DÜŞÜNCE Tarih

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu ve Gelişiminde Yer Alan Fikir Akımları

Bayrak tutan Bozkurt heykeli

MİLLİYETÇİLİK

Cumhuriyetin benimsediği milliyetçilik, dış siyaset bakımından Panturanizm de dâhil olmak üzere, Türklerin yaşadığı veya bir zamanlar Osmanlı Devleti’ne ait olan topraklar üzerinde herhangi bir talepte bulunmayı reddeder. İç siyaset bakımından milliyetçilik, çeşitli sorunları kendi açısından ele alan ve her düşünceyi buna göre şekillendiren, toplumun bütün faaliyetlerine hâkim bir güçtür. Cumhuriyet, milliyetçilik ilkesinin rehberliğinde yeni bir hayata başlayacaktı; bu yüzden geçmişle ve onunla ilgisi bulunan her şeyle ilişiğini kesmeye çalışıyordu.

Uygulamada ise Türk milliyetçiliği beklenenden farklı, idealist temennilerinden çok uzak, memleketin siyasi ve kültürel şartlarına uygun bir yol takip etti. Ziya Gökalp’ın bireysel mutluluğun, hislerle bağlı bulunulan topluma mutlak anlamda tabi olunarak elde edileceği düşüncesi, milliyetçiliğin ana fikrini teşkil etti ve bu görüş zamanla yumuşatılacağına bilakis daha da güçlendi. Milliyetçilik ayrıca, yüzyıllar boyunca dünyanın en büyük devletleri arasında yer almış, onlarla eşit ilişkilerde bulunmuş bir imparatorluğun yıkılışının doğurduğu acıyı ve kini açıklamaya vesile olmuştur.

Bayrak tutan Bozkurt heykeli

Türk milliyetçiliği Batı kökenli olmakla beraber, Türkiye’de aldığı şekil itibariyle orijinalinden bir hayli farklıdır. Bunun sebebi sadece Türkiye’de milliyetçiliğin halk tarafından değişik yorumlanış tarzı değildir. Türk liderler milliyetçilik kavramını kendi yenilikçi ve laik fikirlerin ışığı altında, memleketin ihtiyaçlarına uyacak şekilde kasten değiştirmişlerdir. Cumhuriyet’in ilk yirmi beş yılında Türk milliyetçiliği akılcı, laik ve materyalist, yani sadece küçük bir aydın zümrenin kabul edebileceği bir kimliğe sahipti. Türk milliyetçiliği, esas itibariyle dünyanın her yerinde meşru ve tamamen akılcı sayılabilecek hedeflere yönelmiştir.

IRKÇILIK VE PAN-TÜRKÇÜLÜK (TURANCILIK)

Irkçılık ile Türkçülük birbirine sıkı sıkıya bağlı olup her ikisi de milliyetçilik ilkesinden çıkmıştır. 1935’ten sonra şu veya bu yoldan Türkiye’ye sızan bazı ırkçı Alman görüşleri bir tarafa bırakılırsa, Türkiye’de hiçbir zaman tam anlamıyla bir ırkçılık teorisi vücuda gelmemiştir.

Türkler dışarıda yaşayan soydaşlarının kaderine daima ilgi duymuşlardır. Jön Türkler devrindeki Turancılık ve Türkçülük akımları, bu ilginin daha belirgin şekilleridir. Cumhuriyet idaresi, Türkiye dışına yayılmayı ifade eden Turancılığı kültürel nedenlerle resmen reddetmek suretiyle bu akımın gücünü bir hayli zayıflatmıştır.

LAİKLİK, DİN VE POLİTİKA

Cumhuriyetin ilk büyük reformları, doğrudan doğruya laiklikle ilgiliydi. Laiklik 1937’de anayasaya konuldu. Laikliği gerçekleştirmek için hükümet tarafından takip edilen politika, ibadet hürriyetini engellemediği, topluma yeni bir inancı zorla kabul ettirmeye çalışmadığı halde, bir zaman sonra, ‘’resmi bir dinsizlik dogması’’ diye adlandırılan pozitivist bir karakter kazandı.

