Edebiyat İncelemeleri

Kuantumun Hikayesi

–Bek! Be-e-e-k!

–Efendim?

–Çıksana. Geç kalırız şimdi…

–Bir saniye…

Saç kurutma makinesinin sesini duyunca Bekbol, karşısındaki bulaşık makinesinin üstünde duran parmak büyüklüğündeki poşetin ağızını kapatıp, küvetin altındaki küçücük kavanoza sakladı.

Dudağının alt kısmına koyduğu berbat kokulu nasıbay’ı[1] lavaboya tükürdüğünde masmavi salyasından tiksinip hemen suyu akıtıverdi. Hâlâ alışamadığı için midesi bulandı, ağzına acı su geldi. Normalde dişini fırçalamak onun için kolay bir iş değildi. Şimdi ise bayağı fırçaladı dişini. Öğürmesine rağmen dilini de biraz fırçalayıverdi. O ağzını yıkayıp çıktığında Kamila da saçını kurutmuştu.

–Niye içeride bu kadar uzun kaldın?

–Sigarayı bıraktığımdan beri zor oluyor.

–Alışacaksın. Kokusu çok kötü ya…

Sonra Kamila tiksinerek yanına geldi, onun kulaklarını kapatan dağınık saçını taradı.

 –Bugün kestirelim.

–Kokusunun kötü olduğunu bugün mü fark ettin?

–Haydi, giyin artık. Sınava geç kalacağız.

–Hangi sınıfta olacaktı?

Kamila mutfakta kızartmayı tabağa koyarken:

–Üç yüz sekiz, diye seslendi.

–İkimiz de aynı sınıfta değil miyiz?

 –Evet, Bek! Hangi ceketimi giyeyim?

–Dün gece gri olanını hazırlamadın mı, Kami!

Tekrar suratını astı.

–Ya bu ne biçim huy?

–O dün geceki halet-i ruh iyeyle hazırlanmıştı.

–He, ne oldu, rüya mı gördün?

–Evet. Bek düğünü güzün yapsak ne olur?

–Kız çıkarma merasimini güzün yapmak istersen… Büyük düğünü de yazın yaparız.

Kaşlarının bitiştiği yer ile burnunun üstü azıcık kırıştı ve:

–Tamaaam. Kırmızı mı giyeyim,– diye ceketini eline aldı ve dış kapıya yaklaştı.

Yol kenarına çıkar çıkmaz ellini kaldırmaya bile yetişmeden kırmızı bir Toyota duruverdi. Gidecek yerleri yakın olsa da arabanın yeni oluşuna kapılan Bekbol dört yüz tenge’ye[2] anlaştı. Aracın yerinden hareket ederek şoförün ikinci vitese geçmesiyle birlikte arabanın arka koltuğuna oturan Kamila bağırıverdi:

–Allah’ım ya, unuttum. Dün gece hazırladığım gri ceketimin cebine koymuştum ya.

–Neyi?

–Sınav notlarımı.

–Eve dönersek geç kalırız. Merak etme. Hocanın verdiği kâğıdı doldurup çıksak yeterli değil mi?

–U-uf, zor olacak…

            Radyo durmadan çalıyor:

“Savaş ateşi sönmeyen Suriye’den vatandaşlarımız memlekete geldi. Cumhurbaşkanın doğrudan emriyle yapılan “Jusan”  sosyal operasyonu sonucunda 47 kardeşimiz memleketimize geri döndü.

Şoför radyonun sesini açıp:

–Bunları var ya, yargılamak lazım. Vatanını terk eden sakallılar… Bunlar bizim de kökümüzü kurutacak, – diye üstüne basa basa söylüyor. Arkadakiler fikrini destekleyecekler mi diye aynaya da sık sık bakıp duruyor. Bekbol ve Kamila okulun önünde inerken haberin sonunu dinleyemediler.  Şoför verdikleri paraya bakıp “Kardeşim, bozuk paran yok mu?” diyerek araba kapısının cebine göz atıyordu. Bozuk kuruşların sesi çıkıyor.  “Eh, bu çocuklara kaç kere dedim demir falan koymayın buraya” diye Bekbol’a tekrar baktı. Arkasındaki arabalar selektör yapıp, korna çalarak ikaz ettiler.

–Tamam, abi, para üstü sende kalsın.

–Kusura bakma kardeşim.

Şoför tekrar yakışmayan bir gülüşle sırıtıp sinyal vererek çok hızlı bir şekilde giderken Bekbol beyaz Audi’deki sakallı adamı gördü.

–Ölecek mi ya? Aldın mı?

–Neyi? Ha, hayır. Bozuk parası yokmuş.

–Bunların hepsi böyledir. Alman lazımdı.

–Bozuk para için moralini bozma artık.

 

***

–…Bek, hangi ceketimi giyeyim?

–Dün gece gri ceketini hazırlamıştın ya.

Kamila ona surat asarak gri ceketini aldı.

–Giyecek bir elbisem yok.

–Düğünden sonra olacak. Kamila:

–Yaza kadar böyle mi gezeceğim,– diye yıkık bir şekilde boynuna sarıldı.

–Kami! Haydi, hemen çıkalım artık.

Yoldan geçen kırmızı Toyota Bekbol’un gözüne çarptı. “Yeniymiş” diye düşündü ve kaldırıma çıkıp elini kaldırdı. Beyaz Audi gelip durdu ve sakallı esmer şoför gözlerini kısarak nereye diye sorar gibi işaret etti.

–Üniversiteye…

Şoföre fark ettirmeden arabaya bakan Bekbol “ üç yüz” dedi. Şoför hiçbir karşılık vermeden arabanın kapısının dış kolu kırıldığı için içeriden açıverdi.

“Kazak radyosunda sabah haberleri: Savaş ateşi sönmeyen Suriye’den vatandaşlarımız memlekete döndüler. Cumhurbaşkanının emriyle yapılan “Jusan” sosyal operasyonu sonucunda 47 vatandaşımız…”

Şoför radyo kanallarını değiştirerek şarkı sesi gelen tüm kanalların hiçbirine takılmadan tekrar haberlerde durdu. Diyanet İşleri Başkanının dedikleri haber olarak veriliyordu. Şoför radyoyu tamamen kapattığında onlar gidecekleri yere varmışlardı. Para üstünü verdikten sonra beyaz Audi eski motorunu bağırtarak sürmeye devam etti.

–Ölecek mi?

