Antropoloji

İlkel İnsandan Modern İnsana Duyguların Değişmezliği

Bir önceki yazımızda ilkel topluluklar döneminin milyonlarca yıl handiyse hiç değişmeden tekdüze bir şekilde akıp gittiğinden söz etmiştik. Bu milyonlarca yıllık tekdüzeliğin insan psikolojisine etkileri acaba nasıl olmuştur?

Ben şimdi burada bunu, hem romancı hassasiyetiyle hem de herkes gibi bir insan olmamın güdüleri ile anlayıp çözmeye gayret edeceğim. Şunu unutmayalım ki bir milyon yıl önceki insan da şimdiki insan da aynı mayanın hamurudur. Akıp giden çağların getirdiği değişmeler o aynı mayayı bozmuyor. Bir milyon yıl önceki insan da bugünkü insan gibi gülüyor, ağlıyor, öfkeleniyor ve deliriyordu. Bunun başka türlü olabileceğine ihtimal verilemez. 21. Yüzyıldaki bir insan öfkeye kapılıp da eline geçirdiği sopayla hasmının üstüne nasıl yürüyorsa bir milyon yıl önceki insan da sopayı aynı davranışlarla kavrayıp aynı öfkeyle hedefine saplanıyordu. Davranışlarımız değişmemiştir. Aynı genleri taşıyoruz ve keşke mümkün olsaydı da atalarımızın izini nüfus kayıtlarına bakarcasına sürüp örneğin ben bir milyon yıl önceki dedemi saptayabilseydim. Bu romantik ama saçma olmayan bir hayaldir.

Tabii şu da var ki, bir milyon yıl önceki atamın kimliğini öğrenmemin pratikte bana ne faydası dokunacaktır? Belki yalnızca merakımı gidermiş olacağım. Çünkü insan meraklıdır. Hayvanların meraklanmalarından farklı bir meraktır bu. Bilim ve kültür ve uygarlık bu meraklanmalarla ortaya çıkmıştır. Genlerimiz melezleşmeler yoluyla değişse bile insanlığımız değişmiyor. Birbirine karışan genlerin her biri insan genleridir. Bu nedenle insan daima insandır. İnsan-öncesi insanımsılardan söz edilecekse, insan genlerinin köklerini konuşuyor oluruz, yani yine birbirlerinin devamı olan genlerin dışına çıkmamış oluyoruz. Gelecekte farklı gezegenlerdeki zeki varlıklarla insan varlığının melezleşeceğini ve böylelikle de dünya dışı genlerle dünya genlerinin buluşup karışacağını düşleyebiliriz. Ve hatta çok eski zamanlarda başka gezegenlerden gelenlerin bu dünya insanlarıyla çiftleşip değişik ırklar ortaya çıkardıklarını da hayal edebiliriz. İnsan zihni her türden düşünceye ve her türden düşe açıktır. Dünyamızda şimdiki ırkların daha önceki ırkların karışımıyla biçimlendiği de muhakkaktır. Amerika yerlileri ezelden beri Amerika’da değillerdi. Avrupa kavimleri Avrupa topraklarında oluşmuşlardır ama onların hem Avrupa’da hem Avrupa dışında kökleri vardır. Kavimler Göçü bunun kanıtıdır. Türkler için de aynı durum söz konusudur. Türklerle diğer kavimlerin ortak atalarını dünyanın pek çok yerinde keşfedebiliriz. Türkiye’den bir Türk yolculuğa çıktığında Japonya’da veya Arjantin’de kendisine fiziken çok benzeyen birini tesadüfen görebilir. Belki fiziken değil ama karakter olarak birbirlerine çok benzediklerinin farkına varacaklardır. Bütün bu benzerlikler o Arjantinlinin, o Japon’un, o Türk’ün ortak genler taşımalarından ötürüdür; o ortak genlerse insanlık genleridir. Arjantinli, Japon ve Türk belki de bir milyon yıl önceki bir ailenin ya da topluluğun soyundan inmişlerdir. Oysaki bir milyon yıl önceki o aile İspanyolca, Japonca, Türkçe konuşmuyordu. Belki konuşmayı bile bilmiyordu. Konuşmayı bildiklerini varsayalım. Bu bir milyon yıl önceki ailenin konuştuğu dil ya da çıkardıkları iletişim sesleri bir milyon yıl sonraki İspanyolca’nın, Japonca’nın, Türkçe’nin çekirdeğidir. Dil genetiği ile beden genetiği aynı şey olmamakla birlikte dilin de bedenin de kendine özgü kökleri vardır. Hiçbiri pıtrak gibi yerden bitmiyor.

