TOPLUM

Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler

Kitabın temelinde biri İskoç (Richard Lynn), biri Finli (Tatu Vanhanen) iki profesörün iddiası var. Diyorlar ki: Ülkelerin kişi başına gelirleri zekâ ortalamalarıyla ilişkilidir. Geri ülkelerin halkları aptal, kalkınmış ülkelerinkiler zekidir. Zekâ genetik olduğu için dünyadaki gelişmiş- az gelişmiş ayrımı hiç düzelmez. Geri kalmışları kalkındırmaya çalışmamalıyız, onlara yardım etmeliyiz. Hani Almanların Türk çocuklarını okullarda özel geri zekâlı sınıflarına almaları gibi!

Türkiye’nin dünya zekâları karşılaştırmasındaki yeri de maalesef pek parlak değil. Ortalama IQ 100 iken bizim ülke ortalamamız 90 ve bu 10 puan ciddî sonuçlara yol açacak kadar büyük bir fark.

Lynn ve Vanhanen’in iddiaları 100’ün üstünde ülkenin IQ ölçümleri ile millî gelirleri arasındaki ilgileşim istatistiklerine dayanılarak ortaya atıldı. Hemen de “saçmalıyorsunuz!” itirazı ile karşılaşmadı. Birinci sınıf bilim dergileri bu araştırmaya ve ona yönelik yorumlara yer verdiler. Her şey yerli yerinde ve sonuç bilime uygun görünüyordu.

*  *  *

Türkiye’nin 21. asrın başındaki hâlini kalın fırça darbeleriyle çizerek başlıyorum. Yolsuzluktan kanun hâkimiyeti ve hukukun üstünlüğüne, güvenden istikrarsızlığa her iyi ve her kötü özelliği ölçen ve karşılaştıran milletlerarası indeksler var. İlk bölümdeki bu dünya turunun bende memleketim için bıraktığı izlenim ilk bölümün ilk alt başlığıyla özetleniyor: “Mani oluyor hâlimi takrire hicabım.”

Hâlimiz 10 puan düşük IQ ortalamamızla uyum içinde!

Sonra dönüp “İnsan Sermayesi”ne bakıyorum. Gençlerimizin becerilerini ölçen PISA ve yetişkinlerimizinkini ölçen PIAAC ölçümlerine. Onlar da Lynn ve Vanhanen’i destekler nitelikte.

İş “Sosyal Sermaye” ye gelince manzara değişiyor. Çarpıcı bir gerçek… İnsan Sermayesi ülkenin zenginliğini belirliyor ama ülkenin zenginliği de İnsan Sermayesi’ni etkiliyor. Hâlbuki Sosyal Sermaye, refahın da hukukun üstünlüğünün de güvenin de kök sebebi!

Halktan, milletten devlete geçip kurumlarımıza bakıyoruz. Onlarda da pek parlak değiliz, üstelik parlak olduğumuz orduyu ve Dışişleri’ni son yıllarda darbelemişiz.

Bu kadar kötü haberden sonra şu zekâ, yani IQ meselesine yakından bakmamız lâzım. Bakıyoruz ama bu sefer başka buluşlar işe karışıyor. Zekânın muhakkak genetik bir bileşeni var. Fakat mesele toplumların zekâsı olunca Flynn, Luria, Nisbett gibi isimler devreye giriyor ve ülke ortalamalarının sabit değil değişken olduğunu görüyoruz. Hem de bir asırda otuz puan gibi çok çarpıcı sıçramalarla. O halde çıkış yolu var. Hâlimiz kader değil. Fakat uçuyoruz, kaçıyoruz, dünya bizi kıskanıyor gibi lâflardan vaz geçmemiz lâzım. Eğitimi bilgi doldurup bilgi boşaltmak, test skoru sanmaktan vazgeçmemiz lâzım. Ve ezberden! Ezber yerine kritik düşünceyi ve bilim metodunu kazandırmalıyız çocuklarımıza.

Yüksek zekâ soyut kavramları anlayıp tartışan, düşük zekâ somutta takılıp kalan insanların işi. Ve görülüyor ki zekâ “bilim ve teknik gözlüğünü” takıp takmamaya bağlı. Domino taşları gibi… Bilim ve teknik çağına girebilmişseniz, IQ skorları artıyor. IQ artınca zenginlik artıyor, refah artıyor. O insan sermayesini arttırıyor… Tersi de var. Bilim ve teknik çağına girişte ayak sürüyor, abartılı başarı hikâyeleriyle kendinizi kandırıyorsanız bütün bu “artıyor”lar tersine dönüyor.

Soyutu kavrayamayan topluluklar somut ve basit çözümler arıyor. Ve Karl Popper’in dediği gibi “Her karmaşık problemin bir basit çözümü var ve bu çözüm yanlış!”.

Karmaşık problemlerimizi çözmek için basit çözümler buluyoruz: Başımıza bütün gelenler komploların sonucudur. Bizim hiç kabahatimiz yok; her şeyi düşmanlar yapıyor; üstelik bunlar gizli düşmanlar!

Bizi ancak büyük liderler kurtarır. Ah bir büyük lider bulsak da ona sarılsak! Sonuçta ortaya, belayı da kurtuluşu da kendi dışında arayan, kendine güvensiz, şahsiyetsiz, Engin Geçtan Hoca’nın tasviriyle “ellerinde göbek kordonları sokacak priz arayan” fetüslere dönüyoruz. Bir büyük lider, bir şıh, bir mehdi bulup kordonu ona bağlamalıyız!

Kitap “Ne yapmalı?” sorusuyla tamamlanıyor. Dört ana nokta belirleniyor. Sonra bu dört ana konuyu tek tek nasıl ele alacağımızı tartışıyoruz.

Sonuç şu: Tezlerimizi doğru olabilir, yanlış da olabilir. Ancak her iki halde de bize lâzım olan bizim gayretimizdir. Sıkıntılarımız kendi hatamızdandır. Başarımız da kendimize ait olacaktır. Bize, hepimize. Yani sana sevgili okuyucum! Ülkeyi ve seni sen kurtaracaksın, başkası değil.

Bu Söz Başı’nı Namık Kemal’le bitireyim:

  • Sana senden gelir ancak bir işde dâd lazımsa
    Ümidini kes zaferden gayrıdan imdâd lazımsa.