–Notlarına dikkat et, rastgele kullanma. Bildiğin sorular gelirse kendin yazmaya çalış, tamam mı? Kamila yine Bekbol’un boynuna sarılarak:

–Sadece okuduğumdan kafamda hiçbir şey kalmamış. – dedi.

Sınıfa girip montlarını çıkarır çıkarmaz gözetmen sınav sorularını açıp dağıtmaya başladı. Her biri sınıfın birer köşesine denk gelmişti. Gözetmen Bekbol’un lisans arkadaşı Aray’dı. Şu an burada araştırma görevlisi olarak çalışıyordu.

–Yüksek lisansa geç kabul edilip sınava da geç mi geliyorsun?– diye espri yaparak göz ucuyla Kamila’ya baktı.

–Kopya çekmeyin. Kamerayla izleniyorsunuz. Bir daha uyarı olmaz. Doğrudan şikâyet dilekçesi doldurulur.

            Bekbol lisans arkadaşına şaka yapmak istese de Kamila’ya bakarak, düşüncesinden vazgeçti. Yüzü kireç gibi olmuştu. Galiba hiç bilmediği sorular gelmişti. Sınav boyunca bir iki kere gülümseyerek konuşmaya çalışsa da, lisans arkadaşı olan gözetmen kopya çekmesine fırsat vermedi.

–Bekbol! Sizin yüzünüzden ben sorgulanacağım.

–Of, Allah belanı versin, kancık! Beraber okuduğumuzda her sınavda erkeklerin bir gözü yazıdaysa diğer gözü de notları yapıştırdığın beyaz bacaklarında oluyordu.

–Kalın bacaklı diye ad takın.

–Kırmızı şarapla sarhoş olup geldiğinde ayaklarının arasına ellerini sıkıştırıp kıvrılarak sabahladığını nasıl unutursun.  “Neyse, ileriye gitmeyelim” diye Bekbol içini gıcıklamaya başlayan düşüncelerini toparladı. Kamila, tavşan gibi gözleriyle yalvararak ona bakıp duruyordu. O ne yapsın ki? Sonuçta yurttaki okuma salonlarını gezerken kendisine yalvarır gibi bakan o gözleri her görüşünde yüzü kızarıyordu ve Kamila’nın kameranın tam altında oturduğunu fark etti. Kameranın onu çekmesi imkânsızdı. Kendisi de fark etmiş olmalı. Gri ceketinin iç cebine koyduğu kâğıtları çıkararak içinden bir tanesini seçip aldı ve yazdığı kâğıdın altına saklayarak kopya çekmeye başladı. Yüzü canlandı, her göz göze geldiğinde tebessüm ederek göz kırptı. Sadece kendisinin yaptığını bildiği suçu kendisine güvenen gözlerini görmesinden daha ağır ceza olabilir mi ki?

İki saatlik sınav süresinin yarısına geldiğinde alnındaki mavi damarı şişen gözetmen Aray dışarıya çıkıp gitti. Aradan beş dakika geçer geçmez baş gözetmen girip direk Kamila’nın oturduğu masaya doğru yaklaştı.  Badem gözleri ıslanan Kamila’nın önündeki kâğıdı hızla çektiğinde altındaki küçücük kâğıt kuş tüyü gibi havalanarak düştü.

–Bizimle gelin.

– Affedersiniz hocam?

–Bizimle gelin dedim! Sınavın başından beri kopya çekiyorsunuz, utanmıyor musunuz?

Kamila bir yukarıdaki kameraya bir Bekbol’a bir de baş gözetmene baktı. Yardım bekledi. Acaba birisi sahip çıkar mı diye düşündü. Gözünü kapatıp açsa gözlerinden yaş damlayacağını sezince nefesi sıkıştı, derin bir iç çekti.

–Biz seni görmezlikten gelebilirdik. Fakat rektörlükte takılan kameralar her şeyi görüyor.

O yine bir kameraya bir Bekbol’a baktı. Bu sefer baş gözetmene bakmadı.

–Hocam! Bir şans daha verebilir misiniz?– diyen Bekbol’un sesi geldi.  Kamila o ana kadar güçlükle tuttuğu gözyaşlarını bırakıverdi.

–Hocam affedersiniz? Lütfen.

Aray kapıdan girdiğinde baş gözetmen ona doğru dönerek:

–Siz de gözetmen misiniz, niye kontrol etmiyorsunuz? –diye sert bir şekilde sordu. Aray telaşla:

–Bu kız kopya çekmiyordu– dedi.

–Sınav hakkında uyarıda bulunmamış mıydınız? Aray iyi niyetle Kamila’nın yanına geldi:

–Evet– dedi.

–Doğru kontrol etmediğiniz için sizin hakkınızda da şikâyetçi olacağız.

Baş gözetmen Kamila’yı alıp götürürken Bekbol da çaresizce yerinden kalkıp kapıya yaklaştı. Aray hızlı bir şekilde önüne geçti:

–Nereye gidiyorsun? Şimdi senin hakkında da şikâyet dilekçesi yazılacak. Bekbol Aray’ı iteleyerek:

–Ne yaparsa yapsınlar.–diye çıkıp gitti.

–Bekbol…

Koridora çıktığında Kamila boynu bükük şekilde baş gözetmenin ardından gidiyordu. Bekbol koşarak yaşı kırkı geçmiş adamın kolundan tutup durdurdu.

–Hocam! Bir seferliğine affedin. Sizin de kızınız vardır belki…

–Sen az önceki sınıfta oturan delikanlı değil misin?

–Evet, hocam… Kenara geçip konuşalım.

–Bırak kolumu.

–Hocam! Küçücük kızı niye bu kadar ağlattınız?

–Kopya çekmek yasaktır…

–Anlıyorum hocam, ama bu kız hiçbir işte çalışmıyor, sadece bursuyla idare ediyor. Anlayın lütfen! Hepimiz insanız..!

Baş gözetmen biraz düşündü, acıyormuş gibi derin bir nefes çekti ve:

–Hey, haydi gelin! –diye eliyle işaret etti.

Üçü rektörlükteki üst kata çıkarken Kamila ağlamayı da yalvarmayı da bırakmıştı.  Sonucun iyi olduğunu mu düşündü, yoksa yalnız olmadığını mı hissetti? Bilinmez.

Üçü on ikinci kattaki odanın önüne geldiğinde içeriden kaba bir gülüş duyuldu. Onlar içeri girdiğinde gülüşünü durduramayan göbekli esmer adam onlara bakıp daha çok kahkaha atmaya başladı.

