Sosyoloji Tarih

Kutsal ve Dindışı

Yazınbilimci Tzvetan Todorov 17. yüzyıl Flaman ressamlarından Rembrandt’ın yenilikçi veya dönüştürücü çizimlerini irdelerken, onun yapıtının (kendi çağdaşlarına kıyasla) en belirgin farkının, kutsal olan ile dindışı olan arasındaki keskin ayrımı ortadan kaldırmaya yeltenmek olduğunu belirtir. Şöyle ki ve örneğin; geleneksel tasvir sanatında Bakire Meryem neredeyse insanüstü bir kimsedir. Azizler ve benzerleri hep böyledirler ve hatta onların dünyevî yaşamlarında gündelik durumlar yokmuş gibi bir algı oluşturulmuştur. Bu idealize etme tavrına (basite indirgeyerek) şöyle bir örnek verebiliriz: Türk televizyonlarındaki yerli dizilerin karakterleri aksırmazlar, çöğdürmezler, kendilerine biçilmiş olan rollerinde falso vermezler; onlar adeta (bizler gibi olmayan) sıradanlıktan arınmış bambaşka insanlardır. Oysaki gerçek hayat böyle değildir. Her birimiz kendimiz için esas oğlan ya da esas kızızdır, her birimiz kendi yaşantımızın birer anlatı kahramanıyızdır ama milyarlarca insan arasında herhangi biriyizdir. Şu halde kutsal ile dindışı arasındaki keskin ayrım bir gerçeklik midir diye sormamız gerekiyor.

Kurtarıcı İsa Mesih bir insan mıdır, insanüstü bir varlık mıdır yoksa bir tanrı mıdır? Gerek birtakım teologlar, gerekse psikanalistler İsa Mesih figürünün Osiris, Mithra, Hercules ve Apollo gibi birçok mitolojik varlığın ortak özelliklerinden devşirilmiş karma bir mitolojik karakter olduğunu iddia etmektedirler. “Joseph Campbell’e göre,” diyor ilahiyatçı Cengiz Batuk, “İranlı Kurtarıcı-Tanrı Mithra’nın mitsel biyografisi ile Hıristiyan İsa Mesih’inin teması arasında oldukça yakın bir ilişki olması dikkat çekicidir.”[1] Açıkça vurgulamak gerekirse, bizler gibi birer insan olan birtakım şahısların birtakım dürtülerle yüceltilerek tanrılaşmaya doğru iteklendikleri gerçeğini görmezden gelemeyiz. Cengiz Batuk, birtakım alıntılar yoluyla, işbu tanrılaştırma olgusuna şöyle değiniyor: “Hıristiyanlığın gerek teolojik ve gerekse yaygınlık açısından gelişimi Roma topraklarında olur. Bir Yahudi peygamberi olan İsa’nın Gentile’li bir tanrıya dönüşmesi 50-60 yıl alır ve bu sürecin sonunda İsa kültürel bir değişim geçirerek peygamberlikten tanrılığa terfi eder.”[2]

Peki ama birtakım özel insanların tanrılaştırılmasının nedeni nedir? Gerçek İsa ile tanrılaştırılmış İsa’ya geçişte bir kurgu vardır. Bu kurguya ne diyeceğiz? “Anlatıcı,” diyor Jean-Pierre Vernant, “her şeyi icat etmiş gibi göründüğünde bile, kendi işleyiş tarzı, iç zorunlulukları ve tutarlılığı olan efsanevi bir hayal gücü doğrultusunda çalışır.”[3] Biz burada ‘anlatıcı’ kavramını genişleterek ‘din icat edicileri’ kastediyoruz. Vahye ya da peygamber mesajına değil de hayal gücüne dayanan kurmaca dinin yapıcılarıdır burada söz konusu olan. Peygamber veya mitolojik bir varlık olsun, insanın tanrılaştırılmasına kadar uzanan hayal gücünün arka planında ölümsüzlük istencinin yattığını rahatlıkla varsayabiliriz. Bedenimiz geçicidir fakat ruhumuz ölümsüzdür inancı yokluk dehşetimizi dengeliyor. Carl Gustav Jung ‘evrensel ruh’ dizgesini açıklarken şu saptamada bulunur: “Tanrı, en gerçek varlık, sayesinde ruhun açıklanabileceği ilk neden idi.”[4] Tanrı ölümsüz olduğuna göre ve ruh da tanrısal niteliğe sahip bulunduğuna göre insanın tanrılaştırılması yoluyla ölümsüzlük mümkün kılınmaktadır. Bu itibarla diyebiliriz ki, İsa Mesih, arketipleşmeye mahkûm edilmiştir. Jung, arketiplerin varlığının kanıtlanamayacağını ama kalıtım yoluyla aktarıldıklarını, kalıtım yoluyla aktarılanların ise tasvirler değil de biçimler olduğunu söylüyor. Gerçek İsa’ya tasvir yoluyla tanrılık atfedemeyeceğimize göre onu biçimsel olarak yüceltmek kalıyor geriye. Nitekim Jung, arketipin kendisi boş, salt biçimsel bir unsurdur demektedir. Arketipin içini İsa Mesih ile doldurmak ve onu ölümsüz kılmak!

