Dil

Yazar mı Olacaksınız?

Demek yazmaya niyetlisiniz. O halde okumalısınız.

Sanırım bir yazar yazdığının şöyle bir yüz misli falan okumalıdır. Rahmetli Erol Güngör’den bir aralık o kadar yazı talep ediliyordu ki, bir buluşmamızda, “Dünyada okuduğundan çok yazan yegâne adam olacağım” diye dert yanmıştı. Öyle olmadı tabi. Kimse olamaz. Onun için tavsiyemi tutun. Bir yazacaksanız önce yüz okuyun.

Yazarken birine hitap edin… Ama kime?

Yazarken mutlaka birine hitap edersiniz. O birini kafanızda iyi keşfedin. Sanki karşınızda oturuyormuş gibi hayal edene kadar… Sonra ona anlatın. Hitap ettiğiniz kimse aynı zamanda sizden bir parça taşır. Dolayısıyla ona yalan söyleyemezsiniz. Söylerseniz çok ayıp olur.

Ne lazımsa onu yazanları örnek almayın. Onlar da çaresizdir. Ne de olsa kira, yiyecek, ısınma falan lâzım; ne yapsınlar zavallılar…

İnandığınızı yazın. İnandıklarınızın hepsini yazmak zorunda değilsiniz ama inanmadığınızı katiyen yazmayın.

Başka ülkelerde eğitim bizimki kadar gelişmediğinden müfredatlarında hâlâ öğrencilere yazı yazmayı öğreten dersleri vardır. Bir üniversitemizin mühendislik dallarından birinde çalışırken bir ABD üniversitesi ile öğrenci takası üzerinde çalışıyorduk. İki müfredatı takas ettik. Üç aşağı beş yukarı aynıydı, yalnız onlarda adını “Üniversite Kompozisyonu” (University Writing) diye çevirebileceğimiz bir ders vardı ki bizde yoktu. Bizim ilkokuldan sonra okuma ve yazmaya ihtiyaç duymadığımızı herkes bilir hâlbuki.

İşte o yazma dersi veren geri kalmış ülkelerde en büyük yazma günahı diye anlatılan suçlardan biri klişe kullanmaktır. Bizde çok klişe kullanılıyor; lütfen siz kullanmayın. Meselâ biri ağlıyorsa mutlaka “hüngür, hüngür” veya “iki gözü iki çeşme” diye yazmaya mecbur değilsiniz. Gülüyorsa, kasıklarını tutmaya veya “kahkahalarla gülmeye” mecbur değildir. Yağmur her seferinde bardaktan boşalmaz, bazen sakin sakin yağar işte… Okuduğunuz yazılara klişe avcısı gözüyle de bakın. Ne kadar klişe kullanıyorsa o kadar acemidir ama o derecede de gayrı samimîdir. Samimî yazar klişe kullanmaz.

Klişeden farklı bir fazlalık “olmak” kelimesidir. Çok sevdiğim bir büyüğüm, yazarın ustalığının kullandığı olmak köklü kelimelerinin sayısıyla ters orantılıdır derdi. Olduğundan, olan, olay… Batı dillerinin etkisi midir bilmiyorum ama gereğinden fazla kullanıldığı muhakkak ve genellikle anlatımın dakikliğini bozuyor.

Gereksiz kullanılan bir başka kelime “ise”. İki şeyin mukayesesi için kullanılan ise, bu iki şeyden birinin özelliği diğerinden çarpıcı derecede farklı ise yerli yerindedir. (Geçen cümledeki ise farklı bir kullanım, o sayılmaz!) “Dün kar yağıyordu, bugün ise sıcaktan terliyoruz” doğru kullanımdır. Ama “hava sıcaklığı Afyon’da 12, Ankara’da ise 10 derece” anlamsız ve gereksiz bir “ise”… Gereksiz iselerin, de ve da’ların, çok, fazla gibi mübalağaların anlatımı akıcı kıldığını sanıyor acemiler; tam tersine sıkıcı kılar… Bakın bu son cümle şöyle de yazılabilirdir: “… anlatımın da çok daha akıcı oluyor zannettikleri oluyor da, tam tersine çok daha da fazla sıkıcı oluyor.” Ööö!

Namuslu insan bir şey anlatmak için yazar. Hani karşısında oturan muhatabı vardı ya, ona bir şeyi izah için. Bu bir şey dış dünyadan bir haber, bir vakıa veya yazarın iç dünyasından bir duygu veya düşüncedir. Ama maksat anlatmaktır. Dolayısıyla mümkün mertebe açık ve basit bir üslup kullanmaya çalışın. Okuyan yazdıklarınızı anlamakta güçlük çekiyorsa, kabahati kendinizde bulun. Hiç olmazsa kendinizde bulmayı tercih edin; çünkü kendinizi kolayca düzeltebilirsiniz ama okuyucuyu karşınıza alıp düzeltemezsiniz.

Yazar eğitiminde “sis indeksi” gibi ölçüler kullanılır. Bunlar yazının anlaşılırlığını veya bulanıklığını ölçer. Meselâ sis indeksi, cümle başına ortalama kelime sayısını, kelimelerin ortalama harf sayısını ölçer. Bunlar ne kadar yüksekse metni anlamak o kadar zordur. Sis indeksinin sonuçları okul sınıflarına göredir. 10. sınıf, 12. sınıf gibi. 12. sınıf Lise sona karşılık geliyor ki bu çok akıcı bir yazıya ve usta yazara işaret etmez. İyi bir kalem, 8-10. sınıf çıkmalıdır. Hele indeks üniversiteye işaret ediyorsa durum vahim demektir.

Türkçe için de böyle programlar var mı bilmiyorum. Her dil için farklı tasarlanmalı çünkü meselâ Türkçe eklenmeli olduğu için bizim ortalama kelime uzunluklarımız daha fazla, ortalama cümle uzunluklarımız daha kısadır. I am going to my office ~ Büroma gidiyorum… 6 kelimeye karşı 2 kelime. Buna karşılık İngilizce’de kelime başına harf sayısı 4, Türkçe’de 7! Farklı diller, farklı istatistikler. Bu tabi özel bir cümle. Genel metinlerde İngilizce’de kelime başına harf sayısı 5,5, Türkçe’de 6,5 civarında. Dolayısıyla her dil için ayrı ölçü kullanmak lâzım. Ama şu bütün diller için geçerli: Aşırı uzun cümle, aşırı uzun kelimeler kullanmayın. Sizi anlamaları için asgari lise mezuniyeti gerekiyorsa yeterince sade yazmıyorsunuz demektir.

Bir de kendisinin veya talimatıyla yazdığı kimselerin ne menem yüce kişilik ve dehaya malik olduklarını göstermek için yazanlar vardır ki onlar anlaşılmamak için yazarlar. O bahsi diğer. Bunlar tabi samimî de ahlâklı da değillerdir ve bu yazının kapsamı dışındadırlar.

Bilim adamları basit yazmayı bilse ne güzel olurdu. Ama genellikle bilmiyorlar. O yüzden “izahçı gazetecilik” diye bir dal doğdu. Aslında güzel bir uğraş. Tavsiye ederim. Meselâ meşhur dilci Noam Chomsky’yi kimse anlamadığı için Chomsky’nin çalışmalarını Steven Pinker’den okumanız gerekir.

Bir de ne olur gramere dikkat edin. Yazar olmaya, yazı yazmaya teşebbüs ediyorsunuz ve hangi “de” ve hangi “ki”lerin ayrılacağını bilmiyorsunuz… O halde yazıyı bırakın ve biraz daha okuyun…

Ne demiş Sezar:

– Sende mi Brutüs?

Brutüs bütün ceplerini yoklamış ve cevap vermiş,

– Bende değil Sezar, herhalde sarayda unuttuk…

Bu yazı Edebice Dergisi’nin 7. sayısında yayımlandı…