Dil TOPLUM

Tanzimat Döneminde Dil: ‘’Türkçedeki Fransızca’’

19. Yüzyılda giderek gelişen Beyoğlu, Batılılaşma süreci ile özdeşleşen bölgelerden biri haline gelir.

Yazar: Birkan UZUNOĞLU

Merkez-i hâke atsalar da bizi,

Küre-i arzı patlatır çıkarız.

                  (Namık Kemal)

Tanzimat Dönemi’nin başlangıcı kabul ettiğimiz 19. yüzyıl, parçalanmalar, paylaşımlar ve yeni oluşumlar çağıdır. Bu çağı anlayabilmek için onu hazırlayan temel nedenleri iyi bilmek gerekir (Korkmaz,2009;13). Bu yolda en önemli çıkış, Çelebi Mehmet Efendi’nin önce Viyana’ya ardından Paris’e elçilik görevi ile gönderilmesidir. Bu durum batıyı tanımada önemli bir adım olmuştur (Parlatır,2006;9). Bizde Batı denilince ilk akla gelen yer Fransa’dır. Bunun sebebi Avrupa’da gündeme gelen bütün yeniliklerin bu ülke aracılığı ile bize ulaşmasıdır. Türk-Fransız ilişkileri 17. yüzyılda başlamış, 18 ve 19. yüzyıllarda gelişerek devam etmiştir. Özellikle kültür, sanat ve edebiyat alanında yoğun bir etkileşim görülür.  Fransa, Tanzimat dönemine çok belirgin izler bırakmıştır. 1839 yılının 3 Kasım’ı Batı’ya açılan ilk resmî pencere olmuştur. Mehmet Fuat Köprülü’ye göre, ‘’Tanzimat, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa uygarlığı çevresine girmesidir.’’ Tanzimat Fermanı’nın getirdiği ilkeler arasında eğitim, dil ve edebiyat ile ilgili bir ilke yoktur. Ne var ki bu belgede işaret edilen ilkelerin olsun, bunlar üzerine ırk ve mezhep ayrımı gözetmeksizin kurulan düzen olsun, yeni bir yaşam ve yeni bir toplum düzeni anlamını taşıyordu. Osmanlı toplumunu bu zihniyete ve düzene ulaştıracak araç ise dildi (Karal,1985;314).

Tanzimat’ın ilanı ile sosyal hayatımızda da yeni bir devir açıldı. Toplumsal hayatımızda meydana gelen değişikliklere koşut olarak dilde de bir yenileşme ihtiyacı doğdu. Bu ihtiyaç da gazete ile okuyucuya hitap etme mecburiyetinden, halkçılık anlayışından kaynaklandı. Batı ile yani Fransa ile bu kadar hemhâl olmanın sonucu elbette dilimize de yansıdı. İstanbul’da açılan Dil-oğlanları Koleji, Türkiye’de Fransızcanın yerleşmesine büyük olanak sağladı. (Parlatır,2006;10). Bu dönemde Türkçenin, Fransızca karşısında bir statü sorunu yaşadığı muhtemeldir.

Tanzimat sanatçıları da Fransız edebiyatının etkisinden kaçamamış ve bunu eserlerine yoğun bir şekilde yansıtmışlardır. Türk edebiyatında ‘’Batılılaşma’’ fikri, Tanzimat döneminde kaleme alınan eserlerde çokça yer alır (Karabulut,2008).  Nitekim Recaizade Mahmut Ekrem’in Bihruz Bey’i, Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey’i Fransız etkisinin ürünleridir. Esasen Tanzimat romanlarında oluşturulan karakterlerde, Batıya yönelme durumu bir saplantı hâline gelmiştir. Bu dönemde, Osmanlı devletinde alfranga ifadeler sıkça kullanılmaya başlanır. Bilge Ercilasun, bu durumu ‘’Cemiyette ikilik hâkim olmaya başlamıştır’’ (Ercilasun,1997;275) ifadesiyle açıklar. Bu bir ‘’alafranga yaşama isteğidir’’. Bu durum Namık Kemal’in İntibah romanı çerçevesinde değerlendirilebilir; İntibah romanının asıl kahramanı Ali Bey, düşkün bir kadın olan Mahpeyker’e aşıktır. Ali Bey’in bu durumun bilincinde olduğu hâlde Mahpeyker’den vazgeçememesinin temel sebebi onun Batılı özellikler taşımasıdır; Mahpeyker’in Çamlıca’da bir yalısı ve kendine özel arabası vardır. Aynı durum Ekrem’in Araba Sevdası romanına da hakimdir. Bihruz Bey’in düşük bir kadın olan Periveş’e aşık olmasının nedeni, Periveş’in güzel bir arabasının olmasıdır. Bu durum katmerlenir ve Ahmet Mithat Efendi’nin Jön Türk isimli eserinde Ayşe karakteri ismini değiştirerek Ceylan yapar. Çünkü Ceylan ismi, Fransızca ‘’biche’’ kelimesinin Türkçesidir.