–Yine yaramazlık yapanlar mı? Onları alıp gelen baş gözetmen odaya girer girmez telefonunu alıp:

–Bu da anlaşalım diyor. Kıza sahip çıkan oğlana bak! – dedi.

–Aray, biraz önceki kopya çekip yakalanan kızın ve arkasından çıkıp gelen delikanlının kâğıtlarını listeden çıkar. Yaz okuluna kalacaklar.

–Hocam!..

–Ne hocam? Kurallar herkes için aynıdır, yürü git. Siz olmasanız da işimiz çok.

Az önceki göbekli esmer adam hala gülüyordu ve gülüşünden duvarlar titriyordu. Bekbol’un ağzına gelen “ş” ile “”s”[3] sesleri dişlerinin arasında kaldı. Sonra Kamila’yı alıp çıkarak kapıyı bütün gücüyle çarptı. Onun elinden gelen de bu kadardı. Bekbol’un dişlerinin arasında kalan seslerin hepsi asansörün içinde dökülüverdi.

–Bunların hepsini niye benim yanımda söylüyorsun? Az önce söyleseydin ya.

–Onlar laftan anlayacak mı?

–He, senin söylediklerin de laf mı?

***

–Hocam! Bir şans daha verebilir misiniz?– diyen Bekbol’un sesi geldi.  Kamila o ana kadar güçlükle tuttuğu gözyaşlarını bırakıverdi.

–Hocam affedersiniz? Lütfen.

Aray kapıdan girdiğinde baş gözetmen ona doğru dönerek:

–Siz de gözetmen misiniz, niye kontrol etmiyorsunuz? –diye sert bir şekilde sordu. Aray telaşla:

–Bu kız kopya çekmiyordu– dedi.

–Sınav hakkında uyarıda bulunmamış mıydınız? Aray iyi niyetle Kamila’nın yanına geldi:

–Evet– dedi.

–Doğru kontrol etmediğiniz için sizin hakkınızda da şikâyetçi olacağız.

Bekbol kan ter içinde kaldı. O anda Kamila’nın arkasından çıkacak olursa, ikisi hakkında da şikâyet dilekçesi yazılacaktı. “Yüz bin tenge maaşımı ne zamana kadar harcarım? Onun da benim de bankaya borcumuz var. Her ay ev kirası, kredi borcu…”. Bekbol bütün bunları kafasında hesaplarken yüzü asılmış olan ve artık gözyaşını silen Kamila’ya bir an gözleri ilişti. Kamila ise ona yiyecek gibi bakıyordu. O ise gözleriyle bir şeyler demeye çalışırken demir kapı dışarıdan kapandı.

–Bu sene kimseye acımıyorlar. Küçücük bir şey oldu mu, doğrudan şikâyet dilekçesini yazıp, yaz okuluna bırakıyorlar.

Bekbol ne yapacağını bilemeden pencereden dışarıya bakarken birilerinin seneye düzenlenecek olan üniversite yıldönümünün pankartını astıklarını gördü. Sınavda ne yazdığını bile hatırlamıyordu. Erken bitirmeye çalışıp, kâğıdını Aray’ın önüne koyarken, o da eline küçücük bir kâğıt tutuşturmuştu. Bekbol hiçbir şey anlamadı, öylece yüzüne baktı.

–Benim telefon numaram. Sınavları geçince ara beni. Yardımcı olurum.

Genç de olsa o araştırma görevlisiydi. Lisans arkadaşının sözünden destek alan Bekbol çıkınca Kamila’yı aradı, telefonu kapalıydı. Yüreği ağzına geldi fakat onu rektörlüğün arkasındaki banklarda otururken buldu. Bulunca da dona kaldı. Yanına gidip gidemeyeceğini düşünerek kösteklenen at gibi sürüne sürüne zar zor gelip oturabildi. Sanki diken üstünde oturuyormuş gibi.

–Sınavın nasıl geçti?

–Kami! Senin bursun iptal edildi, bu daha sınıftaki tartışmada belli olmuştu zaten. Benim bursumu iptal ettirmemek için bir yolunu buluruz artık…

–Ben sana para sordum mu? Sınavın nasıl geçti diyorum!

–İdare eder.

–Bana sormak istemiyor musun?

–Kami!

–Hayır. Lütfen, sorar mısın?

–…Nasıl?

–İyi. Ben yazmadan en yüksek puanı alacağım. Nasıl diyeceksen eğer? Beni rektörlüğe götürüp üstümü aradı. “Sakladığın notlar var mı?” dedi. “Var” dedim. Ve eteğimi çekip bacağıma sakladığım bir desteyi çıkarıp verdim. “Daha var mı?” dedi. “Var” dedim. Sutyenime elimi soktuğumda, kendim de sıkıca bağladığım, sanki yılkı vücudu büyüyor gibi duran kopyaları çıkaramadım. Çözmek için elim yetişmedi. Ceketimi çıkarıp göbekli kişiye sırtımı dönüp durduğumda, o da becerikliymiş, güçlü parmaklarıyla çözüverdi. Memelerimin ucu sertleşip, vücudumun büyüdüğünü hissettirmemek için hızlıca oradaki kâğıtları da verdim. Senin gözünün önünde giyinip soyunurken hissedememişim ama kötü kadın gibi birisinin önünde soyunmanın da kendine ait bir zevki varmış…

–Kamila!..

–Ne Kamila, ne? İçeride göbekliden başka göbekli biri daha varmış. Benden hoşlanmış gibi. Bu akşam buluşmayı teklif etti.

–Buluşmayı?

–Evet. İşte onu düşünüyorum. Hayır, hayır. Senin düşündüğün gibi gitsem mi, gitmesem mi diye değil. Ne giyip gitsem diye düşünüyorum? Peki, sence ne giyeyim?

***

İkisi asansörden çıkıp, yürüyorlardı. İkisi de yağan kardan kurtulmak istemiyormuş gibi ahenkte yavaş yavaş yürüyorlardı.

–Kami?

–Efendim?

–Hâlâ bu gibi kişilerle sık sık karşılaşacağız galiba.

–Ben onu düşünmüyorum ki.

–Neyi düşünüyorsun o zaman?

–Nereden iş arayacağımı düşünüyorum. Ay sonunda kredi borcumuzu ödememiz lazım. Artık ne sen de burs var, ne de bende… Zaten eskiden de o para yetmiyordu.

–Kami?

