Sosyoloji

Yaratıcı Yıkım Fırtınası: Gerçekdışı Göstergeler ve Makinenin Çarkları

Amerikalı klinik psikoloji profesörü Louis A. Sass ‘gerçekdışı’ vakasını izah ederken tıp literatüründeki ‘Renee’ adlı meşhur bir şizofrenin kendi durumunu tanımlamasını dayanak edinir. Bu tanımlama şöyledir: “Aydınlanmak demek gerçekdışını algılamakmış. Delilik, sürekli kendini her yeri kucaklayan bir gerçekdışılık içinde bulmakmış.”[1]

Louis A. Sass’ın “Delilik ve Modernizm” adlı kitabında yer verdiği bu ifşaat bizim şu an içerisinde yaşadığımız postmodern zamanlara da (argo tabirle) cuk oturuyor. Aydınlanmaktan öte, gerçek nedir, gerçekdışı nedir, artık bu bile büsbütün belirsizleşmiştir. Bulanık veya kaotik bir çağda yaşamakta olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Biz bu yazımızda, kurumların ve markaların ve logo dediğimiz göstergelerin postmodern zamanların insanını nasıl bir tutsaklığa ya da boşluğa sürüklediğini açıklama denemesine yelteneceğiz.

Bizler bugünümüzde sermayenin işgali altında varoluşumuzu sürdürmeye çalışıyoruz. Gündelik yaşantılarımız iki tür kurumsallığın gölgesinde kalıyor: Devlet kurumları ve sermaye kuruluşları. Günümüzde sadece biz insanlar kişilik değiliz. Eşya (mal) ortaklığıyla ve bireylerin birlikteliğiyle teşekkül etmiş tüzel kişilik de söz konusudur. İnsanlık şimdi artık kurumsal sermayenin çarkları arasındaki bir makine gibidir. Sanayileşmiş toplumun özgür bireylerden oluştuğu algısı bir yanıyla doğru olsa bile diğer yanıyla bir yanılsamadır. “Çalıştıkça parçalanır insan,” diyor Ernst Fischer ve ekliyor: “Bütünle olan bağı kopar. Bir araç, büyük bir makinenin küçük bir parçası olur. Bu işbölümü insanın önemini azaltırken, görüş açısını da daraltır.”[2]

Küreselleşen (dolayısıyla küçülen) dünyamızda insan da küçülmüştür. Eşyaya (teknolojiye) aşırı bağımlı insanın nesneleşmesinden dem vuruyoruz burada. Tüzel kişiliklerin, devlet kurumlarının, sermaye kuruluşlarının, markaların ve göstergelerin tahakkümü altındayız. Renee adlı meşhur şizofrenin söylemiyle, her yeri kucaklayan bir gerçekdışılık ortamındayız. İnsanlık hukukî (tüzel) göstergelerin büyüsü altında yaşıyor ya da debeleniyor. Büyülenme diyoruz çünkü kurumsal kısaltmalar ve logolar anlam içinde bir anlamsızlığa, anlamsızlık karmaşası içinde bir gizeme yaslanıyorlar. Birkaç örnek verelim:

VESTEL ne demektir? Bunu kimse bilmiyor. Pek çok ailenin evinde BEKO var ama BEKO ne demektir bilen yok. Merak edenlerse Coca-Cola’nın gizli formülü gibi bir bilinmezliğe yuvarlanıyor. Birtakım kısaltmaların açılımlarını keşfetmeye kalkışanlar bir tür şehir efsanesine çarpıyor. BP, AP, IBM, UNESCO… Bu kısaltmaların anlamlarını çok az kişi biliyor, pek çok kişi hiç merak etmiyor, ama işte herkes (hepimiz) gündelik yaşantımızı bütün bu kısaltmaların kapsama alanında sürdürüyoruz. Yeryüzündeki milyonlarca erkek çılgıncasına futbol düşkünüdür fakat UEFA ve FIFA ne demektir umursamıyor. Niçin umursamıyor? Çünkü harflerin açılımları büyüyü bozacaktır. Sadece USA denilen Birleşik Devletleri ilgilendirmesi gerektiği halde NBA karnavalı bütün dünyayı kasıp kavuruyor. ABD’nin haritadaki yerini gösteremeyecek olanlar bile Amerikan Basketbol Ligini düşlerinde görüyorlar. Çünkü burada bir gözbağcılık, bir esrarengizlik barınmaktadır.