Laiklik, bu yeni ilkeyi kabul etmeye zaten hazır olan aydınları derinden etkilerken köyler ve küçük şehirlerde, bir bütün olarak, esaslı İslam adet ve ananelerini muhafazaya devam ettiler. Türkiye’de dinin rolü üzerine tartışmalar 1946’dan sonra başladı. Tartışmaya katılanlar dine, dinin toplumla ve devletle olan ilgisine atfettikleri anlamlara göre üç grupta toplanabilirler: Birinci grubu oluşturan muhafazakârlar, dini, insanın doğasında var olan bir ruhi ihtiyaç ve bir terbiye kurumu olarak sayıyorlardı; İkinci grup, ılımlılar, kısmen muhafazakârlarla aynı görüşte olmakla birlikte, din hürriyetini daha çok insan haklarından biri olarak kabul ediyorlardı. Üçüncü grup, laiklerse, aslında dini bir çeşit klerikalizm olarak görüyorlardı ve dinde liberalizasyona karşıydılar.

Muhafazakârlar, İslamiyet’i aynı zamanda bir eğitim kurumu olarak kabul ediyorlar ve dinin hayattan çıkarılmasının aile bağlarını zayıflattığına, toplumun ve bilhassa gençlerin ahlaki seviyesini düşürdüğüne inanıyorlardı. İslamiyet’in başlıca siyasi işlevi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’de zemin bulmuş sol eğilimlere karşı koymak olarak görüldü. Muhafazakârlar sol akımların etkisini yok etmek, gençliği maddeciliğin kötülüklerinden korumak ve onlara fedakârlık ruhunu ve vatana bağlılığı aşılamak için dine ve milliyetçiliğe dayanan bir eğitimi savunuyorlardı.
Aşırı laiklik taraftarları dine verilen her tavizi bir geri adım ve Cumhuriyet ilkelerinden fedakârlık sayıyorlardı. Laiklik taraftarları dine verilecek en ufak bir tavizin arkasından İslamcı görüşlerin toplumun idaresine tamamıyla hâkim oluncaya kadar yeni tavizleri getireceğine inanıyorlardı.

Türkiye’nin çağdaş bir devlet haline gelebilmesi, ancak laikliğin kabulüyle mümkün olabilirdi; 1930-1940 yıllarında din üzerine konan sınırlamaların sebebi dine karşı içten içe beslenen bir düşmanlık değildi, bu sınırlamalar dini kontrol altında tutmak ve reformların toplumda kökleşmesine imkân vermek için görülen acil ihtiyaçtan doğmuştu. Pek çok aydın, İslamiyet’in günlük toplumsal değerine inandıkları halde, dini kendi eğitim ve ihtiyaçları seviyesinde bulmadıkları için özel hayatlarında dine tamamen kayıtsızdırlar.

Türkiye’de İslamiyet ile Milliyetçilik arasındaki tek uzlaşma imkânı, yerleşik İslam algısının yeniden yorumlanmasına ve Türklere uygun bir nitelik kazanmasına bağlıdır.

DEVLETÇİLİK VE İKTİSADİ GELİŞME

Cumhuriyet rejimi, egemenliğin halka ait olduğu ve halk adına Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kullanıldığı temel düşüncesi adına kurulmuştur. Oysa seçimler ve hükümet, Halk Partisi’nin kontrolü altında bulunduğundan bu üstünlük ancak kuramsal düzeyde kalmıştı. ‘’Halk için hükümet’’ kuramı, gerçekte yerini ‘’hükümet için halk’’ ilkesine bırakmıştı.

1946-1948 yıllarında bir ekonomik duraklama baş gösterdi. İktisadi faaliyet yavaşladı. Bunlara sebep olarak da ekonominin devletin kontrolü altında bulunması ve yatırıma elverişli şartların yokluğu gösteriliyordu. Devletçilik, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında her ne kadar dört elle sarılınan bir ilke idiyse de artık iktisadi gelişmeye engel olmaktaydı.