–Hayır, doğru değil mi? Keşke hiçbir şey bilmediğim halde kopya çekmeden yazsaydım. Sen de arkamdan boşu boşuna çıktın. Ben iş bulana kadar senin bursunla idare ederdik.

–Kami diyorum?”

Kamila arkasına döndüğünde çam dallarını kâğıda sarıp çiçek yapıp hediye olarak uzatan Bekbol’u gördü.

–Düşündüğün bu mu şimdi? Derdin bu kadar mı?

–Bana küsmeyeceksin değil mi?

–Niye küseyim ki?

Bekbol Kamilay’a yol kenarında uzunca bir süre sarıldı. Soğuktan burnu kokuyu hissetmese de yanaklarından kokladı.  Gerçekten tatlı kokusunu aldı mı, yoksa aklında kalan eski kokusunu mu hissetti mi, hiç belli değildi.

–Haydi, kafeye gidelim.

–Sonra senin saçını kestirelim.

–Sigara da içelim o zaman.

–Sözün nerede kaldı?

Bekbol sırıtarak:

–Sadece bugünlük içsem…

–Tekrar başlayacaksın sen…

 

***

Sanki kar değil kurşun yağıyormuş gibiydi, ikisi de başını kaldıramadan eve döndüler. Konuşmak için derin derin aldığı nefesi boşu boşuna tüketiyordu, aynı zamanda canı sagara içmek istiyordu.  Evdeki küvetin altında duran kavanozu düşündü. Ama sabah tiksindiği gibi tiksinmedi.

Eve girer girmez banyoya geçip, suyu açtı. Kavanozun içindeki büyüklüğü parmak kadar olan poşeti tekrar aldı. Aynaya bakıp çirkinleşen saçını düzeltip sabahki gibi dişini fırçalayıp çıktı. Kamila üzerindeki elbiseyi çıkarmadan kanepeye yüz üstü uzanmış. Ölü bir sessizlik vardı. Mutfaktaki lavabonun musluğu da bozulalı bayağı olmuştu. Düşen her damlanın sesi lavaboyu değil de tam tersine beynine damlayıp deliyor gibiydi. Kamila azıcık dönüp:

–Of daha şu musluğu tamir edecek bir adam bulunmadı.– diye feryat eder gibi seslendi.

Bekbol mutfağa gelip musluğun başını bir kenarına çevirip biraz sesini dinledi ve bekledi. Koltuğa gelip oturunca uyuyakalan Bekbol, Kamila’nın çıkardığı seslerden uyandı. Dışarı çıkmak için hazırlandığını gördü.

–Nereye gidiyorsun?

–Söyledim ya.

–Kamila! Orada benim namussuz olduğum için ya da cesaretsiz olduğum için kaldığımı mı düşünüyorsun? Yoksa hep istediğin o altmış bin tenge burs muydu? Bu evin kirası, her gün yürümek, yemeğin parası boynuma borç olmuş, nereye kadar idare et diyorsun?

–Demek ki sen kendin atmışsın, ben at arabasıymışım. Kusura bakma, ama nasıl çekersen çek at da öldü, arabası da kırıldı.

–Kırmak da, öldürmek de isteyen sensin!

–Evet, her suçun başlangıcının bende olduğunu biliyorum. Ama araba ile at ortasında ne zamana kadar kötü olacağız?

Bekbol sessiz kaldı. Neyi nasıl söyleyeceğini bilemedi. Banyoya giren Kamila eline büyüklüğü parmak kadar olan ağzı kapalı poşeti alıp çıktı ve:

–Bekbol! Ne verdiğin sözde, ne de dediklerinde hiç bir gerçeklik yokmuş.

–Bir anda bırakmak kolay mı diyorsun?

–Birinden diğerine geçeyim dedin mi? Oldu. Artık içebilirsin.

–Nasıl olursa olsun bırakmam yeterli değil mi? Kamila:

–İşte ikimizin farkı da burada, Bekbol! Senin için sonuçlar önemliyken benim için süreç önemli. – dedi ve kapıyı dışarıdan kapatıp gitti.

Odada Bekbol ile ölü bir sessizlikten başka bir şey kalmadı. Koltukta kıpırdamadan, hatta nefes bile almadan Bekbol’u izleyen sessizlik bile odada kendisini yalnız hissetmişti.

***

Kuaförden çıkıp ikisi de keyifli bir şekilde eve döndüler. Ve Bekbol’un kısa saçı ikisine de değişik ve ilginç göründü. Her marketin önünde, durduğu arabanın yanından geçtiğinde Bekbol camlarına bir bakıp, eski alışkanlığıyla başını sallıyordu fakat eskisi gibi sallanan saçları yoktu.

Kafeden daha yeni çıksalar da ikisi de eski alışkanlıklarından dolayı çay içmeye oturduklarında Bekbol’un telefonu çaldı. “Nasılsın anne? Ben de iyiyim, sağ ol. Evet… İşte evdeyiz… Sınavdan geldim. Yanımda kalan diğer kişiler işteler. Evet, evet, söyle. Ne kadar lazımdı? Tamam. Ocağın sonunda göndereceğim. Tamam. Babama selam söyle…”

–Ne diyor?

–Ocakta kız kardeşimin okul ücretinin parasını yatırmamız lazımmış. Onun için para biriktirmeye başla diyor!

–O zaman benim kredi borcumu ödemeye imkânın olmayacak mı?

–Neden olmasın ki? Buluruz ya. Kamila moralsiz bir halde:

–Buluruz…– diye bardağa çay koymaya başladı.

–Ne oldu sana?

–Hiç.

Çayı verirken:

–Bu dediklerinin sonunun nasıl biteceğine kaç kez şahit oldum değil mi? – dedi. –Bu yeni yılda memlekete gitmeden, burada kalıp çalışayım mı?

–Ne iş yapacaksın?

–Garsonluk veya veznecilik…

–Bu sene yeni yılı evde karşılayıp, anne babanla beraber olmazsan, yazın da evlenip gideceğiz. Sonra ne zaman gideceksin?

–Bilmiyorum. Her seferinde aileni ve akrabalarını düşünüyorsun. Açıkçası, seninle evlenmeye korkuyorum. Özel bir hayatımız olmayacak gibi.

–Saçma sapan konuşup durma, lütfen.

 

***

Bütün evi tek başına yöneten sessizlik telefonun sesinden korktu. Dağınık saçlarıyla koltukta oturan Bekbol yabancı numaraya uzun uzun baktı ve çıldırarak açtı.

–Allo! Bekbol nasılsın?