Pek çoğumuzun masasında ya da dizinde ACER bilgisayar var. Gelgelelim ACER yalnızca bir göstergedir. Bilgisayarı kim tasarlar, kim üretir, parsayı kim toplar, bütün bunlar merak edilen ayrıntılar bile değildir. WINDOWS sihirli bir penceredir. Markalar, kısaltmalar ve logolar postmodern zamanların masalsı unsurlarıdırlar. Ne oldukları belirsizdir. Mercedes’in meşhur yuvarlak göstergesi gizemli tarikatlardan daha az esrarengiz değildir. Audi’nin dört halkasını uzaktan görmek bile çarpılmaya yetiyor, ben de bu otomobilden istiyorum diyoruz, ama sonuçta hepsinin de dört tekerlekli teneke yığını olduğu gerçeğini hiç sorgulamıyoruz. Büyü buradadır. Kerem’in Aslı’ya vurulması ile çağdaş kadının BOSCH bulaşık makinesine tutulması arasında fark kalmamıştır. Yeni eve alınacak beyaz eşyalar tartışması yüzünden esas oğlanla esas kızın nişan bozduğu acayip bir zamandayız.

İtalyan sosyoloji profesörü Alberto Melucci bir çalışmasında şöyle der: “Geleneksel dünyada hastalık yabancı bir varlıktır, karanlık güç tarafından kozmik düzenin istila edilmesidir.”[3] Biz burada bu saptamayı abartılı bir biçimde saptırarak diyebiliriz ki, postmodern zamanlarda tam tersi geçerlidir; çağımızda hastalık yabancı bir varlık değildir; aksine olarak, hastalık (çılgınlık ya da delilik) kozmik düzenin temelidir. Elbette bu yanılsamalar düzenidir. Kuşkusuz ki geleneksel zamanlar dahi altınçağ değildi ama şimdiki zamanlar çok daha karanlık ve çok daha hastalıklıdır. Kurumsal sermayenin yanı sıra devlet kurumları da benzer işlevlere ve dayatmalara bürünmüştür diyebiliriz. KPSS, YGS, YÖK, RTÜK ve sigara paketlerinde gördüğümüz (aslında hiç bakmadığımız) TAPDK nedir, ne değildir, harflerden ibaret büyü şifreleri midir, tastamam bilinmezliklerle kuşatılmış durumdayız.

Her kitabın bir köşesinde ISBN vardır ve birtakım rakamlarla süslenmiştir. Bütün bunlar birer gizemdir, şifredir, sır içinde sırdır. Sivil toplum kuruluşları da böyledir. Herhangi bir derneğin tabelasında BİLMEM-NE-DER göstergesini gördüğümüzde akan sular duruyor. Sanki her biri kutsal harfler, kutsal kısaltmalarmışçasına. Nitekim kutsallık atfetmek, törenselleştirmek açıktan açığa büyülemek ve büyülenmektir. Vatandaşlık numaraları zaten bizleri yekten nesneleştiriyor, isimlerimizin önüne geçerek bizleri eşya mertebesine indirgiyor. Şimdi artık gündelik yaşantımızda adlarımızdan ziyade kimlik numaralarımızla iş görebilmekteyiz. Bol rakamlı IBAN numarası paranın şifresidir. İnternet ortamındaki www ile başlayan ve uzayıp giden birtakım erişim adresleri telefon numaralarından çok daha çetrefillidir. İzahı olmayanın mizahı olur uyarınca kitleler FAK-FUN-FON tarzında birtakım kısaltmalar uydurarak vaziyeti kurtarmaya çalışıyorlar.

