DÜŞÜNCE Sosyoloji Yaşam

Evrim Teorisi ve Dogmatik Tavır

Bilimdili ortamına yazmakta olduğum yazılar kimi okurlarımca alkışlanıyor ve kimi okurlarım tarafındansa (eleştirilmeksizin) körü körüne kınanıyor. Dindarlığı çarpıttığımı söyleyenler oluyor ama neyi nasıl çarptığımı izah etmiyorlar. “İlim Çin’de de olsa gidip alınız” diyen bir peygamberin takipçileri olduklarına içtenlikle inanan birtakım dindarlar farklı veya aykırı fikirler karşısında tahammülsüzlüklerini sergilemeyi hüner yahut Tanrı’nın dinine hizmet sanabiliyorlar. Evrensel bir din olan İslam’ın bekçiliğine soyunma hakkını da salt kendilerine yamıyorlar. Bu hoşgörüsüzce tavır anlamsızdır çünkü İslam dini aykırı düşüncelerle yıkılamayacak kadar sağlam bir inanç sistemidir. Belki de birtakım dindarların kendi inançlarına ilişkin özgüven eksikliği söz konusudur. Evrim teorisi konusuna değineceğim bu yazıya başlarken öncelikle şunu belirtmem gerekiyor: Ben bir bilim insanı değilim; antropolog ya da biyolog da değilim. Romancılık dışındaki pek çok alanda kalem oynatma cüretkârlığına yeltenmiş bir muharririm. İşbu cüretkârlığıma cahil cesareti de diyebiliriz, haddimi aşmak da diyebiliriz. İkinci olarak şunu da vurgulamalıyım ki: Canlıların oluşumunda evrim var mıdır yok mudur bilmiyorum. Zaten bunun kararını vermek bana düşmez. Ve fakat bilim insanı olmayan inanç bekçilerine de düşmez. Futbol takımı taraftarlığına benzer bir yaklaşımla evrim vardır ya da yoktur yargısına varmamız ilim değil de fanatizmdir. Tabii ki dogmatik bir tavırdır. Evrim teorisi konusunda benim net tavrım ise şöyledir: Tanrı, canlıları doğrudan doğruya yaratmaya muktedirdir ve Tanrı, canlıları evrim yoluyla yaratmaya da muktedirdir. Bu konuya dogmatik (peşin hükümle) yaklaştığımızda Tanrı’nın yaratıcı kudretini sınırlamış oluyoruz ki haddi aşmak asıl işte budur.

Teori (kuram-nazariye) malum olduğu üzere mutlak bilgi değildir. Türkçe Sözlük “soyut bilgi” diyor. Dindarlar indinde “vahiy” mutlaktır ama “evrim” gibi tartışmalı bir konuda dogmatik tavır takınmamız her şeyden önce aklı ve bilimi dışlamak anlamına gelecektir. “Hiç düşünmez misiniz?” ve “Ne kadar az düşünüyorsunuz!” mealindeki ayetlere rağmen dindarların Tanrı-Vahiy-Peygamber dışındaki bahislere önyargıyla tepki vermeleri söz konusu ayetlere terstir. Bir bilim insanı olmayan Metin Savaş’ın bilip bilmeden pek çok alanda kalem oynatması nasıl kınanıyorsa, bilim insanı ve hatta ilahiyatçı olmadıkları halde din bekçiliği yapanların peşin hükümleri de aynı derecede kınanmaya açıktır.

“Biz sizi yerden bitki bitirir gibi bitirdik,” mealindeki ayetin neyi kastettiği tartışmasına girmeksizin dogma nedir bir bakalım.

Türk felsefeci Ali Osman Gündoğan bir makalesinde özetle şöyle demektedir: “Dogmalar, kutsal bir varlık gibi dokunulamayan, eleştirilemeyen, sorgulanamayan, kayıtsız şartsız kabul edilen doğrulardır… Dogmatik birey, dogmalardan oluşmuş sisteme bağlanandır. Böyle bir birey, hakikat araştırmasına girmez. Çünkü hakikat, onun bağlandığı dogmalar sistemi tarafından verilmiştir. Öyleyse keşfedilecek hakikat yoktur, yapılacak iş, bize verilmiş olan hakikati anlamaktan ibarettir. Dogmatik, dogmalarının fanatiğidir, çünkü kendi doğrularının dışında da doğru bulunabileceğini kabul edemez… Oysa bilgi, bir süreç sonunda elde edilebilir. Bu sürecin de duyum, algı ve zihnin faaliyeti gibi aşamaları vardır.”[i]