İşadamlarının liberalizasyona gidilmesini istemelerine karşılık, diğer bazı kimseler liberalizmin devrini doldurmuş olduğu, devletin kamu hayatına müdahalesinin ve otoritesinin kısılmakla beraber, tamamen kaldırılmaması gerektiği düşüncesindeydiler. Türk devletçiliği dışarıdan da buna benzer pek çok eleştiriye hedef oldu. Amerika, Türkiye’yi iktisadi faaliyetleri yeteri derecede serbest bırakmadığı için eleştiriyor, hükümete ekonomi üzerindeki kontrolünü gevşetmesi için manevi baskı yapıyordu.

Demokrat Parti’nin, devletçilikle ilgili ve 1950’den sonra hükümet politikası haline gelmiş olan görüşleri, devletçiliğin Türkiye’deki ilk uygulayıcısı olan Celal Bayar tarafından ifade edildi. Celal Bayar’a göre, yeni devletçilik bir orta yol üzerinden yürüyecekti. Ekonomik liberalizm tarihe karışmış olduğundan, onun yerine endüstride ve tarımda ılımlı bir koruma politikası geçecekti.

Halk Partililere göre Türkiye’de devletçilik, herhangi bir ekonomi kuramının değil, tarihi şartların ve memleketin acil ihtiyaçlarının bir sonucuydu. Türkiye’de devletçilik belirli bir doktrine göre değil, memleketin toplumsal ve ekonomik şartlarının zorunlu kıldığı bir sistem olarak ortaya çıkmış ve daha çok bu şartlara uygun bir şekilde gelişmiştir.

HALKÇILIK VE SOSYAL SINIFLAR

Halkçılık ilkesine göre millet; sosyal sınıflardan değil, çeşitli meslek gruplarına mensup olan bireylerden meydana gelir. Tek parti devrinde Halk Partisi, halkın farklı sosyal sınıflardan değil, iş bölümü esasına göre gruplara ayrılmış bireylerden meydana geldiğini kabul ediyordu. ‘’Halk’’ tanımında ‘’sınıf’’ kelimesinin kullanılmasından kaçınılıyor olmakla beraber, çeşitli sosyal grupların milletin bütününü oluşturduğu belirtiliyordu. Halk Partisi, görevinin bu sosyal grupların çıkarlarını uzlaştırmak, aynı zamanda köylülerin hayat seviyesini yükseltmek için gerekli tedbirler almak olduğuna inanıyordu.

Demokrat Parti’nin halkçılık ilkesi, özellikle sosyal grupların yeni politik yapı içindeki rolüyle ilgili tutumu ise çok genel bir şekilde ifade edilmiştir. Demokrat Parti Programı ‘’…çiftçilik, işçilik, tüccarlık, sanayicilik, avukatlık ve memurluk gibi, yurttaşların teşkil ettikleri iş ve çalışma zümrelerinin karşılıklı münasebet ve menfaatlerinin, umumi menfaat çerçevesinde, içtimai adalet ve insani tesanüt prensiplerine uygun olarak ahenkleştirilmesi lüzumuna ve imkânına inanıyoruz’’ diyerek genel bir formül kullanıyordu. Demokrat Parti liderleri, siyasi partileri sınıf temeli üzerinde örgütlemek fikrine daha baştan itibaren şiddetle cephe almışlardı.

Demokrat Parti’nin, çoğu kere ileri sürüldüğü gibi, salt zengin toprak sahipleri ve işadamları tarafından kurulduğunu sanmak ne kadar hatalıysa, bu çıkar gruplarının partinin kurulmasında bulunmadığı söylemek de o derece yanlıştır. Fakat Demokrat Parti’ye alttan asıl muazzam desteği sağlayan, bu yeni partide, ekonomik ve sosyal sorunlara bir çözüm yolu, hiç değilse hükümete karşı duyulan memnuniyetsizliği göstermeye yarayacak bir vasıta bulacaklarını ümit eden topraksız köylüler ve küçük mülk sahipleri olmuştur.

