Antropoloji

Hastalıklar, Beyin Gücü ve Şamanik Tedavi

Arkeolog Sergen ÇİRKİN

Eski toplumlarda hastalıkların nedeni çoğu kez ruhsal bir olaya bağlanmıştı. “Ruh ve Hastalık” arasında ilişki kuran bu düşüncenin temeli, hiç kuşkusuz, kökeni tarih öncesi çağlara uzanan Şamanik inançlara dayanıyordu. Bilindiği gibi şamanların başlıca görevlerinden biri, telkin, otlar ve büyü marifetiyle hastalara şifa dağıtmaktı.

Farklı Şamanik toplumlar, farklı farklı ritüeller geliştirmiş olsalar da; tüm Şamanik inançların temelinde ortak bir düşünce yatıyordu: “Ruh Güdücülüğü”. Şaman; hem kendinin, hem diğer canlıların ruhlarına hükmeden bir karakterdi. O; bu sayede hem gelecekten haber veren bir kâhin, hem de hastaları iyi eden bir şifacı olmuştu.

“Ruh Güdücülüğü” olarak adlandırılan bu inanış, aslında, transa giren şamanın telkin yoluyla insan bedenini kontrol etmesinden başka bir şey değildi. Öyle ki bu yetenekleri sayesinde şamanlar, 21. yüzyıl hastanelerinde dahi kendilerine yer edinebiliyorlar.

Şamanizm’de Hastalık ve Şifa

Altay Şamanlığı’nda hastalık, “körmes” adı verilen kötülük ruhlarının ısırıkları olarak düşünülür.  Altaylı şamanlar bir kişi hastalandığı zaman, “körmesler onun vücudunu yemeye başladı” derler. Hasta kişi öldüğü zaman ise “körmesler onu yuttu” denilmektedir.

Şamanik tedavi sürecini, Güney Sibiryalı bir halk olan Buryatlar üzerinden inceleyelim. Buryat şamanı elinde bir ip tomarı ile hasta kişinin çadırına gider. Bu ipin bir ucu şamanın elindeki oka, diğer ucu çadırın dışında bulunan bir kayın ağacına bağlıdır. Şaman oku hastaya yönelterek ipi gerginleştirir. Gerilen ip, hasta kişinin bedenini terk eden ruhun tekrar bedene dönebilmesi için bir yoldur. Kaybolan ruh önce kutsal kayın ağacına gelecek ve oradan ipi izleyerek hastanın bedenine girecektir. Şaman tören esnasında şu sözleri mırıldanır: “Çocukların soruyor, neredesin babamız? Eyy can neredesin, nereye gittin? Onları işit, onlara acı, geri dön… Neredesin sahibimiz, yanımıza gel artık.” Tüm bu monologlar aslında şamanın yaptığı psikolojik bir telkindir.

Fakat Şamanik şifacılık yalnız psikolojik telkinlerden ibaret değildir. Şamanlar, uyuşturucu ve iyileştirici özellikleri olan çeşitli bitkileri ve mantarları da kullanıyorlardı. Bu anlamda şaman bir otacı gibi davranıyor, yaraları tütsülüyor, merhemler ve bez parçaları ile sargılar yapıyor, hasta bedenleri uyuşturarak rahatlamalarına yardımcı oluyordu. Ayrıca hastalara uyguladıkları vücut hareketleri sayesinde, kemik ve kaslarda oluşan rahatsızlıkları gidermeyi de biliyorlardı.

Söz konusu uygulamalar ile rahatlamaya başlayan hasta, şamanın gizli güçlerinin varlığına içtenlikle boyun eğiyor ve hastadaki “şartlanma” sağlandıktan sonra “iyileşme” süreci başlamış oluyordu.  Yani inanç yolu ile gelen şartlanma, bedenin kendi kendini tedavi etmesinde kilit konumdaydı. Zira bugün çağdaş tıbbın “inanç” telkini ile tedavi yolları aramasının ardındaki neden de budur. Fakat çağdaş örneklere geçmeden önce, inanç yollu gelen şifaya antik çağdan birkaç örnek verelim…