–İyiyim.

–Benim, Aray. Kamila ne yaptı?

–Hiç. Değişiklik yok.

–Niye aramadın? Yardımcı olurdum. Çözümünü bulurduk.

Bekbol isteksizce:

–Neyse, gerek yok. Artık çok geç.– dedi.

–Hayır, geç değil. Sen şimdi bizim eve gelsene. Konuşalım.

Bekbol kararsızdı, ne yapacağını, ne yapmasını bilemedi. Biraz zaman geçince:

–Nerede oturuyordun?– diye cevap verdi.

–Baytursunov ile Kurmangazi sokaklarının kesiştiği yer. Oraya gelirsen ben karşılarım.

–Tamam. Hemen çıkıyorum.

Bekbol telefonu kapattı ve ekrana baktığında Kamila’nın gitmesinin üzerinden üç saatten fazla zaman geçtiğini fark etti. Yeni yıl için heyecanı olmayan şehrin eşiğinde Noel baba adlı marketten sigara satın aldı ve bir taksiyi durdurdu. Gri renkli Opel’e binip, araba yerinden kalktığında karşı taraftan Land Cruiser’in durduğunu gördü. Tanıdık gibi geldi gözüne.

Radyo durmadan çalıyordu.

“Suriye’den gelen 47 vatandaşımızın otuzu 1-5 yaşlarında çocuk ve on biri kadın. Bir zamanlar Suriye’ye din konusunda pek bir bilgili olmadığı halde geçip giden vatandaşlarımızın her zaman yardıma ihtiyaçları var. Cumhurbaşkanımız sosyal operasyona başlama emrini vermezse, vatandaşlarımızın hayatının ne olacağı bilinmiyor” dediği anda şoför radyonun sesini kısıp:

“Eveeeet” diye buna baktı. Onun ise siyasete hiç merakı yoktu. Sohbetin devam etmeyeceğini anlayan şoför radyo kanallarını değiştirirken Rus radyosunda durdu. Öbür taraftan Mikail Efpemov’un seslendirmesiyle Gennadi Şpalikov’un şiiri başladı.

Şansızlığına göre ya da şansına göre

Hakikat çok basit:

Hiçbir zaman geriye dönme

Eski yerine…[4]

Anlaştığı yere geldiğinde Aray bekliyordu, arabadan iner inmez:

–Haydi, gel! – diye onu alıp sürükleyerek markete girdi ve:

–Ne içeceksin?

–Nasıl ne içeceksin?

–Beni neden aramadığın anlaşıldı, bırakmış mıydın içkiyi?

–Yok, Hayır.

–Beş yıldızlı bir konyak. Çikolata ve kahve. – dedi, Bekbol’a dönerek:

–Belki mum da alırız?

–Ne yapacaksın onu? Yakınlarda eczane yok mu? Aray sırıtarak:

–Rahatsız mı hissediyorsun kendini? – diye söyledi ama hemen toparlandı ve:

–Biz Kamila’nın sıkıntısı hakkında konuşacağız.

Kız ve yiğidin arasındaki içkinin bir tek amacı vardır. Beş yıldızlı konyağın verdiği sarhoşluk da görevini yaptı. Daha dibini bulmadan Aray, Bekbol’un dizine oturmuştu. Bundan sonra o kahverengi içkiye kimse bakmadı bile. Bekbol’un aklına eczaneye uğramadığı geldi, kızın sıcak nefesi çarpmaya başladığında ise son defa hatırladı, sonra her şey kayboldu.

***

–Allo! Bekbol nasılsın?

–İyiyim.

–Benim, Aray. Kamila ne yaptı?

–Hiç. Değişiklik yok.

–Niye aramadın? Yardımcı olurdum. Çözümünü bulurduk.

Bekbol isteksizce:

–Neyse, gerek yok. Artık çok geç.– dedi.

–Hayır, geç değil. Sen şimdi bizim eve gelsene. Konuşalım.

Bekbol kararsızdı, ne yapacağını, ne yapmasını bilemedi. Biraz zaman geçince:

–Lazım değil. Geçen iş geçti artık. Sağ ol! – diye Aray’ın cevabını beklemeden telefonu suratına kapatıverdi.

Kamila’nın gitmesinin üzerinden üç saatten fazla zaman geçmişti. Koltuktan kalktı ve neden uzandığını unutup hatırlamaya çalıştı. Eski hırkasının cebini karıştırmaya çalıştı ama aradığı yoktu. Ceketlerinin cebinde de bulamadı.  Yüzünü soğuk suyla yıkayıp, sebepsizce buzdolabını açtı. Evin içi alacakaranlıktı.  Lambalar yanıyor mu diye avizeye baktığında üçü de yanıyordu. Geniş bir oda ile dört kişinin rahat sığacağı mutfağı boşu boşuna dolaşıyordu. Balkona çıkıp, yerdeki paketin içindeki bir sigarayı bulduğunda ne kadar mutlu olduğunu kimse bilemezdi.  Yakmadan önce kendi bağımlılığına kızıp atmak istedi ama artık yakmıştı.  Sokaktan arabalar geçiyordu. İşte, gri renkli Opel geçiyor. Galiba bu arabalar eski olduğu için sahipleri yıkamaya üşeniyor diye düşündü. Yolun öbür tarafına Land Cruiser gelip durdu. Tanıdık geldi. Üniversitenin otoparkında görmüş olması muhtemeldi. Yol kenarına düzgün park etmediğine göre hemen çıkması lazım diye düşündü. O sigarasından son bir nefes çektiğinde arabanın kapısı açılıp Kamila indi. İstikamet eczane. Land Cruiser gidecek mi diye düşünürken tam tersine kaldırıma çıkıp iyice park etti. “Gerçek mi?” diye düşünür düşünmez, dış kapıya doğru yöneldi.

 

***

Sabah Aray’ın sütlü çayının tadına bakmadan eve gitmek istedi. Kalbi hızlı çarpa çarpa geliyor. Kapıdan girdiği anda neredeyse üzerinde zürafa resmi olan “Savanna” poşetine doldurulan şişelere çarpıp düşecekti. İçi hep bira doluydu. Hiç biri açılmamıştı. Odadaki masanın üzerinde bitmiş şarap ve yarısı içilmiş bira. Pencerenin önünde o içmediği Winston sigara. İkisi birlikte yattığı zamanki gibi çift kişilik yatak hazırlanmıştı. Yatağın bir köşesinde Kamila yatıyordu. Hemen koltuğa oturdu, sanki kafasına yıldırım düşmüş gibi, beyni yanıyordu. Kamila yorgandan başını çıkardı ve:

–Yarın son sınavdan sonra memlekete döneceğim. Annemi özledim. Babamı da… Köydeki büyük evin ateşi yakılan tek odadaki sobanın dibinde otuyorlar ikisi de! – diye ağlamaya başladı.

