Sosyoloji

Geçmiş ve Gelecek Arasında Andaki Teknoloji

Bertrand Russel “Bilimin Toplum Üzerindeki Etkileri” başlıklı kitapçığında bilim ve tekniğin insan hayatını nasıl değiştirdiğini, insanlık tarihinde umulmadık sapmalara yol açtığını telgraf örneği üzerinden gayet çarpıcı bir şekilde açıklar. İletişim devrimi telgrafla ivme kazanmıştır: “Telgrafın önemli iki sonucu vardı: Birincisi, haberlerin insanlardan daha süratli iletilmesi. İkincisi ise, geniş örgütlerin bir merkezden ayrıntılı olarak kontrolü. (B. Russel)” Posta güverciniyle veya at sırtındaki çaparın dörtnallık doludizgin hızıyla kıyaslanamayan telgraf hızı haberleşmede mucizevî bir devrim niteliğindedir. Eski zamanlarda cinayet işlendiğinde polis bundan haberdar oluncaya dek katil çoktan uzaklaşmış oluyordu. Katiller şimdi de kaçıyorlar ama mobese kameraları türünden teknolojik araçlar sayesinde adım adım izlenebiliyorlar. Ne var ki teknolojinin bu kerte ilerleyişi özel yaşamı (mahremiyeti) de zedeliyor. Teknolojik gözler gerektiğinde yatak odalarımıza bile sızabiliyorlar.

Geniş örgütlerin tek merkezden ayrıntılı kontrolü olgusunu İttihat Terakki teşkilatı üzerinden örnekleyebiliriz. İttihat Terakki teşkilatının bilhassa Makedonya’da hızla yayılmasının ve teşkilat mensupları arasındaki irtibatın sağlam olmasının nedenlerinden biri teşkilat reisi Talat Paşa’nın ve diğer kimi teşkilat üyelerinin Posta Telgraf Müdürlüğü bünyesinde bulunmalarıdır. “Enver’in Adamları” adlı kitabında Hakan Akpınar bunu şöyle özetler: “Hakikaten Talat Bey’in seyyar postacılığı çok işe yaradı. Özel mektuplar daha rahat gönderilebiliyor, cemiyete ait evrak gönül rahatlığıyla gerekli yerlere ulaştırılabiliyordu. Talat Bey, birkaç ay içinde Selanik postanesindeki bazı memurlarla sıkı fıkı ilişkiler kurdu. Akşam işi bittiğinde postane merkezindeki büyük odaya girerek memurlarla sohbet ediyordu. Hatta memurların kendi aralarındaki konuşmalarına kulak kabartarak, bazı önemli telgrafların muhtevasını bile öğrenebiliyordu.” Seyyar postacılığı ilk başta çok yadırgayan koskoca Talat Bey iletişim olanaklarının teşkilat için ne kadar değerli olduğunu tez kavramış ve Posta Telgraf Müdürlüğü’nü bir nimet olarak görmüştür.

Telgrafın denetim açısından önemine Russel şu örneği vermektedir: “Eski imparatorluklar çağında taşra vilayetlerinin yöneticileri isyan edebiliyorlar ve merkezî hükümetin bu olayın haberini almasından çok önceleri de hendeklerini kazmış bulunuyorlardı. Constantine kendisini York’ta imparator ilân edip Roma’ya doğru yürümeye başladığında Romalı büyükler kendisinin şehre doğru yürüdüğünü haber aldıklarında hemen hemen şehrin duvarları dibine gelmişti. O günlerde telgraf olmuş olsaydı, Batı dünyası şu anda belki de Hıristiyan değildi. Telgraf, merkezî hükümetin gücünün artmasına ve taşradaki kişilerin şahsi emellerinin etkisiz kılınmasına neden olmuştur.”

Bilim ve tekniğin gücü ve etkisi hem olumlu hem olumsuz boyutlarıyla insanlığı yönlendirmekte, kırılmalara yol açmakta, bütün o umut verici ufuklarla birlikte insanlığı tedirgin etmekte ve karanlık bir geleceği işaret edebilmektedir. Amerikalı yazar Paul Auster “Son Şeyler Ülkesinde” adlı romanında her türden üretimin ve her türden yaratımın durduğu o karanlık geleceği kurguluyor. Auster’ın kurgusu öylesine kasvetli, öylesine umutsuzdur ki, burada hiçbir şey kalıcı değil gibidir. Bir an için gözünüzü yumup da tekrar açtığınızda az önce önünüzde duran şeyin yok olmuş olduğunu görüyorsunuz. Bir gün bir ev görüyorsunuz fakat ertesi gün bu ev artık yoktur. Bu karanlık gelecekte kitap da yoktur, gizli kalmış kitaplara ulaşmak çok zordur. Auster kitapların yokluğu üzerinden uygarlık yitimine göndermede bulunuyor. Çünkü yazı bellektir. Sözlü anlatım ne kadar etkili olursa olsun kalıcılığını su götürür. Marcel Brion “Hunların Hayatı” adlı romanında Hun Türklerinin Avrupa’daki varlıklarını ve yok oluşlarını romantik bir üslupla uzun uzadıya anlattıktan sonra şöyle der: “Avrupa topraklarında yok oldular ve Hunlardan geriye birkaç efsaneyle birkaç halk şarkısı kaldı.” Yazı, yazıt, kitap, gazete, bunlar hep insan yaratımlarıdır. Auster’ın o kasvetli dünyasında ise düzensizlikle at başı giden sözlü kültür hâkimdir. Yazı yozlaştırır fakat hafızayı da güçlendirir.

Bütün bunların yanı sıra “Son Şeyler Ülkesi”ne karşın, tükenişten kurtuluş her zaman mümkündür. Auster’ın romanındaki anlatıcıya kulak verelim: “Şurası kesin: Açlık duygusu olmasa, yaşamayı sürdüremezdim. İnsan olabildiğince az şeyle yetinmeye alışmak zorunda. Ne kadar az şey istersen o kadar azla yetinebilirsin.” Anlatıcının bu sözleri yoklukların içindeki varoluş direncini sergilemektedir. Anlatıcı kişi Son Şeyler Ülkesinde yaşadıklarını mektup biçiminde yazıya aktarıyor. Bir şekilde kâğıt kalem edinmiştir. Yaşadıklarını yazarak geleceğe aktarmak ve bellek birikimine katkıda bulunmak derdindedir. Çünkü dediğimiz gibi, yazı uygarlıktır. Açlık duygusu yaşama çabasını pekiştiriyor. Umutsuzluk zayıf da olsa umudun kapısını aralıyor. Auster’ın karanlık kurgusundaki “yazma çabası” bir direniştir. Eski çağlarda varoluşu mitik anlatılar körüklüyordu; şimdiyse kitaplar pekiştiriyor.

Muhtelif yazılarımızda kaç defa değindiğimiz bir konu var: Teknolojinin kalıcılık sorunudur bu! Bilgisayarımıza binlerce dosya yükleyebiliriz, sosyal medya ağları yoluyla bütün dünyanın bilgisine erişebiliriz. Üstelik bu erişimler an kadar kısa bir sürede gerçekleşebiliyor. Ankara’dan birkaç tuşa dokunduğumuzda Londra’daki bir veriye birkaç saniyede erişebiliyoruz. Gelgelelim fişi çektiğimizde depolanmış bilgi sıfır hükmündedir. Büyük bir savaş, elektrik kesintisi ya da büyük bir felaket durumunda elektronik ortamdaki bilgi ansızın yok olacaktır. Son Şeyler Ülkesindeki anlatıcı bunu vurguluyordu zaten: “Bir gün önce geçtiğin sokak da yok oluyor bir gün sonra. Hiçbir şey kalıcı değil; kafalardaki düşünceler bile.” Evet ya, matbaa da sonuçta bir teknolojidir. Elektrik kesilirse, jeneratörün de icabına bakılırsa, matbaalar çalışmaz. Yine de matbaa ve jeneratör somuttur. Bilgisayar da somuttur ama bilgisayarın ekranındaki görüntü fişi çektiğiniz anda kayboluyor. İşte bu büyük bir riski barındırıyor. Beş bin kitabı tek tabletin içine sığdırmanın hiçbir garantisi yoktur. Tablet herhangi bir nedenle çalışmadığında artık sizin elinizin altında o beş bin kitap bulunmuyor demektir. Son Şeyler Ülkesinin kurgusundaki karanlık atmosfere biraz da bu gözle bakmamız gerekiyor. Kurgulanmış karanlık geleceği kimi yönlerden şimdimizde mi yaşamaktayız?

Uçan arabalar henüz yaygınlaşmadı fakat ekranın içerisindeki uçan yazılar her an yok olabilirler. Margaret Atwood “DelliÂddem” romanını insan eliyle kopan kıyametin ardından sağ kalabilen Toby adlı karakterin insansız dünyada yaşayanlara eski zamanları anlatması üzerine kurgulamıştır. Atwood bu kitabının sonunda yer alan teşekkür kısmında şöyle der: “DelliÂddem her ne kadar bir kurgu çalışması olsa da çoktandır varolmayan, yapım aşamasında olmayan ya da teoride mümkün olmayan teknolojileri veya biyo-varlıkları içermez.” Atwood’un bu cümlesinin roman kurgusunun dışında ayrı bir kurgu olduğunu varsaysak bile “mümkün olmayan teknolojileri içermez” sözü ürkütücüdür. Teknolojinin sınırlarını çizemiyoruz. Çizmek istiyor muyuz bu da belli değil. Belli olan şudur ki, teknolojinin sınırsızlığı hepimizi kâh umutlandırıyor kâh korkutuyor. Bertrand Russel’ın şu sözü de gayet düşündürücüdür: “Bilimde geleceği belirleyen geçmiştir. Geçmişi belirleyen gelecek değildir.” Bilim-kurgularda gelecekten gelerek geçmişi değiştirme temaları işleniyor ama bizler insan aklının o malum sınırsızlığı ve kıvraklığını kullanarak bugünlerimizde sağlam durup da geleceğimize erdemli bir yön çizemez miyiz? Benim bu düşüncem de ütopik kalıyor sanırım.

Metin Savaş