“İşte şimdi anlıyoruz ki romanın öteki kahramanı da Ceylan Hanım imiş. Asıl ismi Ayşe iken Fransızca “biche” kelimesinin Türkçesi olarak “Ceylan” tahallus eden bir hanım.’’ (Jön Türk,52)

Tanzimat dönemi romanlarının çoğunda, Fransızca öğrenmek ve konuşmak büyük bir marifet sayılır. O kadar ki Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası romanını anlamak için eserin sonuna Türkçe-Fransızca sözlük eklemek icap etmiştir.

“-Mösyö e servi, e Mösyö Piyer e lâ… diye gelen uşağı Mişel’i bir tekdir ile savdıktan sonra tirepezenin üzerinde bir tabak içinde duran firenk sigaralarından birisini aldı.’’ (Araba Sevdası, 34)

Kuşkusuz dil alanında en önemli devrim Tanzimat ile başlar.  Ancak Tanzimat Edebiyatı’nda sadece Fransız tesirini değil Arap ve Fars tesirini görmek de mümkündür. Fransız tesirinin gücü, zamanla Arap ve Fars tesirini eritmiştir. Yahya Kemal Beyatlı bu hususta şunları söylemiştir;

Bizim edebiyatımızda Fransız tesiri hiç şüphe yok ki Tanzimat’la başlar. Yalnız şurasını da kaydedeyim ki Garbı, daha doğrusu Fransız edebiyatını ve kültürünü anlamak hususunda ilk zamanlarda ediplerimizin rüyet sahası pek dardı. Bu rüyet sahası muhakkak ki o zamanki ile mukayese edilmeyecek kadar genişlemiştir (Perin,1946:38).

Tanzimat edebiyatının kurucularından sayılan, özgürlük ve vatan şairi Namık Kemal abartılı dil yerine yalın bir dil ile toplumu ilgilendiren konular üzerine yazılar yazmaktadır. Bununla birlikte Namık Kemal’in dilden Arapça ya da Farsça sözcükleri çıkarmak gibi bir düşüncesi yoktur.

Muallim Naci ise Türk dilinin sorunlarına eğilmiş, dilde doğallığı savunmuştur:

Bir söz ne kadar tabii söylenir ne kadar tabiî yazılırsa o derece latif (güzel) olur(Levend,2010;135).

Tanzimat devrinde dil üzerine çalışan önemli isimlerden biri de Ahmed Midhat Efendi’dir. Basiret gazetesinde çıkan yazısında kısaca şunları söyler;

‘’Halkımızın kullandığı bir lisan yok mu? İşte onu millet lisanı yapalım.’’ (Timurtaş,1964)

Bunların yanı sıra, Sarıklı İhtilalci olarak bilinen Ali Suavi, Türkçenin, dünyanın en zengin ve en eski dillerinden olduğunu savunur. Türkçeden Arapça, Farsça kuralların kaldırılmasını, yazıda kısa cümleler kullanılmasını ve ibadet dilinin Türkçe olmasını önermiştir (Karal,1985;314).

Filhakika, Ziya Gökalp de Lisanî Türkçülüğün ilkelerini sıralarken açıkça şunları söylemiştir;

‘’Halk lisanında Türkçe eş anlamlısı bulunan Arabî ve Farsî kelimeleri atmalıyız.’’ (Gökalp,2018;150).

Hemen hemen her edebi türde Fransız edebiyatının ürünleri örnek alınmıştır. Bu bağlamda ‘’batı edebiyatı’’ denilince akla ‘’Fransız edebiyatı’’ gelmesi gayet tabidir. Ancak bu durum, sadeleşme hareketi olarak telakki etmiştir. Bununla birlikte Tanzimat’ın esas uygulama alanı gazeteler olmuştur. Esasen Tanzimat Edebiyatı bir gazete edebiyatıdır. Zira halka ulaşmanın en kolay yolu gazetelerdir. Tanpınar bu durumu şöyle ifade etmektedir;

Türk nesrinde değişiklik daha ziyade resmî dilde ve onun bir kolu gibi görünen gazete dilinde başlar… Yavaş yavaş ıslahat işinin bu müzâherete ne kadar derinden muhtaç olduğunu anlayan hükümet, sık sık beyannâmeler ve fermanlarla halka müracaat ediyordu (Özkan,2004)

Burada dikkate değen nokta, devletin halkla iletişim kurma çabası olmalıdır. Nitekim ilk Türkçe gazetemiz olan Takvîm-i Vekayi, halka, devletin iç ve dış güçleriyle ilgili bilgi sunardı. Memleketimiz de bizzat Türk münevverleri tarafından çıkarılan ilk gazete ise Tercüman-ı Ahvâl’dir. Tercüman-ı Ahvâl’e, Yeni Türk Edebiyatı’nın ilk mühim yayın organı gözüyle bakılır (Göçgün,1998;506).