İç çekerek başlayan ağlayış sonunda hıçkırığa dönüştü. Bazen tüm gücüyle deve yavrusu gibi bağırıyordu…

 

***

Saçını kestirse de arkaya yatırmaya alışan Bekbol arkasındaki duvara başını vurdu. Kamila iki omzu titreyerek avucuyla ağzını kapatıp kahkaha attı.

–Kami! Alışkanlık işte.

–Dün o baş gözetmeni durdurmak için peşimden koşup geliyordun ya. Oradaki sallanan saçın hâlâ gözümün önüne geliyor.

–O zaman niye kestirdik?

–Sen her zaman koşarak yürümüyorsun ki.

–Tam öyle bir durumdayken benim saçımı düşünebildin yani?

–Çoğu zaman benim kız olduğumu unutuyorsun sen.

–Sınav sorularını aynı şekilde aklında tutsaydın, olmaz mıydı? Kamila Bekbol’a gözünün çevirip:

–O cevapların seninle hiç bağlantısı yok ki. – diye baktı. Sanki bir şey diyecek gibi hazırlanıp oturdu ve:

–Bek! Ben bir buçuk ay memlekette kalsam, buradaki işlerimi güvenip sana bırakabilir miyim?

–Tabi ki de!

–Ama korkuyorum.

–Neden?

–Sen hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun ki! Dün arkamdan koşarak çıkmanda aileyi ve geçimimizi düşünmediğini gösteriyor. Kastettiğim bu olmasın?

–Seni nasıl orada tek başına bırakıp, yabancı bir erkeğin önünde ağlatacağım ki?

–Babam yaşındaki adamın önünde ağlamanın nesi ayıp?

–Eğer arkandan koşmasaydım şimdi böyle oturur muyduk?

–Bilmiyorum. Bir anlık durum ile onun sonuçları iki ayrı şey değil mi? Bekbol Kamila’yı kucağına alıp:

–Neyse, tamam! Her şey yoluna girecek. – diye alnından kokladı.

–İnşallah, öyle olsun!  O zaman yarın memlekete gideyim.

–Kendim uğurlayacağım seni!

 

***

O üzerine kalın hiçbir şey giymeden koşarak yola çıktığında Land Cruiser çoktan gitmişti. Şaşırarak etrafına baktı. Kimse görünmüyordu. Bütün vücudunun sıcağı yüzüne çarpmış gibi oldu ve gözünden inen yaşlar ılıkça başladı, çenesine doğru soğuyarak yere damladı.  Avucuyla yüzünü ovduğunda ağladığını fark etti. Kendisini tutmak istemedi. Suyu konan kum kerpiç gibi bütün bedeni yavaş yavaş eriyordu.

–Bekbol!

O tanıdık gelen sese hemen dönüp beyaz paltolu kızı kucaklayıverdi. Kendini tutamayıp hıçkırarak ağladı.

–Niye üzerinde hiç bir şey yok? Hadi, eve girelim. – diye elindeki fıkırdayan bira dolu “Savanna” poşetini onun eline verdi:

–Şey… Sen ne içiyordun? Winston olur mu?

–Olur, olur.

Kamila kendisine bir şişe şarap, Bekbol için on tane şişe bira almıştı. Biraz önce evden çıktığı kıza benzemiyordu. Kesin konuşan Kamila’ya şaşırarak bakıyordu. O kendi sözünü bitiremiyordu:

–Şu taksici olarak çalışanları anlamıyorum! “Para üstü yok” diyerek anlaşılan para üstünden daha fazla para kazanmak istiyorlar! Cipe binsen de, sıradan bir arabaya binsen de aynı. Eczanedeki abla sağ olsun, hiç bir şey demeden parayı bozuverdi.

–…

–Bek! Ben yarın memlekete döneceğim. Uğurlayacaksın değil mi?

Bekbol “Bek” diyerek onu şımartan sözü Kamila’nın ağzından tekrar duyduğunda canlanıvermişti:

–Evet. Uğurlayacağım!

 

***

Gıcırdayan şişeleri buzdolabına düzensiz koydu ve Kamila’nın toparladığı çantaları alıp dışarıya çıktı.  İkisi de sanki bozkırdaki bir mezar gibiydi. Hiçbir şey konuşmuyorlardı. Sadece otobüs kalkarken Kamila:

–Bana hiçbir şey demek istemiyor musun? – diye sormuştu.

Bekbol demek değil, sormak istedi. Ama cesareti yetmedi. Hatta onu düşünmek bile istemedi. Diline ilk gelen: “İyi yolculuklar! Köydekilere selam söyle!” oldu ve elini sallamakla yetindi.

Gözü ağlamaya hazır biri otobüsle gitti. Gözündeki şeffaflığı öfkeye dönüşen biri de  otogarda kaldı.

 

***

Kestiği saçını silkeleyeceğim diye Kamila’ya yine rezil olan Bekbol otobüs kalkınca ucuz bir fiyata kiralık ev aramaya başladı. Artık Kamila da, kendisi de burs almıyordu. Ayın sonunda burs parasıyla alacak eşyaları ve önümüzdeki aya da planları vardı. “Eline geçmeyen para –senin paran değil”  diye ağabeyi her zaman uyarırdı.

Apardı hemen buldu ve ilginç tarafı şu an oturduğu evin tam karşısındaki binanın dördüncü katındaydı. Biraz daracıktı. İçi de güzel değildi. Ama temizdi. Anlaştı, ev sahibi de Rus nineymiş. Sesi kısılarak:

–Bir ay sonra boşalacak – dedi.

–Şimdi anlaşsak olmaz mı, nine?

–Olur. Fakat bana çocukları olmayan evli kişiler lazım.

–Genç aileyiz! –demişti, nine de şaka severmiş:

–O zaman dokuz ay sonra başka bir apart arayacaksınız– dedi.

Öncelikle apardın azıcık depozitosunu ödeyip ikisi anlaşınca, şimdi oturan kiracısını arayarak ona çıkması gerektiğini abartarak söyledi. Ertesi gün evden ayrılıp, arkadaşların evine sekizinci adam olarak taşındı. Kalan parasının hepsini yerli yerinde harcadı. Sadece Kamila’ya bildirmek kalmıştı artık.