Süreç ve tekâmül olguları inkâr edilemez. Kendi doğrularımız dışında birtakım doğrular bulunabileceğini kabul etmek zorundayızdır. “Allah indinde hak din İslam’dır” hükmünce din tektir ama pek çok mezhep ve meşrep vardır. Demek ki Tanrı indindeki yegâne geçerli dini anlayıp kavramamız bile farklı farklı olmaktadır. Dogmatik tavrın problemli yönlerinden biri de “kutsal kitapta her şey mevcuttur” şeklindeki söylemdir. Bu söylemin doğru olduğunu kabul etsek bile bilim yapmaktan ve düşünce üretmekten vazgeçemeyiz. Aşırı dogmatik bir mü’min dahi hastalandığında kutsal kitaba değil de hastaneye koşuyorsa “kutsal kitapta her şey mevcuttur” yargısını çiğnemiş oluyor mudur? “Kutsal kitapta her şey tabii ki var ama biz insanlar yeterince idrak edemiyoruz” şeklinde ayrı bir savunma yapmak da olasıdır. Şu halde, idrak amaçlı olarak bilim yapmamız ve düşünce üretmemiz yine kaçınılmaz oluyor. Ali Osman Gündoğan’ın makalesinden bir alıntı daha yapalım şimdi:

“Peygamber, Yemen’e tayin ettiği valiye sorar.

– Neyle hüküm vereceksin?

– Kur’an’la hüküm vereceğim.

– Onda hüküm bulamazsan?

– Sünnetle hüküm vereceğim.

– Onda da hüküm bulamazsan?

– Kendi kanaatimle hüküm vereceğim.”

Peygamberin bizzat kendisinin söylemi, dikkat edilirse “Kur’an’da her konuda hüküm bulunmadığı” anlamını içermektedir. Bunun böyle olması da gayet doğaldır çünkü kutsal kitap bir ahlâk öğretisidir. Ahlâk öğretisinin ise sadece orijinal dilinde bırakılması ve bir başka dile tastamam çevrilmesinin imkânsız olduğunun savlanması ahlâk öğretisinin kısıtlanması sonucunu verebilecektir. Yılmaz Özakpınar hafıza konusunu irdelerken şöyle diyor: “Fiziksel sinyaller aracıdır, esas olan onların anlamıdır.”[ii] Hafıza teorilerine göre sadece harfler değil, sesler de ve hatta beyne gelen sinyallerin hepsi de fizikseldir. Biz bu sinyallerden anlam çıkartıyoruz. Bu bağlamda vahyin de sinyal olduğunu varsaymamız gerekiyor. Tanrı’nın gönderdiği sinyaller insanın (peygamberin) algılayacağı şekle bürünmek durumundadır. Vahiy beyne geldiğinde başka, kalbe geldiğinde başka bir yol izleyebilir ama esas olan tabii ki anlamdır ve idraktir. Birtakım dindarlar bunun böyle olmadığını, Metin Savaş’ın yanıldığını söylese bile kendi görüşlerinin doğruluğunu nasıl kanıtlayacaklardır? Ben nasıl kanıtlayabilirim? Hiçbirimiz Tanrı katında değiliz ve hiçbirimiz peygamber konumunda değiliz. Yemen valisinin “kendi kanaatimle hüküm vereceğim” demesi ve peygamberin bu tavrı onaylaması yeterince anlamlıdır zaten.

Evrim teorisi gibi bilimsel konularda kendi kanaatlerimize başvurmamız, görülüyor ki, dindışı bir yaklaşım değildir. Bilimsel teoriler, sonuçta, bilimsel verilerden edindiğimiz kanaatlerdir. Bu kanaatler çürütülebilir de doğrulanabilir de.

Evrim teorisinin İslam’a aykırı olduğu önyargısında bulunanların bilmedikleri ya da görmezden geldikleri bir gerçek vardır ki şudur: Darvin’den çok çok önce Nazzâm, Câhız, İbn Miskeveyh, Biruni, İbn Tufeyl, İbn Haldun ve Kınalızade Ali Efendi gibi Müslüman bilginler evrim konusunu araştırmışlar ve tartışmışlardır. Ve hatta bu isimlerin pek çoğu Bergson’un “yaratıcı tekâmül” teorisine benzer kuramlar üretmişlerdir. Dindar bilginlerin pek çoğu “evrim vardır ama bu evrim Tanrı’dan kaynaklanan yaratıcı evrimdir” görüşünde karar kılmışlardır.[iii]

Hz. Muhammed “Ben de sizler gibi bir insanım” diyor. Katolik Kilisesi ise “İsa, Tanrı’nın oğludur” önermesinde bulunuyor. Burada bir çelişki vardır. Şayet ki evrim teorisi (veya yaratıcı evrim kuramı) inkâr edilemez şekilde kanıtlanacak olursa Katolik Kilisesi’nin önermesi çökecektir. Biyolojik evrimin eseri olan İsa bu durumda Tanrı’nın oğludur denemeyecektir. Dolayısıyla da İslamî söylemler haklı çıkmış olacaktır. Bu haklılık ise Katolik Kilisesi’nin temel tezini çürütmek ve çökertmek anlamını taşımaktadır. Şu halde Müslümanların bilimsel konularda çok dikkatli, uyanık ve duyarlı olmaları gerekiyor. Kısacası bilim ve felsefe yapmaları gerekiyor. Darvin’in teorisine körü körüne kızmak çözüm değildir. Kraldan fazla kralcıların (Darvin’den fazla Darvincilerin) bulunduğunu da söyleyebiliriz.