Benim akrabalarımın bir kısmı artık Alman vatandaşıdırlar. Bu akrabalarım belki kuşaklar boyu Türkçeyi unutmayacaklar, ama belki de birkaç kuşak sonra Türkçeyi unutarak, Türk köklerini aile içi söylencelerle kırık dökük hatırlayarak Alman kültürü içinde eriyecekler. Belki birkaç bin yıl sonra Türkiye’deki bir akrabamla Almanya’daki bir akrabam herhangi bir yerde karşılaştıklarında birbirlerine neden bu kadar çok benzediklerini merak edecekler. Kumanların bir kısmı bugün artık Slavlaşmış durumdadır. Kumanların bir kısmı Türkiye’de soylarını Türkiye Türk’ü olarak sürdürüyor. Rus bir aile ile Türk bir aile bugün tesadüfen buluştuklarında anlam veremedikleri bir sıcaklık hissedebilirler. Birkaç bin yıl önce Çinlileşmiş Türk aileler var. Selçuklular döneminde Avrupalı paralı askerler Türkiye saflarında yer almışlardı. Bu paralı askerler Anadolu’da çoluk çocuğa karışarak Türkleşmiş olabilirler. Sırf bu nedenle Anadolu’daki bir aile ile Galya’daki bir aile arasında bin yıl öncesine dayanan unutulmuş akrabalık bağları bulunabilir. Anadolu’ya yerleşen Moğollar Türkleştiler. Türkiye’nin en batısındaki bir aile ile Moğolistan’ın en doğusundaki bir aile belki de akrabadır. Ben Anadolu’nun en batısında doğdum. Elli yaşımdan sonra ömrümde ilk kez Şanlıurfa’ya gittiğimde dağ başındaki bir köyde yaşayan akrabalarımı buldum. Birbirimizden aşağı yukarı sekiz yüzyıl önce kopmuştuk fakat aşiret adı değişmediği için birbirimizi tanımamız zor olmamıştı. Dağ köyünde ağırlandığım evin en yaşlı kadını Kürtçe konuşuyor, Türkçe bilmiyordu. Bu yaşlı kadının fotoğrafını çektim ve evime döndüğümde anneme göstererek “Bu kadın kimdir?” diye sorduğumda annem Türkçe bilmeyen o yaşlı kadını kendi büyükannesine benzetmişti. Tıpkı bunun gibi, bin yıl sonra benim soyumdan birisi Almanya’ya gittiğinde belki tek kelime Türkçe bilmeyen bir Alman kadınını Türkiye’deki büyükannesine çok benzetecektir. İnsanlık tarihi milyonlarca yıl boyunca hep böyle karışmalara sahne olmuştur.

Şimdiki insanlığın atalarının birkaç milyon yıl tekdüze, hiç değişmemiş bir hayat sürdüklerini bilim adamları söylüyor. Onların alışa geldikleri yaşantılarını bozmayan çok çok hafif bir değişim söz konusu edilebilir olsa olsa. Peki ya milyon yıl süresince hep aynı hayatı sürmek nasıl bir şeydir? Biz bugünümüzde korona virüsü salgını nedeniyle kısıtlamalara uğradık, evlerimize kapatıldık ve yaklaşık bir buçuk yıl tekdüze yaşamak zorunda kaldık. Olağan hayatlarımızın tekdüzeliğinden çok farklı bir tekdüzeliğe iteklendik. Sıkıldık, bunaldık, bir cendereye sıkışıtırıldık. Şimdi çok kimse şöyle diyor: “Bir buçuk yılımızda yaşamadık.” Bizim bu tekdüze bir buçuk yılımızın bir milyon yıla yayıldığını düşünün!

Fakat insanoğlu yaşıyor. Her koşulda yaşamayı başarıyor. Bazı türler, bazı ırklar, bazı kavimler tarihte ve tarih-öncesinde yok olmuşlardır. Yine de yok olanların bir bölüğü homosapiens dediğimiz türün içine katılarak ayakta kalabilmişlerdir. Biz burada, bu yazımızda türleri değil, insanın milyon yıl boyunca aynı yaşamı sürmesinin nasıl bir şey olduğunu kavramaya çabalıyoruz. Atalarımız milyon yıl boyunca aynı hayatı sürmekten sıkılmışlar mıydı? Yanıtımız hayır olacaktır. Çünkü o atalarımız kendi hayatlarının dışında, kendi hayatlarından farklı bir yaşantıyı bilmiyorlardı ve tasavvur edemezlerdi. Bunu şöyle izah edelim: Güneşin yedi rengi vardır diyoruz. Sekizinci renk nasıldır diye sorsak buna kimse cevap veremez. Çünkü var olmayan ya da bilmediğimiz bir şeyi tahayyül edemeyiz. Tahayyül edebildiklerimiz ise bizim kendi gerçekliklerimizden türettiklerimizdir. Yıldız Savaşları senaryosunu kurgulayanlar bizim dünyamızın gerçekliklerini örnek almışlardır. Yıldız Savaşları kurgusunda uzay krallıkları, uzay savaşçıları vesaireler vardır ki krallıklar ve savaşlar vesaireler hep bizim dünyamızın gerçeklikleridir. Tarih-öncesi insanlar işte böylece, kendi hayatları dışındaki hayatları bilmediklerinden ötürü, kendi hayatlarını olağan gördüklerinden dolayı, sıkılmıyorlardı. Onları sıkan şeyler insanlığın bilinen ve bugün de geçerli olan sıkıntılarından ibaretti. Şunu demeye çalışıyorum: Tarih-öncesi insanlar ne sanayi devrimini bekliyorlardı ne de bilim-kurgu düşleri vardı. Ama onların da hayal güçleri ve hayal dünyaları yok muydu? İşte onların hayal güçleri mitlerdi. Onların muhayyel dünyaları mitolojiydi. Onlar gündelik yaşantılarından kaçmak istediklerinde mitlere sığınıyorlardı. Bizim bugün sinemalara, romanlara, tiyatrolara, sosyal medyalara sığındığımız gibi.

Yeni zamanların insanları olarak bizler sayısız iletişim olanaklarına sahibiz. Tek tek saymaya gerek yok. Ortaçağ’ın da kendine göre az çok iletişim olanakları vardı. Bilhassa gezginler ve kervan tüccarları, bir de başka ülkelere tahsil görmeye gidenler ve orduların seferleri bilgi alışverişini sağlıyordu. Kavimler Göçü de kültürler ile medeniyetler arasındaki kaynaşmalara çok önemli katkılar yapıyordu. 21. Yüzyıl’dan geriye doğru inildikçe iletişim olanaklarının daraldığını söylemeye bile hacet yok. Sırasıyla geriye doğru; uygar toplumlar, ilkel topluluktan uygar topluma geçiş ve ilkel topluluklar biçiminde düşünürsek karşılıklı ilişkilerin daralmasındaki boyutu tasavvur edebiliriz. Bunun böyle olduğunu düşündüğümüzde insanlığın ufkunun geriye doğru ne kerte daralacağını hesaplamak pek fazla güçleşmiyor. Başka başka hayatların var olduğunu bilmeyen bir topluluk kendindeki hayat tarzından şikayet etmeyi de bilmeyecektir. Onun yaşadığı hayat onun doğal hayatıdır. Birkaç milyon yıl boyunca insanlık işte böylece (ve kendince) doğal bir hayat sürmüştür. Bu doğal hayatın dışına çıkmak ufkuna (iradesine, tutkusuna) kavuşabilmesi içinse yaşamakta olduğu hayatın aşılabileceğini ya da değiştirilebileceğini fark etmesi gerekmektedir. Birkaç milyon yıl hiçbir fark ediş belirmemiştir. Tanrılar onlara bu tekdüze hayatı vermiştir ve onlar da tekdüze hayatlarını doğal görmüşlerdir. Ufkun ötesini göremedikçe ufkun berisinde kalmak zorunludur.

Alman iktisat tarihçisi ve sosyolog Werner Sombart kapitalizm öncesi insanın zihinsel enerjisinin yetersiz kaldığını, bir de iradelerinin yetersiz olduğunu söylüyor ve bunun doğal insanlardaki gelenekçi tavırdan kaynaklandığını savlıyor. Sombart meseleye iktisatçı kafasıyla bakarken bu durumu ‘ampirizm ve gelenekçilik’ olarak adlandırıyor: “Ampirik ya da gelenekçi ekonomi demek yalnızca size verilmiş olandan yararlanmak, öğrenilmiş olanı uygulamak, alışık olunanı yapmak demektir. Bu insanların kendilerine bir proje, bir kural sunulduğunda önce geleceğe yönelik bir şekilde bu projenin neyi amaçladığı, nasıl bir yarar sağlayacağı gibi sorular sormak yerine geçmişte bu projenin benzerleri, örnekleri ve deneyim sahibi olunup olunmadığıyla ilgilendikleri görülmektedir.”[1]

Sombart bu saptamayı kapitalizm öncesi Avrupa ile sınırlı tutmayarak bütün insanlığa yayıyor. Gerçekten de insanlık hep geçmişe bakarak birkaç milyon yıl aynı veya durağan bir yaşantıya kendisini kapatmıştır. Çünkü geçmiş kutsaldır. İnsanlığa verilen hayat tek örnektir, dokunulmazdır, sorgulanamazdır. Bu verili hayatın kaynağı tanrılardır, atalardır, töredir. Töreyi bozmaksa kaostur. Töre tabudur. Milyon yıl hiç değişmeyen bu hayat kutsal alışkanlıkların eseridir. Alışkanlıkların dışına taşmaksa çok zordur. Ki zaten milyon yıl süren alışkanlıkların dışına taşıldığında artık ilkel toplumdan uygar topluma geçiş başlamış demektir. Geçişler çoğaldıkça doğadan kopuş da çoğalır ya da hızlanır. Buradaki hızlanışları 21. Yüzyıl’ın hızıyla karıştırmamız doğru olmaz. 20. Yüzyıl’dan 21. Yüzyıl’a bizim dedelerimiz radyoyla tanıştılar, babalarımız televizyonu gördüler, çocuklarımız ise bilgisayarla buluştular. Daha öncelerdeki değişmeler bu derece hızlı olmuyordu ve çok fazla ağır seyrediyordu. Bu itibarla da bizim ruh hallerimizle bir milyon yıl önceki atalarımızın ruh halleri arasında dağlar kadar fark bulunacağını söylememiz gayet makuldür.

“Bir milyon yıl önceki insan da şimdiki insan da aynı mayanın hamurudur, akıp giden çağların getirdiği değişmeler o aynı mayayı bozmuyor,” demiş olmamızın peşi sıra “bizim ruh hallerimizle bir milyon yıl önceki atalarımızın ruh halleri arasında dağlar kadar fark vardır” dememiz bir çelişki değildir. Hamurdan-mayadan kasıt insan doğasının özünün değişmediğidir. Değişen bir şey varsa o da zihniyettir. Çağlara, topluluk içindeki konumlara, coğrafyalara göre insan davranışlarında farklılaşmalar bulunduğunu göz önüne alırsak, öz’ün yorumlanmasındaki farklara zihniyet diyebiliriz sanırım.

Modern bilim homo’nun en az üç önemli türü bulunduğunu kabul ediyor. Bunlar evrimdeki sırasıyla habilis, erectus ve sapiens’tir. İnsanın açık seçik konuşması için gerekli fiziksel nitelikler günümüzden 1,6 milyon yıl öncesi ile 400.000 yıl öncesi arası dönemde hızlı bir şekilde gelişmiştir. Nöral yolların konuşmaya elverişli bulunması tek başına yeterli olmuyor. Hançere gibi fiziksel organların da şekillenmesi gerekiyor.[2] Bunun böyle olması insan öz’ünü geçmişten geleceğe değiştirir mi? Konuşan insan muhteristir. Henüz konuşmaya başlamamış insanın kıskançlık duygusuna sahip bulunmadığını söyleyebilir miyiz? İnsan duyguları konuşmayla başlamıştır dersek konuşamayan insanın duygusuz olduğunu söylemek zorunda kalırız. Oysaki konuşamayan hayvanların da duyguları vardır. Henüz konuşmaya başlamamış bir insan topluluğunun şefini hayal edelim. Bu şef aşağı yukarı şimdiki şefler gibidir. Bir şef uzun süre şeflikte kalırsa, insan doğası ya da içgüdüler nedeniyle, firavunlaşmaya meyledecektir. Demokratik ülkelerde devlet başkanlığı süresinin kısıtlı olmasının nedeni budur. Eski Mısır’ın devlet başkanları nasıl ki tanrılaşma eğilimi besliyor idiyseler modern zamanların devlet başkanları da tanrılaşma eğilimine sahiptirler. Tek başına bu örnek bile aradaki milyon yıllık farka rağmen insan doğasının ve insani duyguların değişmediğinin göstergesidir. Mitlerdeki tanrıların ve tanrıçaların başlangıçta birer şef niteliğinde bulundukları ve belleklere kazınarak kutsal varlıklar haline dönüştükleri muhakkaktır. Mitleri doğuran unsurlardan biri de işte bu belleklere kazınmış şeflerin yapıp ettikleridir.

Daha açık ifade edersek; daha fazla evrimleşmiş olan sapiens’in duyguları kendinden önceki erectus ve ondan önceki habilis’te de bulunuyordu. İlle de farklılaşma gözeteceksek bu farkı kurumsallaşmada arayabiliriz. Uygarlık doğup ilerledikçe kurumsallaşma da ortaya çıkıyor. Sümerlerin tapınakları vardı. Modern insanın da türlü türlü tapınakları var. Bu tapınaklar inşa edilmiş tapınaklardır. İlkel insanların ya da doğanın içinde yaşayan insanların tapınakları ise dağ başları gibi, mağaralar gibi doğal tapınaklardı. Dağ başına üç kutsal taş dikmekle kurumsallaşma sağlanamaz. Şu halde bir milyon yıl önceki şefin tanrılaşması kurumsal değildi fakat Mısır şefinin firavunlaşması kurumsal idi. İşte bunun içindir ki tarih-öncesi şeflerin hikâyelerini söylencelerden, tarihî şeflerin hikâyelerini ise logografik gibi, alfabetik gibi yazılı metinlerden öğreniyoruz.

Biz bir önceki yazımızda melezleşmenin getirdiği değişmelere dokunmuştuk. Bu yazımızda ise ilkel insandan modern insana duyguların değişmediği savına değindik.

Metin Savaş

[1] Werner Sombart, Burjuva (Modern Ekonomi Dönemine Ait İnsanın Ahlâki ve Entelektüel Tarihine Katkı), sayfa 33, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2020

[2] Steven Roger Fischer, Dilin Tarihi, sayfa 30, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2013