DEVRİMCİLİK, BATILILAŞMA VE DAVRANIŞ DEĞİŞMELERİ

Cumhuriyet idaresi, kültürel ve ekonomik alanlarda devrimler yaparken Batı’yı, adeta kayıtsız şartsız, ilham kaynağı olarak gördü ve örnek aldı. Tatbikatta ise bu örnek birçok değişikliğe uğradı. Almanya’nın etkisi orduda ve bundan daha az olarak endüstride güçlü bir şekilde hissedilmiş; devlet felsefesinde İngilizlerin etkisi görülmüş; politika, edebiyat, sanat, felsefe ve özellikle sosyal adetlerde devamlı surette Fransa’nın etkisi altında kalınmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri de Türkiye’de genel olarak Amerikan etkisi duyulmaya başlanmıştır.

Batılılaşma hareketinin en önemli başarısı, bu alandaki çabaların, düşüncelerin ve olayların Batı’daki gibi gelişmesine elverişli ortam ve şartları hazırlamış olmasıdır. Batı medeniyeti örnek alınarak tespit edilen idealler, geniş halk çevreleri tarafından benimsendi. Gerçi uzun vadede, Batı’dan alınan kurum ve fikirlerin bazıları kesin olarak reddedildiyse de devrimlerin çoğu halk tarafından zamanla kabul gördü. Türkiye’nin modernleşme hamlelerine ışık tutan düşüncelerden biri de milli ve kültürel bir benlik arama çabası olmuştur.

Devrimlerin başlatıcısı olan Cumhuriyet Halk Partisi, muhalefetten ve halktan gelen baskı karşısında, partinin tarihinde bir dönüm noktası teşkil eden 1947 Kurultayı, devrimciliği, memleketi içinde bulunduğu gerilikten kurtarıp milli değerlere dayanan ileri bir uygarlığa kavuşturacak vasıta olarak tanımlandı. Demokratlar da devrimciliği programlarında, Türkiye’yi değişen dünya şartlarına uyarlamak ve zararlı gelenekleri tasfiye ederek ileriye götürmek çabası olarak tanımlıyorlardı.

Türkiye’de devrimciliğin bugün eriştiği evre, ikna usulünün zorlamanın yerine geçmiş olduğunu gösterir. Bu ise kuvvete dayanan hükümet yerine halkın oyuna dayanan hükümet fikrini getiren çok partili sistemin bir sonucudur. Hükümetin halkın onayıyla devrimler yapması mümkündür. Modernleşme, toplumun durmadan artan isteklerine uygun olarak Türk’ün kendi yaratıcı dehasına dayanmalı ve onun ihtiyaçlarını karşılamak amacını taşımalıdır.

KOMÜNİZM VE ETKİLERİ

Sovyetler, Türkiye ile ortak düşmana karşı mücadele ettikleri için Türkiye ile dostluk münasebetleri kurdu. Sovyetler Birliği 1920’de Ankara Hükümeti ile diplomatik ilişkiler kurdu ve iki devlet 16 Mart 1921’de Moskova’da sınır ihtilaflarını halleden bir anlaşma imzaladı; Kars ve Ardahan illeri Türkiye’ye, Batum da Rusya’ya bırakıldı. Bu anlaşmanın bir sonucu olarak Ruslar, Türkiye’ye silah ve cephane yardımı yaptılar. Mustafa Kemal öncelikli olarak İngiliz emperyalizmi ile savaştığı için, Rusya, Türkiye’ye yardıma devam etti.

1935’ten sonra Türk-Rus dostluğu yavaş yavaş bozulmaya başladı. Sovyetlerin Türkiye’de güçlü bir komünist parti kurma çabaları bir hayli endişe uyandırmış bulunuyordu. Sovyetler 1939’da, Montrö Anlaşması’nın değiştirilerek Boğazların, Karadeniz’de sahili olmayan bütün devletlere kapatılmasını ve Türkiye’nin boğazlarla ilgili olarak alacağı kararlara Rusya’nın da katılmasını öngören bir protokol imzalanmasını isteyince bu endişe daha da arttı. Bu konudaki Türk-Sovyet görüşmeleri 16 Ekim 1939’da kesildi. Sovyetler, 8 Ağustos 1946’da, Türkiye de dâhil olmak üzere, yalnızca Karadeniz kıyısında bulunan devletlerin iştiraki ile yapılacak bir konferansta Montrö Anlaşmasının yeniden gözden geçirilerek Sovyetler Birliği’nin Boğazların savunmasına katılmasını istedi. Türkiye bu teklifleri reddetti. Bunun üzerine Türkiye üzerindeki baskı arttırıldı ve Sovyet basını Boğazlarda üslere ilaveten Türkiye ile Rusya arasında 1921’de çizilmiş olan sınırın kuzey bölümünün düzeltilmesini istemeye başladı.