Halkın sefaleti, çaresizliği, çektiği acılar bu edebiyatın mensuplarının yüreğinde yankılar yapmaktaydı. Şinasi, dilde sadeleşme düşüncesinin peşinden giderek hem dildeki Arapça, Farsça sözcükleri azaltmış hem de eski şiirin uzun cümlelerinden kurtulmuştur.  Şinasi’nin dilde sadeleşme konusunda bir öncü olduğu yadsınamaz. Halit Ziya, bir mülakatında bu durumu şöyle dile getirir;

‘’… Lisanı yeni ihtiyacat-ı medeniyye ve ictimaiyyeye göre sadeleştirmek, tabiileştirmek lâzım gelir.’’(Özkan,2004).

İşte bu, ‘’halka, halkın diliyle hitap etmektir.’’

Bu dönemin yazın insanlarından Şemseddin Sami ise, Arapça ve Farsçadan bir miktar kelime almakla Türkçenin hüviyetini kaybetmeyeceğini savunur. Türkçe için dünyanın en güzel lisanı dense mübalağa edilmiş olunmaz ifadelerini kullanmıştır (Çalen,2017;61).

Tanzimat devri yazarları, Türkçenin ilim ve edebiyat dili olarak yeni bir hüviyete girmesi gerektiği üzerinde fikir beyan ettiler. Ne var ki Tanzimat yazarları, Osmanlı Türkçesi’ni bir yana bırakıp konuşulan Türkçeden modern bir Türkçe oluşturmak yolunu tutmayıp sorunu Osmanlı Türkçe’nin kendi içinde çözmeye çalıştılar. Ya Fransızca kelimeleri olduğu gibi kabul ettiler ya da Arapça, Farsçaya dayalı yeni kelime türettiler. Böylece Tanzimat dili, bir yandan Fransızca kelimelere kapısını açarken bir yanda da Arapça köklerden türetilmiş yeni kelimeleri benimsediler (Banguoğlu,1980;68).

Kısaca belirtmek gerekirse, Batı’yı tanımamızla birlikte Tanzimat döneminde, sosyal hayatımızda meydana gelen değişiklikler kuşkusuz dilimizi de etkilemiştir. Bu durum daha ziyade sadeleşme hareketi olarak kendini göstermiştir. Ancak Türkçenin yapısında köklü bir değişim olarak kendini gösterememiştir. Tanzimat dönemi, dilde yenileşme hareketi için bir arayış devri olmuştur.

KAYNAKÇA

Ercilasun, Bilge (1997). Yeni Türk Edebiyatı Üzerine İncelemeler, C. 1-2, Akçağ Yay. Ankara.

Karal, Enver Ziya (1985). Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi 2, İletişim Yay. İstanbul.

Banguoğlu, Tahsin (1980). Yaşayan Türkçemiz, Tercüman Gazetesi Yay. İstanbul.

Çalen, Mehmet Kaan (2017). Osmanlıcılık ve İslâmcılık Karşısında Türkçülük, Ötüken Yay. İstanbul.

Göçgün, Önder (1998). Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay. Ankara.

Gökalp, Ziya (2018). Türkçülüğün Esasları, Ötüken Yay. İstanbul.

Timurtaş, Faruk Kadri (2011). Dil Davası ve Ziya Gökalp, Istanbul Journal of Sociological Studies 0 (5).

Özkan, Mustafa (2004). Yenileşme Sürecinde Türk Dili, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi 0 (32).

Levend, Agâh Sırrı (2010). Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Dil Derneği Yay. Ankara.

Parlatır, İsmail (2006). Tanzimat Edebiyatı, Akçağ Yay. Ankara.

Korkmaz, Ramazan (2009). Yeni Türk Edebiyatı, Grafiker Yay. İstanbul.

Karabulut, Mustafa (2008). Tanzimat Dönemi Türk Romanlarında Alafrangalaşmak, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı – Belleten S56.

Recaizade Mahmut Ekrem (1997). Araba Sevdası, Akçağ Yay. Ankara.

Kemal, Namık (2019). İntibah, Maviçatı Yay. İstanbul.

[1] Erciyes Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü / uzunoglubirkan@gmail.com