“Müslüman evrimcilerin teorileri dikkate alındığında, onların, genel olarak iki manada bir evrimden bahsettikleri görülür. Birincisi, kâinatın ve ondaki ilk ana türlerin oluşumu manasındaki evrimdir; ki biz, bunu kısaca ‘kozmolojik evrim’ veya ‘kozmolojik varoluşsal evrim’ diye adlandırabiliriz. İkincisi, ana türden türeyen yan türlerin meydana gelmesi şeklinde ve hâlâ devam eden bir evrimleşmedir; ki biz bunu da ‘türlerin aktüel evrimi’ diye adlandırmak istiyoruz.”[iv]

Yukarıdaki ifadeler birtakım dindarların şimşeklerini üzerimize çekebilecektir ama yukarıdaki bu ifadeler İbn Tufeyl gibi, Osmanlı âlimi olan Kınalızade Ali Efendi gibi bilginlerin kuramlarının tasnifidir. Dolayısıyla bize değil bu Müslüman bilginlere çatmak gerekiyor. Ve fakat gerçekten de çatmak gerekli midir? Sonuç olarak “yaratıcı evrim” de bir teoridir. Doğrulanabilir mi, çürütülebilir mi, bunu yapacak olanlar ne bizleriz ne de bizim görüşlerimize tahammül edemeyenlerdir. Bırakalım bilim insanları özgür bir ortamda çalışmalarını baskı altında kalmaksızın yürütsünler

[i] Ali Osman Gündoğan. (2017). “Din Ve Dogmatizm”. Türk Yurdu, 355.

[ii] Yılmaz Özakpınar. (2016). Hafıza Yanılmaları. İstanbul: Ötüken Neşriyat, 63.

[iii] Mehmet Bayrakdar. (2001). İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi. Ankara: Kitâbiyât Yayınları.

[iv] a.g.e. 122.

5 Yorum

Yorum yazmak için buraya tıklayın...

  • İnsan küçük evrendir inancımızda. Yaratılanların en mükemmeli ve kainatın aynasıdır. Bu konuda İslam alimleri içerisinde tekamülü en detaylı açıklayan İbrahim Hakkı hazretleri olmuştur. Büyük patlamadan bu yana enerjinin dönüşe dönüşe yeni kazandığı formlar birbirine evrilirken nihayet insan formunda kalmış ve yaradanı idrak emanetini özümseyebilecek bütün istidat ve yeteneklere sahip canlı ortaya çıkmıştır. Şimdi, az buçuk tasavvufa meyleden dünyanın fâniligini bilir. Aslolanın insan olduğunu da. İnsan ise idrakinden ibarettir, beden onun sadece temsilcisidir. Maazallah bedenini herşeyin sanmak İbn Arabî öğretisinde gizli şirktir. Yani kendini Allah’in biricik kulu görenlerin, birkaç sene cehennemde yandıktan sonra yuzbinlerce yıl cennet hayali kuranların en iyisi 120 yıl dayanacak bir kitle olduklarını iddia etmek hatalı düşüncedir. Eskilerin her ahkâmdan sonra buyurduğu gibi: “Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir.”
    Bizde bu evrime düşmanlık meselesi Said Nursi’den sonra popüler olmuştur(yanılmıyorsam). Eksenlerden sonra ise haşa vahiy hükmüne konulmuştur. Kedicik yetiştiricisi Adnan Oktar’ı dahi meşhur eden bu popülist konudur. Bir diğeri de masonluk, illuminati falan meseleleri. Ben bu evrim saldırganlığını maalesef komplekse bağlıyorum. Son üç yüz yılda bilim ve felsefeye bir katkımız olmadığı için (hatta katkıyı bırakın itinayla uzak durduğumuz için) karşıdaki gelişime konuşacak tezlerimiz kalmamıştı. Sadece izliyorduk. Bu izleme işi bizi rahatsız edince de okumaya başladık. Adamlar çok yol almıştı. Zorumuza gidince de en güvendiğimiz inancımızın bize öğrettiklerinden aldığımız ilhamla bizi maymun eden bu kadir sürüsüne ders vermiş olduk.
    Sizi severiz Metin Hocam. Hatta isteriz ki neşriniz boyunuzu geçsin, çoğalsın çoğalsın. Ki fikir kıtlığı çeken yeni nesle bir hoca çıkmış olsun. Yalnız ricadır, böyle hususları eskilerin de büyük edeplerden saydığı herkesle herşeyi konuşmama gayesine riayet edin. Kalbinizi kurmakla kalmaz, üstüne bu insanlara yazılmaz deyip küstürecek vesveseyi verirler. Onu da biz istemeyiz.

Okudunuz mu?