Şifa Dağıtan Bir Elçi

İncil’e göre Hz. İsa, ibadet günü Kefernahum kasabasındaki bir havraya gider ve halka vaaz vermeye koyulur. Bu sırada, içine kötü ruh girmiş olan bir adam bağırmaya başlar, Hz. İsa kötü ruhu çıkartacak ve adamı iyileştirecektir. Olay, Markos İncili 1:21-28’de şöyle anlatılır:

“Şabat Günü İsa havraya gidip öğretmeye başladı… Tam o sırada havrada bulunan ve kötü ruha tutulmuş bir adam, ‘Ey Nasıralı İsa, bizden ne istiyorsun?’ diye bağırdı. ‘Bizi mahvetmeye mi geldin? Senin kim olduğunu biliyorum, Tanrı’nın kutsalısın sen!’ İsa, ‘Sus, çık adamdan!’ diyerek kötü ruhu azarladı. Kötü ruh adamı sarstı ve büyük bir çığlık atarak içinden çıktı. Herkes şaşıp kalmıştı. Birbirlerine, ‘Bu nasıl şey?’ diye sormaya başladılar. Yepyeni bir düstur! Kötü ruhlara bile yetkiyle buyruk veriyor, onlar da sözünü dinliyor.”

Tıpkı Şamanik inançlarda olduğu gibi bu örnekte de bedene giren “kötü ruh” hastalığın sebebi olarak görülmüş ve elçi İsa bir şaman gibi kötü ruhu kovarak hastayı tedavi etmiştir. Ayrıca İncil’in pek çok pasajında İsa’nın kör, dilsiz, cüzzamlı, felçli hastalara şifa dağıttığı anlatılmaktadır.

Plasebo Etkisi

Plasebo etkisi en kısa biçimde “hasta kişiyi şartlanma yolu ile tedavi etmek” olarak anlatılabilir. Örneğin tıbbi açıdan hiçbir faydası olmayan bir kimyasal, çok kuvvetli bir ilaç olduğu söylenerek hastaya verilir ve hasta şartlanma yolu ile iyileşmeye başlar. Bu yöntem özellikle, henüz ilacı bulunamamış hastalıklar için kullanılmaktadır.

Plasebo etkisine dair ilginç bir deney, Amerika’da yapılmış. Parkinson (titreme ve hareket bozuklukları ile baş gösteren bir sinir hastalığı) hastalığına yakalanan bir hasta, tam teçhizatlı bir hastanede beyin ameliyatına alınmış. Kafa derisine küçük müdahaleler yapılmış, sargılar sarılmış ve ilaçlar verilmiş. Beyaz önlüklü doktorlar, serum iğneleri ile gezinen hemşireler… Her şey gerçekçi, fakat ortada ne gerçek bir ameliyat ne de gerçek bir ilaç tedavisi var. Neticede oldukça inandırıcı olan bu tiyatro sahnesi başarıya ulaşmış ve hasta parkinsondan kurtulmuş.

Plasebo Savaşçıları: Şamanlar

Gizli sözcük “inanç”. Plasebo etkisinin görülebilmesi ancak gerçek bir bağlılıktan geçiyor. Stanford Üniversitesinden Tanya Luhrmann, “İnsan-Tanrı” ilişkileri hakkında çalışan bir antropolog. Ona göre inanç, beyinlerimizin işleyiş biçiminden ortaya çıkan doğal bir süreç ve plasebo etkisinin yaratılmasında vazgeçilmez bir faktör.

Bu durumun farkında olan Kaliforniya’daki Dignity Health hastanesi, inancın iyileştirici gücünden faydalanmak amacıyla hastanelerini şamanlara açmış. 21. Yüzyılın çağdaş şamanları, eski çağlardaki meslektaşları gibi hayvan postları giyinip ateş dansları yapmıyorlar. Onlar, artık bir çeşit psikolog gibi hastalarını telkin – şartlanma yoluyla iyileştirme çalışıyorlar. “İnanç” faktörünü kullanarak beynimizdeki “kimyasal savaşı” tetikliyorlar.