Flaman ressam Rembrandt kutsal olan ile dindışı olanı resmederken, aradaki keskin ayrımı, Katolik geleneğin tepkisini çekmeyi ve klasik estetiğin ilkelerini çiğnemeyi göze alarak ortadan kaldırmıştır. Rembrandt, Todorov’un ifadesiyle, “İsa’yı, azizleri, Yunan ve Roma mitolojisinden gelen kişilikleri cisme büründürmüştür.”[5] Çünkü bunların hepsi aslında birer insandır. İsa ile azizlerin kanlı canlı birer somut insan olmalarının yanı sıra hayal gücümüzün kurguladığı mitolojik kişilerin kökeninde de kadim atalar vardır. “Mürşit uçmaz, mürit uçurur,” sözü gerçek kişileri olağanüstüleştirmenin en yalın ifadesidir. Rembrandt’ın çizimlerinde gördüğümüz azizler ya da azizeler gündelik hayatın içinde tasvir edilmişlerdir; bedenleri klasik kusursuzluktan uzaktır ve yüz hatlarında tastamam insanî, hepimizin aşinası olduğu duygu ifadeleri yer alır. Diyebiliriz ki Rembrandt’ın buradaki amacı, kutsalı değersizleştirmek değil, aziz kişilikler ile sıradan insanları birbirlerine yaklaştırmak, deyim yerindeyse kutsal ile dindışı arasındaki yabancılaşmaya ket vurmaktır. Tanrı ile kulun apayrı olmadığına yönelik tasavvuf öğretisine de denk düşen bu sanatsal tavırda, Todorov’un saptamasıyla söylersek, Hıristiyanlığın ruhuna herhangi bir karşı çıkış yoktur: “Rembrandt, vaktiyle çömezlerine, İsa ve Meryem’le aynı evde yaşadığımızı hayal edebiliriz demiştir.”[6]

Son peygamber Muhammed’in az bilinen bir hadisi ise şöyledir: “Titreme! Ben kuru et yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum.” Hazreti Muhammed’in aynı bağlamdaki bir diğer hadisi ise şudur: “Evet peygamberim; ama unutmayın ki ben de sizler gibi bir insanım.”

“Rembrandt’ın desenleri ve gravürleri,” diyor Todorov, “gündelik hayatın bireyleri ile efsane kişilikler arasındaki yakınlığı doğrular.”[7] Kutsallık atfetmiş olduğumuz kişiler de elbette ki bizlerden farksızdırlar. Yerler, içerler, üzülürler ve sevinirler. İnsan yaşamı nasıl ise azizlerin ve peygamberlerin hayatları da öyledir. “Rembrandt’ın eserleri arasında çoğunlukta olan efsanevi kişiliklerin imgeleri genellikle gündelik bir bağlama yerleştirilmiştir,” der Todorov ve Rembrandt’ın idama mahkûm edilen genç kız çiziminden bahseder. İkamet etmekte olduğu evin kirasını ödeyemeyen bir köylü kızı ile ev sahibi kadın tartışır, itiş kakış olur, ev sahibi kadın süpürgeyle saldırınca da genç kız kendisini savunmak için bir şeyler aranırken kenardaki baltayı kapar ve ev sahibi kadının ölümüne sebebiyet verir. Genç kız cinayet sonrasında kaçacaktır ama hemen yakalanacaktır. Talihsiz kız bir direğe bağlanarak ölüme terk edilir. İsa Mesih ise çarmıha gerilmiştir. Rembrandt’ın bu çizimdeki mesajı şudur: “Ölüm aynı şekilde basittir.”[8]

İster kutsal İsa olsun, isterse yoksul bir köylü kız olsun, gündelik yaşantının pratikleri değişmediği gibi, ölüm de aynı ölümdür. Son peygamberin “Ben de sizler gibi bir insanım” demesi hiç de öyle anlaşılmayacak bir gerçeklik değildir. Tanrı seçim yapar ama o seçimini insanlar arasından yapar. Kutsallık atfettiğimiz kişiler metafizik varlıklar değildir. Onlar erişilmez de değildirler. İnsanlar arasında yaşadıkları halde erişilmez olsalardı onların insan olup olmadıkları konusunda şüpheye düşme hakkımız doğabilirdi. Oysaki her biri aramızda yaşamışlardır ve aramızda ölmüşlerdir. Rembrandt’ın köylü kızının cinayet silahının balta olması ise Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını hatırlatıyor bize ister istemez. Köylü kız da Raskolnikov da zengin bir kadını katletmiştir. Cinayet silahı aynı türdendir ve köylü kızı ölüme mahkûm edildiği direkte acı çekerken Raskolnikov da iç dünyasında acı çekmiştir. Ve üstelik Raskolnikov kendisinin üstün-insan olduğu kuruntusuyla cebelleşmektedir. Bununla birlikte Raskolnikov’un yaşamının her safhası ve her ayrıntısı insana özgüdür ki üstünlük söz konusu olsa bile insanlık durumlarının aynı kaldığı mesajı Suç ve Ceza romanında da karşımıza çıkmaktadır.

Kaynaklar:

[1] Cengiz Batuk, Tarihin Sonunu Beklemek, sayfa 112, İz Yayıncılık, İstanbul 2003

[2] Tarihin Sonunu Beklemek, sayfa 119

[3] Jean-Pierre Vernant, Eski Yunan’da Mit ve Din, sayfa 28, Alfa Mitoloji, İstanbul 2016

[4] Carl Gustav Jung, Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi, sayfa 31, Say Yayınları, İstanbul 1997

[5] Tzvetan Todorov, Ya Sanat Ya Hayat, sayfa 24, Sel Yayıncılık, İstanbul 2016

[6] Ya Sanat Ya Hayat, sayfa 24

[7] Ya Sanat Ya Hayat, sayfa 25

[8] Ya Sanat Ya Hayat, sayfa 29