Sosyal medya iletişiminde ‘nbr cnm’ diye yazdığımızda ‘n’aber canım’ demiş oluyoruz. Çağımız insanının kadim zamanların runik yazılarını okumakta zorlanması gibi, acaba gelecek zamanların insanları da bizim ‘nbr cnm’ şeklindeki yazılarımıza özel bir gayret mi sarf edecektir? Aykırı bir tavırla şöyle de sorabiliriz: Birtakım kısaltmalar, logolar ve rakamlar niçin sakıncalı olsun ki? Sakınca onların efsanevi bir atmosfere büründürülmesindedir; büyüleyici etkiler yaratmasındadır; karanlık güç artık kozmik düzeni hastalıklarla değil göstergelerle istila etmektedir.

“Aydınlanmak demek gerçekdışını algılamakmış.” Bu ne demektir? Gerçek hayatın içinde yaşıyoruz ama yanılsamalar tarafından kuşatılmışız. Gerçek zannettiğimiz gerçekdışını algılamayı başardığımızda aydınlanmış olacağız. Bireysel özgürlüğümüz vardır fakat kitle toplumu içinde yitip gitmekteyiz. “Sömürge işçilerini ve içinden çıktıkları toplumları,” diyor Amerikalı tarihçi Joyce Appleby, “birer üretim aracı olarak gören kapitalistler, kendi anakaraları dışındaki insanlarla olan ilişkilerinde insanlıktan çıktılar.”[4] Yalnızca çağdaş köleler, tüketiciler, üreticiler ve benzerleri değil, sermaye sahipleri de mekanikleşerek insanlığı çürütmeye devam ediyorlar. Kapitalist ülkelerin, devletlerin ve muhaliflerin birtakım iyi niyetli gayretleri sonuç vermiyor. “Kapitalizm,” diyor Appleby, “bilgisayar, transistor ve internet çağının kapısını aralayan yeni teknolojiler yağmuru sayesinde vites büyüttü. Yeni ve akıllı cihazlarla birlikte, uzun ömürlü yaratıcı yıkım fırtınası esmeye başladı. Ekonomide yaşanan her darboğaz muhaliflere kapitalizmin ölüm ilânını yazma fırsatı verdi, ama kapitalizmin, yeni prototipleri süt gibi nakit veren dev ineklere çevirme yeteneğini hafife almışlardı.”[5]

Diyebiliriz ki yanılsamalar karşısındaki büyülenmişliğimiz körlüğe yol açıyor. Tabii ki konfor tutkumuz da bu körlüğü perçinliyor. Görebildiklerimizi bile (rahatımız bozulmasın diye) görmezden gelmeyi yeğliyoruz. Pek çok şeyi ise gözlerimiz kamaştığı için gerçekten göremiyoruz. Appleby, kapitalist sistem sayesinde Doğu Asya’da 300 milyon insanın açlıktan kurtulduğunu belirtiyor. Böylesi bir durumda körlük kaçınılmazdır. Fakat bu konforun bedeli ne olacaktır? Bilimkurgu edebiyatının efsane ismi Alfred Bester’den bir alıntıyla son verelim bu kısa yazımıza: “Dinleyin normaller! Ne olduğunu öğrenmelisiniz. Nasıl olduğunu öğrenmelisiniz. Bariyerleri yıkmalısınız. Örtüleri parçalamalısınız. Sizin göremediğiniz gerçekleri görüyoruz…”[6] Burada bir tezat değil, bir ironi var: Bester’in kurmaca kahramanının seslendiği normaller belki de Louis A. Sass’ın modernist delileridir.

[1] Louis A. Sass, Delilik ve Modernizm, sayfa 73, Alfa Bilim, İstanbul 2013

[2] Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği, sayfa 108, E Yayınları Toplum ve Sanat Dizisi, İstanbul 1979

[3] Alberto Melucci, Oyuncu Benlik, sayfa 118, Sel Yayıncılık, İstanbul 2013

[4] Joyce Appleby, Amansız Devrim – Kapitalizm Tarihi, sayfa 437, Alfa Tarih, İstanbul 2012

[5] Joyce Appleby, sayfa 438

[6] Alfred Bester, Yıkıma Giden Adam, sayfa 262, İthaki Yayınları, İstanbul 2016