 

***

Bekbol buzdolabındaki şişeleri her gün birer birer içip boşaltıyordu. Fazla iş çıktığında hızlıca bitirmeye çalışıyor, bazen de geceleri uyumuyordu. Parası da çok değil, yetmiyor. Ne iş olsa yapıyordu. Bir şey yapmak istemese de, Kamila’nın durumunu düşünmemek için yapıyordu. İnanmaya kalkınca Kamila’nın namusuna leke getirmek içine sinmiyor, inanmayayım dese; içilen şarap, bira, bu içmeyeceği Winston, iki kişi için hazırlanan yatak… Bazı geceler içi içini yiyordu. Aray ise?  Aray ile olan olayı sayılmayacak mı? Onu da düşünmek istemiyordu. Bazen ‘’ilk o başladı’’ diye kendi kendisi ile hesaplaşıyordu. Ama kimin başladığı önemli mi? Ne olursa olsun kirlenen dünya kirlendi değil mi?

Böylece omuzları düşüp yürürken Aray’dan mesaj geldi. ‘Benimki gecikiyor gibi. Buluşalım’

Bu mesajı aldığında Bekbol kendini kaybetti. Onun için dünya anlamsızlığa dönüştü. Sadece vücudunu sürükleyip Aray’ın apartmanının önüne geldiğini bile hissetmedi. Aray ise tebessüm ederek kapıyı açtı ve konuşuverdi:

–Bekbol aldırmayacağım diye karar verdim. Şimdi benim karnım büyümeden önce erkenden evlenmemiz lazım. Yoksa iki taraf için de ayıp olur.

–İki taraf için mi? Benim için ayıp değil mi?

–Senden neden utanacağım? Beraber olduğumuz için mi?

–O da mümkün.

–Çocuğu yapan kişiye ayıp değil mi?

–Çocuk doğuran kişiye de değil.

–Ayın beşi ile onu arasında gelecekti. İşte bugün ayın on beşi oluyor. Küçücük bir damla olsa bile kanım gelseydi…

Bekbol artık dinlemeye dayanamadı:

–Tamam, ayın on sekizinde birlikte doktora gidelim.

–Doktorlar ilk dört haftada tamamen bilemiyor. Bekbol:

–Onların bilmediği dünyayı sen altına bakıp biliyor musun? – deyip çıldırdı: –Hatta dört hafta değil bir buçuk ay geçti değil mi?

–He, evet, ayın on sekizi gidelim. Gidelim. Bugün yanımda kalacak mısın? Anel evde yok. Bir hafta iş için şehir dışına gitti.

–Hayır, eve gideceğim.

Bekbol evden çıkarken:

–Ayın on sekizinde hazır ol. – diye kapıyı sertçe kapattı.

 

***

Ayın on sekizi sabahleyin Aray Bekbol’a zar zor çıkan sesi ile haberleşip hastaneye gidemeyeceğini söyledi. Ertesi gün Kamila’dan mesaj geldi.    “Birinci tren istasyonu. Saat sabah sekizde. Dokuzuncu vagon, birinci koltuk.”

Bugün ayın on dokuzundan yirmisine geçiyor. Bekbol boş boş sokakta dolaşıyor. Sanki boş boş dolaşmıyormuş. Kamila’nın kendisini beklerken aynı anda Aray’ın “misafirini” bekliyormuş gibiydi. Fakat o ikincisinin gelip gelmeyeceğinden emin değil. Sadece yaptığı günahı omuzunda taşımak ona kaldı. Ama hangi günahı taşımak kolay olur? Üç sene sonra görüp bir kere yanında kalarak karnında çocuk taşıyan hayatı karanlık Aray’ı mı? Yoksa yedi sene sevgili olup dün güvenine şüphe düşüren Kamila’yı mı?

Sabah saat beş buçuk civarında aklı iki olay yüzünden dağınıktı. Elini sallayıp araba durdurdu ve hala uyanamayan şoföre dönüp ‘’ Şamalgan istasyonu. Beş bin tenge’’ dediğinde şoför seviniverdi.

–Sabahın köründe o tarafta ne kaybettin?

–İşlerim var.

–Ekmek bulmak kolay değil, ben hayatım boyunca otobüs süren kişiyim…

Ondan sonrasını duymadı. Kulağına kulaklığını takıp şarkının sesini sonuna kadar açtı. Kadın Yunan dilinde şarkı söylüyor. “Tren sabah saat sekizde gelecek” şarkının nakaratında tekrarlanan söz buydu. Bekbol, saat altı buçukta Şamalgan istasyonuna gelip demiryolunun ortasında durdu, Almatı’ya doğru yürüdü. Kulağındaki şarkıdan başka hiçbir ses duyulmuyordu. 7.16 da Bekbol’un kulağındaki şarkı bitti. Fakat tam bu trenin dokuzuncu vagonunun birinci koltuğundaki kızın kulağında da bu şarkı Almatı’ya gelinceye kadar tekrarlanacak.

 

***

Sabah saat beş buçuk civarında kafası iyice dağılmıştı. Elini sallayıp araba durdurdu. Hala uyanamayan şoföre dönüp:

–Baytursunov ile Kurmangazı caddelerinin kavşağı. Beş yüz tenge. – dedi.

Dışarıdan evine baktı, penceresinde ışık yanmıyordu. Yüzünü ovalarken avucunu tırnaklayan sakalını almak için dükkândan jilet satın alıp geri döndüğünde dördüncü katın ışığının açıldığını fark etti. Ortadaki parmağını büküp yavaşça kapıyı çaldığında diğer taraftan tanıdık bir ses duyuldu.

–Kimsin?

–Benim, Bekbol.

Aray ürkerek “Çok korkuttun ya” diyerek kapıyı açtı:

– Nereden geliyorsun?

–Özlemişim…

–Haydi, öf der misin?

–Çayımı hazırlasana. – diye kesin konuşmasına bakıp Bekbol’un sarhoş olmadığını fark eden Aray mutfağa koşuverdi.

Bekbol duşa girip uzun süre yıkandı. Köse olsa da oldukça seyrek sakalını tıraş edip, şakağına kadar jileti sağ sola çekiverdi. Yüzünü temizleyip çöp kutusuna bükmeden jileti atacağını düşündü. Ama çöp kutusunu açtığında ya sevineceğini ya da üzüleceğini bilemedi. Küvetten sallanarak çıkan o mutfak kapısına yaslanarak:

–Eve kim geldi? – dedi.