Bütün bu olaylar Türk-Rus ilişkilerinin daha da bozulmasına yol açtı ve Türkiye’nin Batılıların safına katılmak konusundaki son tereddütlerini de silip süpürdü. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler, Rus Devrimi’nin ideolojisi açısından bakılırsa daha da iyi anlaşılabilir. Rus Devrimi sosyal bir karakter taşımakta olup ekonomik materyalizme dayanıyordu. Türk Devrimi ise yabancı işgaline bir tepki olarak başlamıştı.

Komünizm faaliyetlerini kontrol altına almak ve Sovyetleri de memnun etmek için Mustafa Kemal, hükümet ile sıkı temas halinde olan ve sayıları yirmiyi geçmeyen, Refik (Koraltan), Mahmut Esat, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü (Aras), Yunus Nadi, Mahmut Celal (Bayar) gibi bazı yakın arkadaşlarına bir komünist parti kurmalarını gizlice emretti. Parti bir süre sonra Sovyetler ve asıl Türk komünistleri tarafından ‘’emekçi kitleleri aldatmak isteyen bazı Türk paşaların eseri’’ olmak iddialarıyla hücuma uğradı. Türkiye’de gerçek anlamda ilk komünist parti 22 Eylül 1919’da Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası adıyla Şefik Hüsnü (Değmer) ve Ethem Nejat’ın liderliği altında kuruldu.

Türkiye dışındaki komünist hareketin başında ise 1914’te Rusya’ya kaçıp savaşın büyük bir kısmını kampta geçirmiş ve 1918’de Petrograd’da toplanan Uluslararası Devrim Kongresi’ne katılmış olan Mustafa Suphi bulunuyordu. 1920’de karargâhını Bakü’ye nakleden Mustafa Suphi orada Yeni Dünya’yı çıkarmaya başladı. Birkaç ay sonra, parti faaliyetlerini örgütlemek üzere Türkiye’ye gelmeye karar verdi ve 1920 sonlarına doğru 16 arkadaşıyla sınırı geçti. Mustafa Suphi ve arkadaşları 1921’de Trabzon’da halk tarafından linç edildi.

Komünist parti programı, çeşitli etnik grupların kendi dil ve kültürlerine sahip ve geliştirmek hakkını mutlak olarak tanıyor, onlara bağımsızlık derecesine varan kendi kaderini belirleme hürriyeti vaat ediyordu. Dış politikada ise emperyalist devletlere yaklaşılmasına karşı cephe almakla beraber Sovyet Rusya ile sıkı siyasi ve ekonomik bağlar kurulmasını savunuyor, emperyalizm ve kolonyalizm aleyhtarı hareketleri desteklemeyi taahhüt ediyordu.

İster açık ister gizli faaliyette bulunsun, Türkiye’de komünist partinin gerçek kuvveti büyük değildir. Komünistlerin okullara, özellikle de komünist hücreleri haline geldiği söylenen Köy Enstitülerine nüfuz ettiği iddia olunuyordu. Bu iddiaları, okullardaki her türlü sol etkinin tasfiyesini hedef tutan bir kampanya takip etti.

Komünizmle mücadele vatanseverce bir davranışın ifadesi olarak değerlendirildi. Komünist profesörler aleyhindeki kampanyanın gericiler açısından başarıyla sonuçlanması üzerine, komünizm düşmanlığı kisvesine bürünen irtica başka alanlara da yayıldı. Muhafazakâr Halk Partililer ve Demokratlar, aralarındaki uzlaşmaz gibi görünen parti farklarına rağmen bu konuda birleşik bir cephe oluşturuyorlardı. Marksist ve sosyalist yayınlar, resmi okulların, özellikle de Köy Enstitüleri’nin kütüphanelerinden kaldırıldı.

Kaynak: Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi