir çizgi olmadığını Ülgener bilhassa hatırlatıyor. Bununla birlikte iki şey arasındaki farklılıkların ya da karşıtlıkların görünmez olmadığını da söylüyor. Batı dünyasının birkaç yüzyıldan beridir Doğu dünyasının önünde durduğu bu itibarla inkâr edilemez bir gerçekliktir. Ülgener ‘iktisat ile zihniyet’ ilişkilerinin birbirlerine sımsıkı bağlı bulunduğu tezinden yola çıkarak Doğu niçin Batı karşısında geriye düşmüştür sorusunun yanıtlarını arayıp buluyor. Biz bu yazımızda Ülgener’in saptamalarına kuşbakışı değinmeye yelteneceğiz.

Ülgener, iktisadın ardındaki saik insan ihtiraslarıdır, diyor. Ve bir toplumun iktisat karşısındaki tutumlarını o toplumun kültür kodlarına bağlıyor. Kültür kodlarında yeniçağa uygun ayarlamalar yapılmadığı takdirde ortaçağ zihniyetinden çıkılamayacağını açıkça belirtiyor. Bu anlamda geleneğe körü körüne bağlılığın erdem olmadığını, güncellenemeyen geleneğin iktisat yarışında gerilemeye yol vereceği uyarısında bulunuyor. Ülgener sanayi toplumu haline gelemeyen toplumlara ‘ziraatçı toplum’ demektedir. Ona göre ziraatçı toplumlar toprağa aşırı kertede bağımlıdırlar. Topraktan medet umarlar, toprağın altına gömülecekleri düşüncesiyle ölüm ve ahret saplantısına bel bağlayarak o toprağı dölleyecek olan gökyüzüne kenetlenirler. Ziraatçı toplumlar biteviye gökten gelecek kurtarıcıyı beklemekle meşguldürler. Göksel Kurtarıcı beklentisi nedeniyle de ayaklarını yere basamazlar, kayıtsızlık çukurunda debelenirler ve dünya işlerini yani yaşam gerçekliğini savsaklarlar. Bu savsaklayış yüzünden de hareketli sanayi toplumlarının gölgesinde kalırlar. Ülgener sanayi toplumları ile tarım toplumları kıyaslamasını Namık Kemal’den bir alıntıyla belirginleştiriyor:

“Günün saati orada (batıda) yelkovan, burada (doğuda) akrep… Biri ne kadar süratli ise öbürü o kadar yavaş ve ağırdır.” [Bakınız: Sabri F. Ülgener, Zihniyet Aydınlar ve İzm’ler, sayfa 51, Mayaş Yayınları, Ankara 1983] Batının zamanıyla Doğunun zamanı arasındaki çelişkinin hepimiz farkındayız. Ülgener akrebin yavaşlığını kağnı arabasının ağırlığına benzetiyor. Doğulu toplumların değişen hayat koşullarına uyumsuzluğunu sarnıçlar ve sandıklar metaforuyla görünür kılmaya çalışıyor. Doğulu toplumlar sıcak parayı yastık altına ve küplere gömerek işlevsiz bırakıyorlar. Evlerin veya dükkânların altındaki sarnıçlar birer gizli hazine konumuna bürünüyor. Saklanan servet piyasaya açılamadığı için de doğulu toplumlarda sermaye zihniyeti tam anlamıyla gelişemiyor. Ülgener doğulu beylerin kendi servetlerini gösterişe kaydırdıklarını belirtiyor. Oysaki diyor, bu gösteriş alışkanlığının hiçbir verimliliği bulunmamaktadır. Batılı beyler ise gösteriş ile sermaye arasında denge kurarak birikimlerini verimliliğe yöneltiyorlar. Doğu ve Batı zihniyetleri arasındaki bu uçurumun gerisinde pek çok sebep gösteren Ülgener bu sebeplerden birinin de manastır ile tekke zihniyetlerindeki uyuşmazlıktan kaynaklandığını belirtiyor. Manastırlar ve tekkeler kapalı ortamlardır. Ne var ki manastırlarda zamansal disiplin kazanan müritler çağ değişip de hayata atıldıklarında manastır disiplinini çalışma (iş) disiplinine uyarlıyorlar. Tekkelerse, benzer bir disipline sahip olmalarına karşın, dünyevi hayata yeterince önem veremediklerinden ötürü tekkelerde edindikleri disiplini çalışma (iş) disiplinine yöneltemiyorlar. [Ülgener’in bu konudaki ayrıntılı açıklamaları için bakınız: Zihniyet ve Din, Der Yayınları, İstanbul 1981] Ülgener bu yetersizlik durumunu ‘tevekkül ve kayıtsızlık’ kapsamında irdeliyor. Göksel Kurtarıcı beklentisi aklın süzgecinden geçirilmeksizin donuklaştırılıyor ve tevekkül duygusunun ağırlaşması sonucunda kayıtsızlık baskın çıkıyor.

Burada hemen batılı toplumlarda da Göksel Kurtarıcı inancı vardır itirazı gelecektir. Doğrudur, vardır, hem de daha keskin bir şekilde vardır. Ve fakat batılı toplumlar Calvin’den Weber’e bu kurtarıcı inancını dönüştürdükleri içindir ki kayıtsızlığın yerini onlarda hareketlilik dolduruyor. Özellikle Evangelist öğretinin kemikleştirdiği ‘Göksel Kurtarıcının gelişini hızlandırma” disiplini ya da saplantısı batılı toplumlarda dünyevi canlılığı pekiştirmiştir. Nitekim Ülgener de iktisat ile teoloji arasındaki sıkı bağlara dikkat çekme gayretindedir. Batılı toplumlar da Doğulu toplumlar da önceleri define avcıları idiler. Yeni Dünya’nın keşfedilmesinin itici unsurlarından biri de zaten bu definecilik ve serüvencilik tutkusuydu. Bir farkla ki, doğulu toplumlar yeterince serüvenci kalamıyorlardı. Doğulu toplumlar define bulmak tutkusuyla hazıra konma zihniyetine takılıp kalmışlardı. Ve zaten gökten kurtarıcı gelmesini beklemek de hazıra konma alışkanlığının hem nedeni hem sonucuydu. Ülgener neden sonuç ilişkilerinin de kaypak olduğunu, neden gibi görünen unsurların aslında bazen sonuç olabileceğini, sonuç görünümündeki unsurların da kimi zaman aslında neden olabileceğini kolayca açıklıyor. Erol Güngör’se sloganların toza dumana boğduğu Türkiye’de Ülgener’in neredeyse unutulduğundan yakınıyor.

Hazırcılık, göklerden kurtarıcı bekleme alışkanlığı, kayıtsızlık ve yoksullaştırıcı kadercilik nedeniyle define bulma umutlarıyla birlikte serveti sarnıçlara ve küplere doldurma pratiği palazlanıyor. Çalışma disiplini konusunu Ülgener’in cümleleriyle biraz açıklığa kavuşturalım: “Pasif haliyle dünyadan kaçış, kendi yerini, dünya ile dişe diş bir hesaplaşmaya ve aktif olarak yoğurup işlemeye bırakmıştır. Max Weber’e göre düzenli yaşama biçimi, Asya dinlerinin içe dönük huzur idealine ve ortaçağın feodal yapılı savruk yaşama biçimine karşı, insanlık tarihinde belki ilk defa manastır hücrelerinde türemiş ve orada riyazetle gerçek pratiğini bulmuştur. [Zihniyet ve Din, sayfa 38]” Biz burada konuyu uzatıp dağıtmamak amacıyla Ülgener’in cümlelerini azıcık kırptık. Ülgener aynı yerde şunu da ekliyor: “Batıda manastır bizde tekke ve dergâh düzgün ve düzenli çalışmanın ilk merkezleri sayılır.” Buna rağmen, yine Ülgener’e göre, manastırlar disiplini kıskançlıkla korurlarken bizdeki tekkeler peyderpey savruklaşmışlar ve disiplin öğretisinin özünü yitirmişlerdir. Şark tembelliği dediğimiz keyfiyetin görüntülerinden birisi de budur keza.

Ülgener’in saat kulesi saptaması da ilginçtir: “Zikir ve ibadet başta olmak üzere belli işlerin yapılması vaktini ihtar eden çan kulesi batıda dakik zaman bilincinin ilk ve en önemli timsali sayılır. Weber’e göre, ‘ortaçağ boyu ilk defa dakikası dakikasına taksim edilmiş bir zaman bilinci içinde yaşayan insan rahiptir’ (Protestantische Ethik). Bizde ise uzun zaman kuşak veya daha büyüğü yastık altında saklanan o iri –çoğu priol marka– saat insanımızın namaz vakti geldi mi diye ikide bir el ve göz attığı başlıca araçtır. Evet, hepsinin arkasında ilk ve en önemli motif –zamanla o da maddeleşinceye kadar– din ve diyanettir. Gelişme süreci ve aşamaları ise: Önce insan varlığımızın dışında ve üstünde çan kulesinden başlayıp zamanla yastık altına, oradan kuşak ve cep yoluyla günlük giyimimize giren saat nihayet –Oswald Spengler’in dediği gibi– kol saati ile neredeyse organizmamızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. [Zihniyet ve Din, sayfa 39]” Ülgener bu sözleriyle çan kulesinden saat kulesine geçişin toplumsal yaşamdaki dönüşüme katkısından dem vurmaktadır. Psikoloji ve Felsefe akademisyeni Marc Wittmann da benzer şeyler söylüyor: “Sanayileşme, başka nedenlerin yanı sıra, insanlar zamana dakik bir şekilde uymaya ikna edilebildikleri için başarılı oldu. Saatler iş dizilerini verimli biçimde senkronize etmeyi mümkün kıldı. Daha çok soyut saat zamanına yönelen toplumların ekonomik açıdan daha başarılı oldukları görülüyor. [Marc Wittmann, Hissedilen Zaman, sayfa 65, Metis Bilim, İstanbul 2018]”

Batılı toplumların o merhametsiz sömürgecilik zihniyetini de kıyasıya eleştirmekten geri kalmayan Ülgener ‘birinin ak dediğine diğeri kara diyor’ saptamasının altını çizdikten sonra çuvaldızı Doğulu toplumlara ise şu sözlerle batırıyor: “Bir taraf (batı) renk demetinden belli ışınları ve tonları bir araya getirip kendince bir bütün kurmaya çalışırken; öbür taraf (doğu) tam aksi yöndeki renk ve ışınları toplamakla meşgul. Geçen yüzyıl sonlarının veya bu yüzyıl başlarının İslâm dergilerine (Sıratı Müstakim v.s.) göz gezdirilsin; pek çoğunda İslâm bilginlerinin Hanneteau, Renan gibi batılı yazarlara sahifeler dolusu reddiyeler hazırlamak, cevaplar yetiştirmekle uğraştıkları gözden kaçmayacaktır. Her iki taraf iplere ters uçlardan asıldıkça orta yerde ara bulucu, objektif bir yaklaşım imkânsız hale gelmiştir. [Zihniyet ve Din, sayfa 124]

İktisat ve Zihniyet konusuna bir sonraki yazımızda devam edeceğiz.

Metin Savaş