–Nasıl kim geldi? Anel şehir dışından yarın gelecek. Ne oldu kıskanmaya mı başladın?

–Kıskandığımdan değil, inek gören boğa gibi oluyorum.

–Boğa gibi? – diye sırıtıp yaklaştığında Bekbol, Aray’a bağırarak sorgulamaya başladı.

–Aldatmak istesen ardını temizleyip aldat. Anladın mı? – diye onu itiverdi.

–Bekbol! Dün geldi. Anlıyor musun nasıl olduğunu kendimde bilmiyorum. Yemin ederim…

Bekbol saatine baktı. 7.45. Artık yetişemeyeceğini de anlayıp, nazik canını avutamayacağını da sezdi. Sezdi de o kapının kenarına yaslanıp oturuverdi.

 

***

“Değerli genç aile bireyleri şuraya imzanızı atın! İşte, Bekbol Rısqulbek ve Kamila Nurtay sizi nikâhlanmanız sebebiyle kutluyorum.  Nice mutluluklar diliyorum. Nikâh belgeleriniz 25 Mart’ta teslim edilecek. “Teşekkür ederiz size! Teşekkürler!” diye Bekbol ile Kamila arka arkaya teşekkür edip nikâh sarayından çıktılar. Bekbol cebinden sigarasını alırken:

–Ertelemeden nikâh yaptığımız iyi oldu.

–Evet. Düğün sırasında bayağı dolaşacağız! Bir işi bari şimdiden bitirelim. – diye gri ceketinin cebini karıştırmaya başladı. Bir anda “şuna bak” diyen sevinçli bir ses duyuldu.

–Bu ne?

–Hatırlıyor musun, geçen ki sınavda kırmızı ceketimi giyip, gri ceketimin cebinde notlarımı unutmuştum ya.

–Evet…

–Of… Keşke o sınav günü bu gri ceketimi giyseydim. Tek dersten geçemediğim için bursu kaybetmiştim. Notlarım varken…– diye konuşan Kamila bursun üstüne eklenecek on bin tenge civarındaki parayı hatırlattı. Bekbol ise Kamila’yı 20 Şubat sabahında trengarına karşılamak için gittiğini ve tam burada ağladığını hatırlayıp gülüverdi.  Kıskançlık denilen şey çok zor bir şeydir.

 

***

Bekbol Kamila’yı eve bıraktı ve geç kalmıştı hemen işe gitti. Uzun bir süre akşam yemeği yediler. Sadece gece yarısında fısıldayarak konuşan Kamila:

–Bek? – diye başladı.

–Efendim?

–Geçen sınavdan çıktığımızda sen sokakta ağlıyordun ya?

–Hiç aklımda değil…

–O-of! Aslında senin sınavda kalıp hemen çıkmadığın iyi oldu. Sadece… Ben kendimi kimsesiz hissettim. Rektörlükteki o devin dalgası canıma batıvermişti. Senden başka sahip çıkacak kimse olmadığı için de kendi kendime kızmıştım.

–Onun için mi kavga ettik?

–Bilmiyorum. Sevindiğimi de üzüldüğümü de anlayacak tek sensin. Başka kimim var? Belki benim bütün eksikliğime sen yetmiyorsun. Fiziksel olarak yetişemiyorsun galiba. Onun için kızıyormuşumdur. Fakat nasıl olsa sen benim kaderim gibisin.

–Kader dediğimiz sadece bir ömür değil mi? – diye Bekbol sigarasını alıp balkona doğru yöneldi.

Kamila yokken Bekbol’un yeni taşındığı evde ilk defa başı yastığa değdi. Kamila, delikanlının kucağına sokulmuştu.  Bekbol kızın saçlarını parmaklarıyla tarayıp, ara sıra kokluyordu.

–Ev gerçekten güzelmiş. Temiz ve uygun.

–Allahtan bulabildik…

–Karşı taraftaki balkon bizim eski oturduğumuz evin balkonu değil mi?

–Evet.

–Şimdi kim oturuyor orada?

–Bilmiyorum.

– Ev sahibi satacağız gibi bir şey dedi.

–Aaaa.

–Evdekilerle konuştum. “Erkenden düğün işine hazırlanalım” diyor.

Kamila yiğidin kucağına yatarak:

–Bizimkiler de– dedi ve sözüne devam etti:

–Yedi senede ne değişmedi. Ben gittim. Sen geldin. Sen gittin, ben bekledim. İnsanları birbirine bu kadar bağlayan kader dediğimiz bu olmalı?

–Kader dediğimiz sadece seçimdir. Önümüzde binlerce yol var. Hatta bizim aklımızda günlük kaç defa seçimler olur. Çizilen o kadar yolumuz var ki. Onların birbiriyle çakışmaması lazımdır. Kuantum gibi. Bir anda birkaç yerde olabiliriz.

–Anlayacağım dilde çevirir misin?

–Misal benim çocukluğumdan beri Tanrı vergisi olmalı, spora yeteneğim var gibi. Fakat ben onu seçmedim.  Belki Tanrı vergisi kaderimin bazı dallarında ben bambaşka bir insanmışım. Hatta benim yanımda sen değil başka kız varmıştır.

–O zaman Tanrı bizi sadece birbirimiz için yaratmamış değil mi?

–Benim için bu konunun derinleşmesi ağır gelir, Kami! Kuantumun fiziğiyle insan kaderi hakkında araştırılan yönleri bu kadar.– diye Bekbol pencere önündeki sigarasını alıp balkona çıktığında karşı tarafta eski oturduğu evin balkonundan da kendisinin çıktığını fark edip şaşırıverdi. Tekrar dikkatlice baktığında balkonda asılı duran giysilerden başka bir şey göremedi. Kafası karıştı ve dejavu hakkında düşünüyordu.

 

Doshan JILQIBAY. KUANTUM

 Kazak Türkçesinden Türkiye Türkçesi aktaran Fayzulla Töltay

[1] Nasıbay, dilin altına konulmak için hazırlanmış, berbat kokulu, keyif verici madde

[2] Tenge, Kazakistan Cumhuriyetinin para birimi.

[3] Ş ile s sesi: Kazak Türkçesindeki bir küfür kelimenin ilk harflerdir.

[4] Gennadi Şpalikov: 1937 -1974 yıllar arasında yaşamış bir Rus şairi.