Plasebo Etkisi Nasıl İşliyor?

Vücudun herhangi bir bölgesinde meydana gelen, kırık, ezik, yaralanma veya bir fonksiyon kaybı, sinir sitemi kanalıyla beyne sinyaller gönderiyor; böylelikle ağrı duygusu oluşuyor. İşte tamda bu anda plasebo etkisi başlıyor. Hastalığın iyileşeceğine olan inancımız, beynin “prefrontal korteks” kısmında yani kafatasının alın çevresinde bir “beklenti” olarak işleniyor. Bu beklenti, beyin tarafından “opiyoid” adı verilen birtakım nöro-kimyasalların üretilmesini sağlıyor. Üretilen nöro-kimyasallar, beyin sapına doğru harekete geçiyor. Bu kimyasallar, kafatası ve boynun birleşim bölgesinde, vücudun hasta bölgesinden gelen “ağrı sinyalleri” ile karşılaşıyor. Böylece beynin savaşı başlıyor. Dışarıdan hiçbir takviye almaksızın, beynin kendiliğinden ürettiği kimyasal salınımlar, ağrı sinyallerini etkisiz hale getirerek hasta bölgenin iyileşmesini tetikliyorlar. Nihayetinde güçlü bir inanç, ağrıyı yok etmiş oluyor.

İbadetin Gücü ve Sosyal Baskı ile İyileşme

Bahsolunan plasebo etkisinin en büyük tetikçisi, inancın dışa vurulmuş şekli olan “ibadet”. Gerçek ve yoğun bir “bağlılık” duygusu ile yapılan ibadet, beynin en güçlü nöro-kimyasalları salgılamasını sağlıyor. Şamanik danslar, yoga veya namaz gibi hareketler içeren ibadet biçimleri ise fiziksel bir rahatlama sağlayarak bu süreci destekliyor.

Toplu olarak yapılan ibadetler plasebo etkisine farklı bir katkı daha sunuyor. Topluluğun hissettiği “bağlılık” duygusu ve hissedilen bu duygunun topluluk tarafından “sosyal bir baskı aracı olarak” topluluk içindeki diğer bireylere dayatılması, bu bireyler üzerinde iyileştirici bir etki bırakıyor. Söz konusu etki hakkında, Tor Wager ve Leonie Koban, 2014 yılında bir deney yapmışlar.

Deneyin katılımcıları iki ayrı gruptan oluşuyor: Yapılan deneyden haberdar olan “yönlendirici denekler” ve deneyden haberdar olmayan “asıl denekler”. Deneklerin kollarına ölçüm cihazları takılarak belirli şiddetlerde (ve her bireye eşit oranda) elektrik veriliyor ve deneklere hissettikleri acının oranı soruluyor. Verilen elektrik düzeyi yüksek olmasına karşın, deneydeki “yönlendirici denekler” az acı hissettiklerini söylüyorlar. Bu söylem “gerçek denekler” üzerinde büyük bir sosyal baskı yaratıyor.

Gerçek denekler aslında yüksek bir acıyla karşılaşmış olsalar da, yönlendirici deneklere uyarak az acı hissettiklerini ifade ediyorlar. Fakat gerçek denekler bir tür yalan makinasına bağlanmışlar; bu makine, gerçek deneklerin aslında daha fazla acı hissetmiş olmalarına rağmen yalan söylediklerini gösteriyor. Ancak deneyin daha da önemli bir sonucu var. Sosyal baskı sonucu yalan söyleyen bireylerde bazı nörolojik hareketlilikler gelişmiş. Bu nörolojik faaliyetler, plasebo etkisinden çok daha güçlü bir “iyileştirme” etkisinin “sosyal baskı” sonucu oluştuğunu ortaya koymuş.

Bahsettiğimiz tüm bu deney ve araştırmalar gösteriyor ki: insan beyni “inanç ve bağlılık” sayesinde kendi kendini tedavi edebilen bir doktor gibi çalışıyor.  İnanç, büyü, şifa ve bilimin kesişim noktaları beyinlerimizde buluşuyor.